“Türkçeyle tanışmam bir seçim değil, bir sonuçtu”

Siftah Söyleşileri'nin ikincisinde şair Mehmet Özkan Şüküran ile iki dilliliği, minör edebiyatı, varoluşu, evi, kavimi, akşamüstünü, yüzünün dönük olduğu yeri konuştuk...


@e-posta
Söyleşi, 19 Ocak 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Siftah Söyleşileri- II

 

Mehmet Özkan Şüküran, şair, 23 yaşında.

Varlık Dergisi’nin düzenlediği 2016 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne değer görülen ve geçen aylarda Varlık Yayınları’ndan çıkan Gül Rengini adlı şiir kitabı için, Şüküran’la “iki dilliliği, minör edebiyatı, varoluşu, evi, kavimi, akşamüstünü, yüzünün dönük olduğu yeri ve eğildiği yerleri konuştuk. Siftah’ın ikinci söyleşisi Şüküran’la. Söz onda.

Biyografini okuduğumuzda 1994 Bingöl Karlıova doğumlu olduğun, Maliye okuduğun ve bir süre arkadaşlarınla “Fora” adlı bir fanzin yayımladığını görüyoruz. Kendine dair bir iki kelam daha etmek ister misin...

Kendime dair söylemek istediğim her şey, doğup büyüdüğüm dile ve coğrafyaya geliyor. Öyleyse şöyle demeli: Türkçeyle tanışmam bir seçim değil, bir sonuçtu. Birçok yaşıtım gibi farklı dillerin konuşulduğu bir yerde doğdum ve üniversite yıllarına kadar da orada yaşadım. Kendimden bahsetmeye çalışırken zihin beni hep anadilime yolculuğa çıkarıyor. Çünkü anadil çocukluktur biraz da… Dil, üzerinden bir varlık alanı oluşuyor, orada bir bilinç meydana geliyor.

Şiire nasıl bulaştın peki?

Bu soruya “yazmasaydım intihar ederdim” ya da “ölürdüm” gibi bir cevabım yok. Hangi yolu yürüdüm de buraya vardım, tam bilmiyorum doğrusu. Turgut Uyar, benzer bir soruya, bunu hatırlamadığını ama zaten bunun önemli olmadığını, şiir yazmaya başlanmasının asıl nedenlerinin kişinin şiiri yazmaya başladıktan sonra ortaya çıktığını söyler. Sözün kıymetli olduğu yerden geldim. Sözün gücünü erken denilebilecek bir yaşta deneyimledim. Bu deneyim, beni daha sonra çıkmazlara sürüklediği gibi bir yerden sonra çıkmazdan kurtulmam için bir imkâna dönüştü, yani bir tür deneyimsizliğe. Bunu kavramaya başladığım andan itibaren de bunun peşinden gittim. Ama bu, her sözü şiire dönüştürmek için hazırda beklediğim, yolu sürekli oraya çıkarmakla uğraştığım anlamına gelmiyor. Yalnızca bunun için yaşamak korkunç çünkü. Öyleyse imkânsızlık, daha doğru bir ifadeyle bir tür yoksunluk hâli, kendimle, başkalarıyla, dilin kendisiyle bir tür hesaplaşma yahut bağışlamanın mümkün olmadığı bir yerde, bağışlamanın imkânsızlığı, bu eksikliği tamamlamak, kendi bireysel hikâyemden yola çıkıp bir şeyler söyleme, dünyayı kendime yakınlaştırma biçimi de denilebilir.

Her ilk kitabın bir hikâyesi vardır mutlaka, Gül Rengini şiirlerinin hikâyesini merak ettim okurken…

Gül Rengini, Mehmet Özkan Şüküran, Varlık YayınlarıOkuyucuyla şiir arasına girmeyi hoş bulmuyorum doğrusu. Eğer oluşma sürecinden bahsedeceksem, şuradan başlamalıyım: “Efendi” olanın sözü denetim altına almaya çalıştığı, hayatları yakmakla kalmayıp, ölüyü ve ölümü sürüklediği ve bundan bir tür kanıksama sistemi yaratmaya çalıştığı bir dönemden geçiyoruz, hepimiz. Sanat, bu tutumun karşısında etkili bir imkân... İnsanlar bir filmde araçların arkasından sürüklenen birine, kendi gözünün önünde olandan daha çok üzülüyor. Şunu biliyorum: Siyasal çıkmazlar, baskılar sanata menfi ya da müspet olarak sirayet ediyor, bir şekilde. Neredeyse söylenen her söz, her bakış bir erkin denetiminden geçiyor. Bu dönemlerde elbet sanat kendisine olağanın dışında bir alan buluyor. Bu alan, varılmak istenen yer noktasında önceki yollara benzese de yolun kendisi böyle dönemlerde onu farklı kılıyor. Suyun yönünü değiştiren selin, suyu akmak istediği yer dışına çıkaramadığını biliyoruz. Temelde bireyin yaşadığı siyasal ve sosyolojik çıkmaz, varolan iletişim dilini kısırlaştırıyor. Bunun yanı sıra farklılaştırıyor, aydınlatıyor da. Yazı, bu noktada önemli... Şair, burada toplumsal olandan yol alıp önce kendi, sonra birey üzerindeki yıkımları “felaket” üzerinden onarmaya çalışır. Çünkü bu tarz yıkımlar, ruh üzerinden kabul edilmiş olanın ötesine taşarak bireyi, kendi aynasından uzaklaştırır, şair de işte tam da bu noktada toplumun arkasından gelerek ona yıkılmış olan ve onarılmaz sanılan felaketi toparlayıp, geleceğe bir “yas tutma” şekli olarak sözü düşürür, bireyi kendi üzerine eğdirerek ona hakikati anımsatır. Katı bir gerçeklikle değil, sezgiyle yapılan bu eylem, kuşkusuz geleceğe dair toplu bir umut fotoğrafı oluşturur. İşte, böylesi bir dönemde ortaya çıktı Gül Rengini. Zordu. Evde, sokakta yapılan o bekleyiş, bir tür kendi üzerine eğilme, yas tutma, güncelden bağımsız olmayan, her şeyin yabana sürüldüğü bir dönemde belki zorunluluk hâliydi. Elimden kayan o yaşamın, yitimin özeti de denebilir. Varsa bir hikâyesi böyle olmalı.

Kitap dört bölümden oluşuyor: “mebde/ labirentler/ fecir ve laminarya.” Bölüm başlıklarına bakınca, bir başlangıcı ve sonu imleyen, arada ışığı ıskalamayan, şiirlerin hangi sırayla dizildiğine belli ki bir özenin gösterildiği, tasarlanmış, kurgulanmış bir kitap gibi geldi bana. Kaybola şiirinde “yapılan bir şeydir şiir,” diyordu Cansever, kitap da öyle galiba, ne dersin?

Cansever’in esasında kendi şiirine dair söylediği bu söz bazı şairler arasında da bir tartışmaya dönüşmüştür. Hilmi Yavuz da “yapılan bir şeydir şiir” diyor. Şiir, “çalışılan” değil de “yapılan bir şeydir”in arka planını kanımca es geçmemek gerekiyor. Çalışmak, Eski Türkçede “güreşmek;” “savaşmak, çarpışmak” gibi manalara gelirken, yapmak ise “örtmek, kapatmak; ağ atmak; inşâ etmek” şeklinde karşılık buluyor. Yapmak, fiili edilgen bir konuma getirilerek Cansever’de inşâ edilen, ağ atılan ve üzeri kapatılan bir şeye dönüşüyor. Evet, şiir güreşilen değil, inşâ edilen bir şeydir benim için de, bir farkla: Ben planlanan, “yapılan” bir şiirde “kırılma ânı”nın şiiri daha iyi bir düzeye çıkardığına inanıyorum. Yani planladığım şeyin sonunda şiir bir “kırılma ânı” yaşamalı. Yaptığım plan bozulmalıdır, beni şaşırtmalıdır, iyi bir şiir ancak bu şekilde içime sinebilir. Dosya hazırlamak, iskelet oluşturmak da benim için en az şiir yazmak kadar zor ve mühim bir şey: bölümlere doğru ismi vermek, tasarlamak vesaire. İyi bir eserde bunlar, metni tamamlayan noktalar bana göre.

Evet, şiirler tek tek okununca da bir şeyler söylüyor. Ama “tematik” bir bütünlükten de söz edebiliriz şiirlerinde. Kitaptaki şiirlerin hepsi, uzun bir şiirin bölümleri gibi…

Bölümlere ayırmamdaki amaç, bazı temalar etrafında birleştirmek ve görünür kılmaktı ama zaten her biri birbirini tamamlasın, büyük çatıda buluşsun istedim, bunun için ekstra çaba sarf ettiğimi söyleyebilirim. İyi bir edebiyat eserinde bunu önemsediğim için ben de böyle bir şey yaptım. Yani benim için iyi bir edebiyat eserinde böyle bir tasarım, okuyucuya farklı kapılar açıyor, metne girmek için. Ben de böyle bir şeyi yapabilmiş, okuyucuya sezdirebilmişsem ne mutlu…

Yalnızca tenhalarda yükselen sesinle, sonunda yanıldığın, her şeyini kanattığın, ölenin bir kez daha öldüğü “kendine dönük,” “kendini deşen” bir şiirin var diyebiliriz. Sen ne düşünüyorsun?             

“Ölmeden önce ölürsen, ölürken ölmezsin” diye bir söz vardır, kutsal kitaplarda da aynı bağlamda, farklı olarak söylenmiştir. Kendimizi unutmayı başarmak, kendi hakikatimize doğru eğilmek çok önemli… Bu eylemin sonucunda gerekirse bir kez daha kanayacağız, öleceğiz ki bu, kendi dışımızda olanı görmemizi sağlar. Bunu yapabilmek için de öncelikle kendimize dair bir bilmek’lik söz konusu olmalıdır. İlk etapta ben’den yola çıkan bu eylem yavaş yavaş toplumsal olana evriliyor. Yaşadığımız coğrafya şiddetin bütün katmanlarının en steril haliyle görüldüğü bir ortam. Burada öncelikli olan, her bireyin yaşadığı travma hâlini bir şekilde anlatmaya çalışmak. Çünkü bireyin üzerine örülen umutsuzluk hâli ve mutluluğa dair sınırlar, sanat alanında da yeni açılımlara zemin oluşturuyor. Yaşanılanları hafıza kentlerinde buluşturan estetik üretim, bir dil meydana getiriyor. Çünkü dil bir ahlak oluşturur ve aynı zamanda katı ideolojik kompleksleri de yıkar. Sanatçı dile getirdiği bu duyguları, salt dile getirmekle değil, zaten dile getirilmiş ya da vicdanın dile getirmeye zorladığını; çoğunlukla geçmişten ve bugünden yola çıkarak “tarih yazıcılığı” bağlamında ele alır. Çünkü dil, ürettiği ideolojinin dolaşıma girmesine yol açar, buna olanak sağlar. Sözü, bahsettiğiniz yöne çevirip söylemek gerekirse: Son birkaç yılda irili ufaklı kanallardan gelip farklı ve dilin dolaylı olanaklarıyla şiir yazan şairler oldu. Bu şiirlerin büyük çoğunluğu yalnızca bireyin modern çıkmazlarıyla, kentli olanın hikâyesiyle alakalıydı, tematik ve kurgusal olarak. Benim kendime doğru eğildiğim yer ise haliyle bundan biraz daha farklı. Bu bazen dil, bazen varoluş, bazen ev, bazen kavim, bazen de akşamüstü. Asıl buralarda durup buraları deşince neyin ne olduğunu görüyoruz. Ben de bunun için kendime ve yüzümün dönük olduğu yere eğildim.

Sözün kudretine dönersek tekrar, belli ki sözün hükmüne inanıyorsun, sözün kefaretine de. Ki sözü “anahtar ve kilit” diye tanımlıyorsun. Söz, zamanı değiştirme kudretine sahip bir araç değil, bir özne gibi şiirlerinde…

Tespitiniz için teşekkür etmeliyim öncelikle. Yinelemekte sakınca görmüyorum: Sözün gücüne hep inandım. Her şeyden önce sözün güçlü olduğu, en çok şiire benzediği yerden geliyorum. Ve sözün hayat kurtardığını, hayatı zehir ettiğini bizzat biliyorum. Sözün hâlâ kıymetli olduğu bir yerde ağzınızdan çıkan her sözü tartmanız gerekiyor. Hayatta kalmayı sağlar bu. İktidarları, katilleri, hırsızları diğerlerinden ayıran, bağışlamayı yapan, hayatı zehir eden yine aynı sözdür... Haliyle artık araç olmaktan çıkan ve bizatihi özne olan ve neredeyse muktedir özneye yaklaşan bir durum var diyebilirim.

Geçmişle hesaplaşmak ana meselelerinden biri. “Bir çocuğun ellerine dokunan gökyüzü,” “yaralarla çizilmiş o gök resmine” eşlik ediyor. Nasibine “süslü kederden” uzaklaşmak düşüyor haliyle. “Anti-lirik” bir şiir olarak da okudum gül labirenti şiirini. Katılır mısın?           

Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içerisinde, artık susmuş olanların yankısı da yok mudur, der Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine adlı denemesinde. Bu alıntıdan yola çıkıp denilebilir ki geleceği, geçmişin sesinden, gölgesinden çağırıyoruz. Bir de ilk çocukluk meselesi var. Çocukluğumuz kaderimizdir çünkü. Gördüğümüz dervişler, duyduğumuz sesler üzerimize yapışır. Buna hüzün de dâhil olmak üzere. Psikanalizde bunlar farklı bağlamlarla dile getiriliyor ancak Jung bahsettiğim noktayı daha çok açıyor.  Evet, gül labirenti anti-lirik diye okunabilir. Sezgilerimin daha tahkim edilmiş bir hâlidir o şiir ve “hepimiz için”dir. Ayağımıza batan o ilk çakıltaşının güle benzetilip sevilmiş hâlidir de.

Ne çok “ölüm” var şiirinde, öyle ki dağılmış ölüleri değil, “dağılmış ölümleri topladım” diyorsun bir şiirinde…

Ölüm buralarda epeydir sadece biyolojik bir şey olmaktan çıkmış durumda. Yani tıp dilinde “doğal ölüm” denilen kavramdan uzak... Yazarın hakikati anlatmaya çalışması gerektiği, her şeyin kâbus bile olmadığı, bütün kötülüklerin bir gerçekliğinin olduğu bir noktadayız. Cemal Süreya’nın “kötülüklerin büsbütün egemen olduğu/ namussuz bir çağ bu”yu imlediği dönemin de ötesinde. Efendi’nin kimlikleri “yok hükmünde” görmesi, ret ve inkâr etmesi ölümün kötü bir şekilde estetize edilmiş hâli. Ölenlerin üzerine toprak atamamak da bir tür ölüm… Cenazelerin kokmaması için buzdolaplarına başvurmak bir tür ölüm. Kendi isteğiniz dışında evden çıkamamak, konuşamamak, ölümcül olanın soluğunu her an hissetmek, konuşulduğu için yoksullukla terbiye edilmeye çalışılmak, sevmek zorunda olmak bir tür ölüm. Âniden havaya uçmak ölüm değil, ölümün bile haysiyetini artık yitirdiğinin göstergesi. Çünkü ölümün de bir şahsiyet alanı vardır. Devam etmeliyim: Gecenin sabaha varmaya başladığı saatte çalan o kapı zilinden sonra –bazen kapı çalınmadan oluyor- bütün eşyalarınızla alıp götürülmek, yitip gidenden sonra kalmak bir tür ölüm. Velhasıl yüzümü çevirdiğim her yerde ölümün farklı tezahürleri ile karşılaşıyorum ve söz ölüme geliyor. Sulardan, otlardan, kasabalardan çok ölüme…

“Bur’a ve or’a” şiirinin ana duraklarından biri. Açıkçası “bur’a ve or’a” yalnızca bir coğrafya vurgusu değil sende. “Bur’a”dan çok “or’a”yı anlamaya çalışan, en çok or’aya sıkı çalışan bir şiir. Nedir ya da neresidir, kimlerden oluşuyor “or’a”?

Adorno, Minima Moralia’da "Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır" der. Ben de klişenin rahatlığına sığınarak devam edeceğim: Dünya yalnızca birilerinin etrafında dönmüyor, bunu bilmek gerekiyor. Bur’a ve o’ra; ben ve biz yahut biri bir mekândan, zamansal bir mekândan yol alırken, diğeri (o’ra) uzamsal bir boyut olarak da okunabilir. Yalnızca bur’a’ya seslendiğimizde sesimiz yankısız kalıyor, ora’yı edilgen ya da etken bir konuma getirmeden or’a’ya doğru yol almayı istedim. Hikâyeye göre or’a ve bur’a’nın yeri sürekli değişiyor, biri diğerinin yerine geçebiliyor. Suyun birbirine yaklaşan iki kıyısından ses etme belki.

Yeri gelmişken söyleyeyim, şiirinde en çok geçen sözcüklerden biri de “kavim.” Bir “kavim”in, bir “biz”in parçası olarak bir “ben” anlatıcısı var şiirinde, biz’den ve kavim’den kopan bir ben, ısrarla bir tekile, o’na sesleniyor daima.

Söyleyemediklerimizin, konuşamadıklarımızın sancısı büyük oluyor. Bu, acıtıyor beni, hâl böyleyken, kentli olanın hikâyesi değil, yalnızca kendi hikâyem hiç değil. Antikite vurgusu olarak da algılanabilir kavim, günümüz politik sistemlerine bir gönderme de olabilir. Şiirimin maksadında ikisi de var açıkçası.

Belki özel bir soru ama yine de sormak istiyorum: “Merinalı derviş” kim?           

Tabii, şöyle cevaplayayım: “Merinalı derviş” metaforik bir kullanım. Küçükken abim eve hep dengbêjlerin kasetleriyle gelirdi. Bu yüzden de stranlarla büyüdüm. Bilinir, dengbêj çok gezen, göçebe hikâye anlatıcılarıdır. Aşkı anlattığı gibi, savaşları, yanlış bilineni, geçmişte olup biteni de anlatmışlar. Bu stranlar üzerinden inkâr edilen gerçekleri de görebiliyoruz. Kördüğümlerin açılmasına önayak oluyor. Yani bir tür sözlü tarih de denebilir. Karapetê Xaço, Şakiro, Dengbêj Sidiq (Sidiqê Kanireşê olarak da bilinir) seslerini en çok işittiğim isimlerden. “Merinalı derviş” bu seslerin evrensel olduğuna bir vurguydu ve neden Şakiro “merinalı derviş” olmasın?  

“ömrüme veba edilen bir dilin/ sorularını sorma o, bir yılan zehriyle inlemiş göğsümde,” derken bir şiirinde, bir başka şiirde yine dil’i mesele edinip yanıtını bulmuş gibisin: “sor, sözün uğuldayan geçmişini/ hasarlı bir dilin ertelenmiş yanıtlarını.” Bu sebeple iki dillilik meselesini konuşmak isterim seninle. Anadilinde yazmıyor olmak kimi zaman bir tercih olsa da kimi zaman bir zorunluluk. Anadilinde yazmamayı tercih etmiş Cioran dille ilgili “Bir posta güvercinine coğrafya öğretilebilseydi, dosdoğru hedefine yönelik bilinçdışı uçuşu imkânsız bir şey olurdu,” deyip sonra da şunu ekliyor: “Dil değiştiren yazar, bilgisi yüzünden ne yapacağını şaşıran bu güvercinin durumunda bulur kendini.” Cemal Süreya da zorunlu ve bildik sebeplerle anadilinde yazmayan, yazamayan bir şair. Sen de Cemal Süreya gibi anadilinde yazmayan, yazamayan bir şairsin. Süreya da Türkçeyle ilişkisini şöyle açıklar: Benim dil serüvenim şu: Küçük çocuk bakıcıya veriliyor, daha doğrusu o çocuk kendini bakıcının elinde buluyor, seviyor bakıcısını, onu ana belliyor. Türkçeyle ilişkim böyle. Bir noktada gurbeti aşka dönüştürmesi. Bu dil yorganımdır benim: Biraz haşhaş biraz balık kokar. Biraz da zeytin tadı taşır.” 

Bu iki alıntıdan hareketle senin de dille ve Türkçeyle ilişkini, anadilinde yazmayanlara, yazamayanlara ilişkin fikirlerini merak ediyorum.

Minör edebiyat kavramından bahsederek konuşacağım çünkü bu hâlihazırda söylemek istediğime daha iyi denk düşüyor. Deleuze ve Guattari’nin, Kafka’yı merkeze alarak ortaya koyduğu metinde, minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade bir azınlığın majör dilde yaptığı edebiyat, ama temel özelliği, dilin, güçlü yersiz yurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olması olarak belirtilir. Kafka’yı temel alarak söyledikleri bu kavramı metindeki referanslar üzerinden açabiliriz. Minör bir dilde her şey politik alana kayar. En basit aile kavgası bile politik olmaya başlar. Deleuze, yine sinema üzerine yazdığı bir kitabında Yılmaz Güney’in Sürü filmini örnek gösterir buna. Orada aile ile ilgili en küçük olayda bile sosyal alan fonda durmaktadır. Bu kapsamda denilebilir ki üretilen metin sadece marjinal, popüler, avam veya işçi sınıfı edebiyatı değildir. Bürokrasiyi, daha doğrusu her şeyi içinde barındırır. Büyük edebiyatta anlık bir konuşma, minör edebiyatta ölüm kalım meselesine dönüşür. Buradan hareketle, anadilinde yazamama durumu, anadilinde yazmanın imkânsızlığı, Efendi’nin dilinde yazmayı, kolonyal bir alanı imliyor. Minör edebiyatta, yazarken, bir dünya ağrısını duyarak konuşma var ve bu, salt dil meselesini de aşan bir durum. Efendi’nin dilindeki kavramları yabana atmak, içini boşaltmak ve oradan yeni bir dil inşa etmek var. Şöyle de bir soru vardır orada: İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur? Kafka, buna çocuğu beşikten çalmak, gergin ipte dans etmek, diyor.

Anadilinde yazamamak, en çok arafta durmaya benziyor. Ne Türkçeyi kendi dilin olarak sayıyorsun, ne de Kürtçeyi. Yazdığın ne tam Türkçe ne de tam Kürtçe. Metin Kaygalak bir yerde “yazmış olduğum şiirin Kürtçe olmadığını kim iddia edebilir” diyordu. Ben de ekleyeyim: Kürt şairlerin, yazarların yazmış olduğu bir metnin sadece Türkçe olduğunu kim iddia edebilir? Bir dilde sınırlar nelerdir? Birbirine geçmiş sentakslar, fonetikler verili dilin dışında bir dil olarak beliriyor. Anadilinde yazamayıp başka bir dile geçen, göçmen olan, dili mesele edinen biri için çok zor yazmak, bir tatminsizlik yaratıyor doğrusu.

Vaktiyle yasakmeyve dergisinde “doğudan zuhur eden şiirler” dosyası yapılmıştı, bu dosyada Türkçe yazan Kürt şairlerin şiirleri merkeze alınmıştı. Bu sebeple Metin Kaygalak, Bejan Matur, Mehmet Butakın, Kemal Varol, Seyyidhan Kömürcü, Veysi Erdoğan, Selim Temo, Hasip Bingöl, Mehmed Said Aydın, Beşir Sevim, Ceyhun Tuna, Ahmet Çakmak, Ercan y Yılmaz, Nurullah Kuzu, Azad Ziya Eren gibi kuşağından şairlerin şiiriyle ilişkini, akrabalığını merak ettim.

Bu soruşturma önemli ve güncelliğini hâlâ koruyor. Hâlihazırda bu halkaya aynı kültürel rezonanstan gelmiş ancak daha farklı olanaklar kullanan şairleri de ekleyebiliriz. Sezai Sarıoğlu, “melez şiir” demişti, Türkçe yazan Kürt şairlerin yazdığı şiir için. Saydığınız isimlerle gerçekten sürgün olduğumuz, geldiğimiz coğrafya ve dil olarak bir akrabalıktan bahsedebilirim ama şiirimle ilişkisi nedir ya da üzerimde etkisi var mıdır, açıkçası bilmiyorum. Bunu söylemek de bana düşmez. Eleştirmenlerin işi bu.  Saydığınız isimler, aynı zeminden ama dilin olanaklarını kullanması açısından birbirinden farklılaşıyor. Bir dönem için bu isimlerin yazmış olduğu şiirlerde bir “aynılık” söz konusu oldu, fakat bir bekleyiş döneminden sonra tekrar farklılaşmalar ve halkaya yeni isimlerin eklenmesiyle değişti. Kimisi başka türlere geçti… Bir de “melez şiir” kavramının bugün artık eksik kaldığını düşünüyorum. “Melez öykü, melez roman” olarak da ayrıştırılabilir bu kullanım, ama ben bu kavramın eksik kaldığını düşünüyorum. Böyle bir karışıklık ve eksiklik yerine minör edebiyat kapsamında değerlendirmek daha doğru olabilir. Siz de  “kırma edebiyat” demiştiniz bu isimlere dâhil olan biri olarak. Bence şu an için böylesi bir soruşturma genişletilmeli ki soruşturmanın yapıldığı dönemde Kürtler sadece Türkçe şiir yazıyordu, ama artık öykü de roman da yazılıyor. Bu yazılanlar Türkçe edebiyatı da aşan nitelikte eserler. Yani çerçeve daha da belirginleşmiş durumda o günden bu yana. Bu yüzden güncelliğini koruyor ve üstüne söz söylenebilecek bir alan olarak beliriyor karşımızda.

Peki, bitirelim. Kendinden önceki kuşaktan kimleri seversin, şiirine nasıl bir etkisi oldu bu isimlerin, kendi kuşağından önemsediğin, imzasını takip ettiğin kimseler var mı?

Bütün kuşaklarla alışverişim olmuştur şüphesiz. Bir önceki soruda bahsettiğiniz isimler kuşağım sayılır mı bilmiyorum ama ilgiyle takip ettiğim isimler. Tabii yalnızca bunlarla sınırlı değil. İsim verip unuttuklarım olabilir, biliyorsunuz epey bir dergi ve fanzin dolaşımda. Bir bolluk var. Bu bazı isimlere denk gelmeme durumu oluşturuyor ama genelde değişeme açık olan metinlerle karşı karşıyayız. Tektipleşme de var, herkesin şiiri güzel, ya da herkesin şiiri kötü. İyiyi kötüden ayıracak kriterler azalmış durumda. Çok az farklı isimler çıkıyor ama bunlar da bolluğun içinde kayboluyor. Bu da eleştirmen ve poetik tavır eksikliğinden kaynaklanıyor. Poetik tartışmalar neredeyse yok denecek kadar az. 2000’ler başında durum daha iyiydi, dergiler üzerinden edebî tartışmalar dönüyordu ve gençleri takip eden, yazdıklarını önemseyen şairler, eleştirmenler vardı. Bugün kimse kendi dışındakine pek bakmıyor, eleştiri de epeydir birbirini kayırma olarak algılanıyor. Eleştirmen denilen kişi eseri okumadan eleştirebiliyor, onun hakkında iyi veya kötü yazı yazabiliyor. Gençlerin birçoğu bu yüzden birilerine yamanmaya çalışıyor, edebî olarak değil bir pratiklik olarak bazı kişilikleri önemsiyor. Bu edebî olanı zayıflattığı gibi bir aynılığa sebep oluyor. Açıkçası bunlar aşılırsa rengin biraz değişeceğini düşünüyorum.