Edebiyatımızda harcanmamış romancı bulmak zordur

Selim İleri, "Bizim bence son derece ciddiye alınması gereken büyük bir roman birikimimiz var" diyor. 229 romandan oluşan Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu da bu düşüncenin en somut örneği şüphesiz


@twitter @e-posta
Söyleşi, 09 Nisan 13:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu Selim İleri’nin okurluk tarihine olduğu kadar hiç şüphesiz Türkiye edebiyatının roman tarihine de bir yolculuk. Kitabı incelerken Murat Belge’nin "Ne kadar okur varsa o kadar sonsuz yorum vardır” sözü geldi aklıma. Evet ama kitapta yer alan romanların bugün kaç tane okuru var, diye de düşünmeden edemedim. Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu yaklaşık üç seneye yayılmış muazzam bir emeğin ürünü, romanla ve edebiyat tarihimizle yakından ilgilenenler için bir başucu kitabı. Bu kılavuzu okuma serüvenimde bahsi geçen romanlarda ne çok şeyi kaçırmış, ne çok şeyi göz ardı etmiş olduğumu fark ettim. Ama en acısı da bugün adının bile anılmadığı dönemin kıymetli romancılarını, edebiyat işçilerini bilmiyor oluşumdu. Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu benim için Türkiye edebiyatı romancılığıyla bir yüzleşme kitabı oldu galiba… Üstelik dünle yüzleşme olduğu kadar bugünle de yüzleştim. Bırakın 1800’lü yılları, 1950’lerde ve hatta daha yakın 1980’lerden bugüne kalan yahut kalan demeyelim de hatırlanmayan, kıymeti bugüne taşınmayan öyle çok roman var ki… Selim Bey, aşağıda okuyacağınız söyleşide şöyle diyor: Edebiyatımızda harcanmamış romancı bulmak zordur. Peki, ama neden? İşte bu soru önemli, daha doğrusu yanıtı önemli. “Okur” diyor yazar ve haklı…Selim İleri ile Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu merkezinde geçmişten bugüne romancılığımızı ve “okur” olmayı konuştuk…

Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu, Selim İleri, Everest Yayınları

“Baştan beri romanlar karasevdalısıydım. Şiirin ve öykünün inceliklerinden ürktüğüm için belki…” demişsiniz. Şiirin ve öykünün incelikleri evet ama romana da kendinize de bu cümleyle biraz haksızlık etmişsiniz gibi geldi.

Teşekkür ederim. Yani biraz domuzluk olsun diye yaptım galiba, çünkü genelde hep, benim yetiştiğim yıllarda en önemlisi şiir, sonra öykü ve en hantal olarak da roman diye bakılırdı. Ben de bu kitapta kanıtlamaya çalıştım ki romanlar da aslında biraz nicelikleri olan verimlerdir. Başa da onu koydum, yani onları da es geçmiş gibi olmasın ama romanlar da incelikli özellikle alıntılarda, madde sonlarındaki alıntılarda romanların en ince yerlerini bulmaya çalıştım. Aslında, ben romanın da çok çok inceliklerle örülü bir edebiyat dalı olduğunu düşünüyorum.

Roman biraz daha hantal bulunuyordu dediniz, kitaptaki örneklerde de var; piyasa romanı tanımı. Piyasa şiiri diye bir şey yok bildiğim kadarıyla, piyasa öyküsü diye de bir şey yok, niçin piyasa romanı var?

Piyasa öyküsü yok ama piyasa şiiri denmese bile, yine yetiştiğim yıllarda adları bence gereksiz bir iki şair için, popülerleşmiş, sevilmiş, şiirleri güfte falan olmuş şairler için hafif öyle küçümseyici bir yaklaşım vardı. Piyasa şair denmiyordu ama ikinci, üçüncü sınıf denirdi. Şimdi şimdi kayboldu, galiba o anlamda çok yaygın bir şiir kalmadı da ondan dolayı. Piyasa romanı sözü şeyden geliyor herhalde, o devirde gerçekten bazı romancılar okuma yazma oranını arttıracak kadar piyasayı alt üst etmişler. Bir Kerime Nadir, sözgelimi bir Muazzez Tahsin… Hatta onlardan çok farklı konumdaki ama çok sayıda okura ulaşmış olan Refik Halit’in romanlarını tefrika edebilmek için gazeteler sıraya girerlermiş. Piyasayı alt üst etmenin sonucunda herhalde.

Peki, kitaba geri dönelim. Uzun zamandır bu kitabı hazırladığınızı biliyorum, ama tabii kafamda bir şey şekillenmiş değildi. Kitabı okurken gördüğüm emek karşısında bugünün edebiyat ortamını da düşünüp Selim Bey bu romanı neden yazdı, niye bu kadar uğraştı diye sordum…

İki temel sebebi vardı. Bir; ömür boyu bana bütün bu romanlar, bu eserler ve kahramanları bana yoldaşlık ettiler. Yaş da artık 65, onların o dostluğunu yazıya geçirmem gerektiğini düşündüm. Yani benden geriye kalanlar arasında o romanlarla paylaştığım duygular, düşünceler anılar da kalmalı, geriye bir şey kalacaksa onlar da olmalı diye düşündüm. Temel sebeplerden birisi bu. Bir de yıllardan beri insanlar bana çok güzel anlatıyorsun niçin böyle bir şey yapmıyorsun dedi. Öyle güzel anlattığım yok ama hep öyle denir. Şimdi, öykü ve şiir için de bu bana söylendi. Şiiri olağanüstü severim fakat galiba ben en büyük yakınlığı romanlarla kurdum. Biraz o beklentinin itelemesiyle herhalde, yaptım. Belki üçüncü bir şey daha eklenebilir. Çok hakkı yenmiş bir roman türü Türk romanı. Genelde hep Batı’dan alınma denir, tabii Batı’dan alınmış, roman zaten Batı’dan çıkmış, bunun Doğu’su Batı’sı yok ama hep Batı’nın etkisi altında kaldığı iddia edilmiş. Ya da nasıl anlatayım hep Batı ile ölçülerek değerlendirilmiş. Mesela biz Hüseyin Rahmi’yi biraz Batı romanından farklı olduğu için hafif hor görürüz. Hâlbuki o da kendine göre bu toprağın coğrafyasından, kültürel coğrafyasından bir roman çıkartmaya çalışmış. Biraz da bu haksızlığa karşı bir tavır olarak yaptım zannediyorum. Bizim bence son derece ciddiye alınması gereken büyük bir roman birikimimiz var. Onun, benim dilim döndüğünce bir kitapta toplanmasını istedim.

Kitap, sonuçta okur olarak sizin seçkiniz ama yine de 229 romanı neye göre seçtiğinizi de merak ediyorum…

Tamamıyla değişik yılları değişik zamanlarda okuduğum ve bende bıraktıkları tatlar. Geçen yıllar içerisinde silinmemiş izler. Mesela bazılarını belki de hiç almamam gerekir, bazı okuyucular için şaşırtıcı bile bulunabilir ama o romanların; diyelim ki onlardan bir tanesi Turhan Tan’ın Cinci Hoca’sıdır, o yıllarda beni çok etkilemişti. Romanlarımızın kronolojisine baktığım vakit hemen şu şu şu kitaplar diye tercih ettiklerime, işaretlediklerimi oluşturdum. Başlangıçta kitabı alfabetik sıraya koyacaktım, A’dan başlayıp Z’ye roman adlarına göre. Vedat Bayrak sağ olsun “Keşke yıllara göre yapsanız, başka bir doku çıkar ortaya” dedi, çok da faydalı oldu, gerçekten başka bir doku sanıyorum.

Peki, 1874’ten 1980’e kadar geldiğimizde, sizce bu yıllar arasındaki, size göre, en umutlu olduğumuz dönem Cumhuriyet Dönemi mi?

En umutlu tabii ki Cumhuriyet. Hemen Kurtuluş Savaşı ile başlıyor umut, yani Kurtuluş Savaşı ile insanlar bir Cumhuriyet kurulacağına, düşmanın yenilebileceğine karşı bir umutla başlıyor. Hatta meşhur anekdot; Çalıkuşu’nu aslında o anlamda yazmamış Reşat Nuri Bey, ama bütün İstanbul, Feride’nin sonu mutlu biterse Kurtuluş Savaşı da muhakkak mutlu bitecek diye düşünmüşler. O umut çok ortaya çıkıyor. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da yine bir umut payı var. Yeni bir yaşam tarzı, yeni bir toplumsal düzen, onun getireceği, sağlayacağı bazı sevinçler ve pırıltılar. Fakat sonra onların arasına biraz devre yaranmak için yazılmış olan kitaplar da var. Samimi, içten olanların yanı sıra, biraz da o günkü resmî ideolojiyi yansıtabilmek için yazılmış olanlar da var ama onlardan pek kitapta yok. Aldıklarım hakikaten bir Cumhuriyet sevgisiyle, anlayışıyla yazılmışlardır. Sonra sonra tabii eleştirel yaklaşım, toplumsal gerçekçi bir ifadenin içerisinde eleştirel bir yaklaşım başlıyor. Devamını getirirsek artık 80’lere doğru gerek siyasetten gerekse olup bitenlerden umudunu kesmiş, daha karamsar, daha hüzünlü, daha acılı bir romana doğru yol almışız.

Siz sanıyorum bir röportajınızda da söylemişsiniz, okurluğunuzu öne çıkarmaya çalışıyorsunuz... Bazı yerlerde, mesela romanları anlatırken ya da karakterleri ve tipleri anlatırken; onlar da sizin edebiyatınızdaki karakterlere ilham kaynağı olabiliyorlar aslında değil mi? Bu anlamda mesela en güçlüleri, en çok sizin edebiyatınıza ilham veren hangileri?

Evet, tam bir okurun gözlemleri olsun istedim. Oldular tabii. Temel olarak iki tane roman kahramanını zaten yeniden yazmaya çalıştım, Kırık Deniz Kabukları’nda Nur Baba’daki ünlü Nigar Hanım’ı yeniden bir roman kahramanı olarak yazmaya çalıştım. Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver’de Nahid Sırrı Örik’in yaşamından esinlendim ama o esinlenmenin de ötesinde Nahid Sırrı’nın romanındaki kişileri de tekrar yeniden bir roman kişisine dönüştürmeye çalıştım. Sayısız tabii, çok büyük etki var benim üzerimde. Sanıyorum sanat zaten birbirinden etkilenmekten başka bir şey değil bana sorarsanız. Özgün olacağım derdine düşüp de o etkilenişlerden uzak durmanızın anlamı yoktur. Tam tersine, benim şahsi fikrim o etkilenişlere insanın kendini bırakmasıdır. Kimlere ne borcum var hepsini ezbere bilemem ama pek çok Türk romancısına ve onların eserlerine ödenmesi gereken borcum olduğunu söyleyebilirim.

“Bu kitabı alsam mı, almasam mı” deyip almadığınız roman oldu mu?

Oldu, oldu. Kitap şişecek, şişecek bin sayfaya yaklaşacak, hatta bir ara şey bile düşünüldü; sen özgür çalış, sağ olsun o konuda hem yayınevi hem Enis Batur da çok rahat hareket etmemi ısrarla vurguladılar ama çok oldu, o şişmesi beni bir defa çok rahatsız edecekti. Nihayet bunu bir okur okuyacak, tamam bu baştan sona belki sırayla okunması gereken bir şey değil, madde madde de okunabilecek bir şey ama yine de fazla olacak diye düşündüm ve içim kanaya kanaya eledim.

Hangi romanı almadınız mesela…

Çok yan tarafta kalmış bir yazardı Şahap Sıtkı, onun bir kitabını alabildim Kimin İçin, ama başka bir romanı daha var o da aslında alınabilirdi. Gün Görmeyen Sokak diye unutulup gitmiş bir romanı var. Aynı şekilde İlhami Bekir Tez, bir devrin çok eziyet görmüş bir şairi, onun da iki tane romanı var; Taşlı Tarladaki Ev herhangi bir roman kitabıdır. Taşlı Tarladaki Ev’i aldım, ötekini alamadım.

Yıllar sonra bugünün yazarları da acaba unutulacak mı diye düşünüyorum. Geçmişe baktığımızda o dönemin romanlarından, yazarlarından sizin gibi birkaç kişi dışında söz eden yok...

Sizin gibi insanlar oldukça üç beş kişi hatırlayacağız. Artık bu tarafta olmam herhalde o dönemde ama ne yazık ki üç beş kişiyi aşmayacak sevgili Sibel. Yazık ki bugünün romanları da unutulacak. 1980 çok yakın bir dönem ve tarih. Orada bile birçok genç insana soruyordum biraz yaparken, şunu alıyorum bunu alıyorum, diye ve şunu gördüm, daha şimdiden elenmeye… –Elenmeye demiyorum çünkü elenmek için gerçekten güçlü bir roman okuru lazım ve güçlü bir roman eleştirisi lazım. Bunların pek olduğunu sanmıyorum.- Bunlar okunmadığı ve bilinmediği için şimdiden unutulmaya yazgılı olan birtakım eserler var.

Siz az önce “Çok hakkı yenen romanımız var” dediniz. Neden, ne oldu da hakkı yendi?

Şöyle söylenebilir herhalde, bir defa Cumhuriyet’in ilk yıllarında, edebiyat tarihinin ilk yılları demeyelim ilk 15- 20 yılından sonraki edebiyat tarihlerinde birtakım kıstaslar son derece yıkıcı olmaya başlamış. Bunların başında demin bahsettiğimiz “piyasa romanı” işin içine giriyor. Onların hepsi edebiyat dışı bırakılmış. Aynı zamanda yazarların dünya görüşleri de bu anlamda problematik hale gelebilmiş. Bu yazarların dünya görüşleri, çok sonradan iyice daha dramatik bir hale geliyor. Aslında ben öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Baktığınız vakit Peyami Safa sağın seçtiği bir yazar, kitaplarını okuduğunuz vakit kafasında büyük meseleleri olan, iç dünyasında sorguları olan bir yazar ama bu çok çok sonra saptanabilmiş, arada buna benzeyen çok hakkı yenmiş kitap çıkmış ortaya. Ya da daha kötüsü, yazarı komünistlikle suçlamış, kitabını bir romanı yargılamış falan. Buna benzeyen çok acı macera yaşanmış. Bir türlü gönlünüzden geçtiği gibi objektifitesi de olan aynı zamanda öznelliği de bulunan bir eleştirel yaklaşım yok. Bence yok.

Ahmet Mithat Efendi, ben bilmiyordum, roman konusu üzerine galiba ilk incelemeyi yazan kişi. İlk gençlik, ilk polisiye... Biraz da çılgın bir adam galiba.

Tabii, o devirde roman yazıp ondan hayatımı kazanacağım tutkusu tuhaf bir şey, mucizevi bir şey ve o bunu gerçekleştirmiş hatta varlıklı bir insan olmuş. Yani yalnızca romandan değil belki ama yazı yoluyla Beykoz’da güzel bir evi oldu. Hatta şimdi restore ediliyor sanırım. Yani roman gibi hiç bilinmeyen bir şeyin okuyucusunu kendi kendine var etmiş. Adamın natüralizm adı altında yazdığı romanlar var, Zola’nın etkisi altında kaldı falan deniyor. Halbuki değil. Müşahedat adında bir romanı var aldım, o romanın Zola ile hiç ilgisi yok. Ama o Batı’dan aldığı roman sanatını kültürünü yerlileştirerek, bizim okuyucumuza sunmuş. Bunu yaparken de-Handan İnci’nin bir tespiti var artık ben de katılıyorum- birçok roman tarzını denemiş, hangisi daha çok beğenilirse... Bu çok önemli bir çaba. Postmodern tarzda yazmış, bilimkurgu yazmış, geriye dönük bilimkurgu yazmış. Her anlamda gayret göstermiş.

Bir de Hüseyin Rahmi Gürpınar ona Şık romanıyla gittiği zaman onun yazdığına inanmayıp ağlatmış, sonra da ikna olmuş. Çok güzel bir hikâye bu. Tabii o dönem yazar yetiştirmek diye bir şey var. Usta- çırak diyebilir miyiz bilmiyorum, ama o dönemde bu vardı şimdi niye yok diye düşünmedim değil…

Benim yetiştiğim yıllarda galiba vardı. Atilla İlhan örnek verilebilirdi bunun için, benim onunla olan dostluğum usta çırak çerçevesindeydi. Ben öykü yazıyordum o zamanlarda, roman yazmaya çok zorladı. “Bunlar öykü değil bir romanın bölük pörçük parçaları” diye tutturdu. Her Gece Bodrum’u öyle yazdım. Bu vardı, sonra sonra bitti. Bunun iki ya da üç temel sebebi olabilir. Yeni kuşakla bizim kuşağın bir üslup ve romana bakış açısı çok farklı. Yeni bir üslup oluşuyor Türkiye’de. O bizim üslubumuz değil, farklı bir şey. Çok fazla usta- çırak ilişkisi olamıyor. Onun üslubunu değiştirirsek ayıp bir şey oluyor, ona müdahale etmektir o. İkinci temel mesele, karşı taraftan ters bir cevap alıp “Bunak herif” de olabilir tabii. Üçüncü bir mesele var; dönemler değiştikçe ele alınan konular, meseleler ve ifade şekilleri de haliyle ister istemez değişiyor. Sanıyorum usta- çırak ilişkisi de böyle bitti.

İntibah için “Sevdiğimiz bir roman değil aslında, bununla birlikte üzerinde durulmaya değer bende takılmaya değer” diyorsunuz. Namık Kemal benim de sevdiğim bir yazar değil, çünkü ben onu hep tek taraflı buluyorum.

Mesela Kamelyasız Kadınları bu açıdan, yani tek taraflılık açısından yazdım. Sonra düşündüğüm vakit başka nasıl yazabilecekti diye düşündüm. Çünkü hem İntibah’ta hem aynı çizgideki oyunu Akif Bey’de ikisi de Türk kadınını almış. O devrin mahrem hayatı içerisinde hiçbir şekilde yazmak kolay değil, olumlu da olumsuz da olsa kolay bir şey değil. O cesaretle bir kara kadın almış, yani baştan çıkarıcı fahişe almış fakat o fahişe etrafında bir kadının cinsel duygularını açıkça yazmaya çalışmış. İkisinde de birer yosma ve baktığınız vakit cinsel duyuşları olan insanlar. Öteki romanlara baktığınız vakit, kadınlar bir ev hayatı içerinde son derece masum bırakılmış, hiç yeryüzüne cinsel istekleri olmayan yaratıklar gibi gösterilmiş. Sonradan gösterdiği o cesareti bana çok önemli bir mesele gibi geldi. Onu, bir kadının iç dünyasındaki arzuları yazabilmesi için bir yosma dekoru kurmak zorunda olduğunu düşündüm. O vakitten sonra bir yol açıcı kitap olduğu kanısına vardım. Yoksa tabii son derece ilkel, Mahpeyker gibi ilkel ama hiç yok romanımızda… Daha uzun yıllar hiç Mahpeyker gibi bir kadın çıkmayacak.

Ahmet Mithat Efendi de Rum kızını almış… 

Evet, Henüz On Yedi Yaşında’da Rum kızını alıyor. O çok düşünülmüş sanırsam, “Bir Türk kızını alırsam o yaşta ne gelir başıma okur katında” diye. Oysa çok iyi biliniyor ki Türk hanımları da fahişelik gibi korkunç bir kuruma kurban edilebilmişler. Ama onu anlatabilmek için Rum kızını alıyor ki okuyucuyu kudurtmasın diye. Çok ilginç tabii, yine bilmediğimiz şeyler, yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor; o devirde Türk kadını olarak da alan piyasa romanları var. Yani piyasa romanları aslında pek de yabana atılacak bir şey değil, fakat onlar arada erimiş gitmiş. Test kitabı gibi okunmuş kaybolmuş, aralarında yeni yazıya geçirilen 1- 2 örnek var; baktığınız vakit hiç olmazsa fahişelik kurumunun iç sebeplerini, toplumun oraya yönelişini hiç değilse belgesel olarak anlatmışlar. Tabii biz çok kapalı bir toplumuz böyle konuları hiç konuşmamakta hâlâ diretiyoruz. Yani benim şahsi düşüncem bu. Düşündüğümüz vakit hep şu ilgimi çeker Fransız Teğmenin Kadını diye John Fowles’in yazdığı bir romanda Victoria Çağı’nı anlattığı yerde, filme alınırken Harold Pinter’ın yazdığı senaryoda o çağda kaç fahişe vardı, kaç erkek fahişe vardı özgürce konuşulur. Bizde her şey örtük yaşanmış.

Muallim Naci’nin Ömer’in Çocukluğu romanını anlatırken diyorsunuz ki “1880’lerin roman çabasında dil, anlatım, dile getiriliş açılarından gizli bir başyapıt.” O yıllardaki roman çabasıyla ilgili başka neler söylersiniz?

Bizde modern anlamda roman dendiği vakit, genelde ezbere bir papağan tarzıyla Aşk-ı Memnu anlatılır. O da neden anlatılır, çünkü hakikaten bir roman üslubu hâkimdir. Mithat Efendi de yapmış ama onda dil ve anlatım daha bir roman dili ve anlatımına dönüşmemiş. Hep deneme yanılma metodu ile gitmişler. Hatta fiil çekimleri bile birbirine girip çıkar. Di’li geçmiş kullanmaz da yer yer geniş zaman kullanır falan. Ama Ömer’in Çocukluğu’nda adam müthiş bir roman dili ve anlatımı yakalamış, anı anlatım dili... Ama devrinde ne yazık ki hiç o açıdan bakılmamış hatta hiçbir açıdan bakılmamış, unutulmuş, gitmiş. Uzun süre yeni yazıya bile geçirilmemiş. Muallim Naci de zaten gerici diye bakılmış, hâlbuki gericilikle hiçbir alakası olmayan sanat tarafı yüksek bir adam kaybolmuş.

Çok merak ediyorum, o kitabı okuyacağım, Selahattin Enis’in Zaniyeler romanı. Edebiyat çevrelerince sevilmemiş, görmezden gelinmiş bir yazar, çünkü sizin de yazdığınız üzere roman kişilerinden bazıları o dönemin edebiyatçıları; Yahya Cemal, Cemal Tahir, Rıfat Melik… Bu adamcağızın da yaptığı müthiş cesaret isteyen bir şey…

Onun Yahya Cemal’lere ihtiyacı yok bana sorarsan. Belki gözlem olarak o insanlardan esinlenmiş ama, ille ısrarla o vurguyu yapması bana da sorarsanız çok hoş bir şey değil. Ama herhalde o devrin bir anatomisini çıkarmış o romanla veya İstanbul’un o entelektüel geçinen hayatı, onların birtakım zengin çevrelerle işbirliği ve onun bir sefahat alemine doğru sürüklenişi. Onları çok hoş bir şekilde yansıtan bir roman. Selahattin Enis sahiden bir Zola hayranı. Belki biraz da Zola’nın, Fransa’da bu tarzda yazmasından ve ondan etkilenmiş. Yani ille onların gerçek kişiler olduğunu ispatlama çabasıyla Yahya Cemal ismine falan başvurmuş. Onların pek hoş olduğu söylenemez ama roman olarak hâlâ bugün, her roman okurunun çok ilginç bulabileceği ve sıkılmadan “Bu ne kadar çağ dışı bir roman” demeden okuyabileceği bir kitap.

Memet Fuat bir yazısında, “Reşat Nuri aydınların çoğunluğunca nitelikli bir piyasa romancısı olarak bilinir ama Selim İleri gibi yaklaşanlar azdır” demiş. Sizin o farklı yaklaşımınızın nedeni nedir peki?

Benim yazar olma isteğim sanırım Reşat Nuri ile başladı. Ben çok geç okuma- yazma öğrendim. Herkes ilköğretim birinci sınıfta Ekim ayında kurdela takmıştı ben ancak Mayıs’ta ama sonra da okuma tutkunu oldum. Sonra Reşat Nuri Bey’in Kirazlar adlı bir hikâyesini okudum. Çok acı bir hikâyeydi. Beni bugüne getiren sanırım o hayranlıktı. Öyle bir şeyler yazma isteğiydi. Ondan sonra koyu bir Reşat Nuri okuyucusu oldum. Edebiyat tarihlerinde o yıllarda bir zihniyetti. “Bu adam melodram yazıyor, genç kızlardan bahsediyor” diyorlardı. Hâlbuki bunun gerisinde bence benzeri olmayan siyasi bir tarafı var Reşat Nuri romancılığının.

Zaten bugün de Reşat Nuri anlaşılabilen bir yazar değil… İki üç tane romanı bilinir, onlar da televizyona uyarlandıkları için sanıyorum…

Hem de hiç değil. Ele aldığı meseleler üzerine kafa yorulmamış. Hâlbuki Cumhuriyet Dönemi problemlerini, sıkıntılarını, kaygılarını en iyi yansıtmayı başarmış olan yazar, bunu yaparken her zaman altı kalın çizgiyle değil, tam tersine geniş okur kalabalığına hitap edebilecek incelikle yumuşaklıkla yapmış. Gerçi bir iki romanında o yumuşaklık da yoktur. Belki Çalıkuşu romanı nedeniyle bu piyasa romancısı denmiş de olabilir. Bir nankörlük de var. Bir yandan eğer Feride mesut olursa Anadolu’daki savaş kazanılacak gibi bir heyecan var bir taraftan da daha sonra adama karşı “Çalıkuşu romancısı” diye elinin tersiyle bir itiş var. Tanpınar’ın müthiş bir cümlesi vardır Reşat Nuri için: “Türkçenin ortasında bir şefkat ürperişiydi.” diyor. Olağanüstü bir tespit. Ama harcanmış gitmiş. Bir şey daha söyleyeyim, harcanmamış romancı bulmak zordur.

O kadar kötü yani…

Enis Batur’la sohbet ederken bir şey yaptık, şu soruyu sorduk: Oktay Rifat roman, şiir, öykü, oyunu hepsi beraber bugüne kadar global olarak toplam kaç adet satmıştır? Bakıyorsun, baskılar 1000, en fazla 3000 adet. Topladığımız vakit Türkçenin en büyük edebiyatçılardan biri Oktay Rifat’ın satışlarının 50 bini geçemediği ortaya çıktı.

Sorunun kaynağına inelim o zaman…

Sorun niteliksiz okur. Nitelikli okuru bizim eğitim sistemimizin yetiştirememesi, ayrıca edebiyat çevrelerinin eleştirel olarak yaklaşımlarındaki problem. Hepsi var.

Okullarda “okumak” üzerine ders olmalı mı mesela?

Bırakın okuma sanatı üzerine bir ders olmasını, ben şu bilinse yeterli olacağını düşünüyorum. “Halide Edip, Handan romanını kaç yılınca yazmıştır?” Şunu düşünün; içeriğine dair hiçbir şey öğrenmeyen çocuk soru bu olacağı için 1912’yi ezberliyor. Bundan bir şey çıkabilir mi? Ben çok şanslıydım, iki tane olağanüstü edebiyat hocam vardı ve onlar da hiç sevmezlerdi edebiyat derslerini işin tuhafı. Bakiye Ramazanoğlu hocam sınıfta Sait Fait okurdu, Sabahattin Ali okurdu ama ders kitaplarında yoktu ne yazık ki.

Sermet Muhtar Alus için “Keşke Sermet Muhtar Alus Sözlüğü hazırlansa. Tam tersine, Alus günümüzde artık anılmayan bir yazar. Yeniden yaşatmak girişimleri yazık ki karşılıksız kaldı” demişsiniz. Alus’la ilgili siz çok yazdınız ama bir türlü olmadı, okurun gündemine gelemedi galiba…

Yazdım, kaç defa yazdım, İletişim Yayınları çok istedi bütünlemek, bütün eserlerini yayımlamak fakat öyle bir okur var ki yayınevinin bu samimi, iyi niyetli isteği satışla paralel gidemeyince nereye kadar devam edebilir? Çok önemli bir adam, bir defa o dönemin İstanbul Türkçesini, bilhassa hanımların İstanbullu olma sevdasındaki Türkçesini en iyi kullanmışlardan birisi, ama tutmadı.

Bir de kitapta yer alan kadın romancılardan bahsedelim.

Evet, sona doğru çoğalan. Onu ben de yeni fark ettim.

Dediğiniz gibi en başta yoklar, sona doğru çoğalıyorlar, ama yine de çok uzun bir zamandan bahsetmemize rağmen azlar. Yaşadıkları dönemde bir kısmı okunmuşlar ama bugün Halide Edip dışında sadece Suat Derviş’i biliyoruz.

Suat Derviş’i bile birkaç kimse dışında hiç kimse bilmiyor. Gittiğim, çalıştığım, gördüğüm tüm yayınevleriyle konuşuyorum. Bir iki tanesini kandırabildim ama onlar da inatla Fosforlu Cevriye’yi basıp duruyorlar ve Suat Derviş yitik bir hazine.

Benim anlamadığım bir şey var, o dönemden bugüne hatırlanan bu kitapta olan yazarları düşünüyorum. Mesela Suat Derviş’in o dönem okunup bugün hatırlanan erkek yazarlardan ne farkı var ki hatırlanmıyor?

Üstünlüğü var belki, yazarlıkta kadın- erkek diye bir ayrım olduğuna inanmıyorum. Yazar cinsiyetsiz bir insandır. Başka türlü yaklaşırsak Yakup Kadri’nin Hep O Şarkı’sı bir kadın ağzından yazılmıştır, tipik örneklerden biridir. Şöyle bir üstünlüğü var Suat Derviş’in, o bence güme gitmiş, bugün de üzerine gidilse belki okuyucusu olabilecek; devrinin ilerisinde bir dünya görüşü var. İşçi haklarından tutun da ezilen insana kadar, tüm toplumsal aksaklıklara karşı koruyucu olma gayreti göstermiş bir yazar. Bunun üzerine durulmuyor. Devrinde tabii bu yüzden, fikri, düşünsel sebeplerden epey hırpalanmış, başına işler açılmış, sosyalist bir edebiyat yaratmak üzere dergi çıkarmış. Başta Atilla İlhan olmak üzere Mehmet Seyda’sından Orhan Kemal’e aralarında birçok işlerini o dergide yayımlamış, roman eleştirileri yapmış ama o solcu diye devlet tarafından reddedilmiş, hırpalanmış bir yazar. Sonu da çok acıklı bitiyor; o çaptaki bir kadın Beyoğlu’nda Narmanlı Yurdu’nda bir odada tek başına ölüyor. Yani bunlar tabii bir kişinin değil çok kişinin çabasıyla anlam kazanabilir umudundayım aslında.

Kitaba baktığımızda şöyle bir şey de görüyoruz; geçmişte çok fazla ciddiye alınmayanlar daha sonra edebiyatın göz bebeğine dönüşmüş. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay…

Ben bunların da moda olduğunu düşünüyorum. Benim kafamda 50 yıllık bir yazarlık çabasında değişmeksizin 5000 ile 10 bin okur arasında tıkalı kaldığı kanaatindeyim. Bugün Sabahattin Ali okunuyor, yıllardır galiba 1 numara Kürk Mantolu Madonna.

Neden Kuyucaklı Yusuf yahut İçimizdeki Şeytan değil de Kürk Mantolu Madonna… Elbette Sabahattin Ali gibi bir yazarın çok okunması hoşuma gidiyor ama tek bir roman merkezinde olması düşündürücü…

Öyküler... Öyküleri harikulade öyküler. Çözemiyorsunuz. Duyuyorsunuz, “Ben de bunu okuyuvereyim diyor” herhalde böyle bir şey. Ciddi okur sayısı hiçbir şekilde 10 bini geçemiyor.

Bazı romanlar hakkında eleştirmenler yazılar yazıyorlar ve o dönem eleştirilerin çok tuhaf bir etkisi olduğu görülüyor. Bugün şöyle bir şey var galiba; görmezden gelmek. Geçmişte çok sert eleştirilerle yazarın tüm hayallerini bir anda alaşağı edebiliyormuş ve zaman zaman çok merhametsiz de olabiliyorlarmış eleştirmenler. Acaba o dönemin eleştirmenleri ya da edebiyat dünyası biraz daha mı hassastı, daha mı çok önem veriyordu, niye o zaman tüm bunlar olurken şuan olmuyor?

Çok az kişi etrafında bu oyun oynanıyor. Şimdi siz kalkacaksınız, kendinize güveniniz varsa bunun yarısını okuyup çırpınıp üzüleceksiniz. Dikkat ettiyseniz Orhan Kemal’in hemen hemen bilinen hiçbir romanını almadım. Hanımın Çiftliği yok bu kitapta, Bereketli Topraklar Üzerinde yok bu kitapta.

Niye yok?

Çünkü ötekilerdeki başarısına hiç kimse dönüp bakmamış. Neredeyse Orhan Kemal’e piyasa romancısı demeye yeltenmişler. Çünkü Hanımın Çiftliği’ndeki küçücük bir mesele artık Türk ekonomisinden çıkmış gitmiş. İnsan dramı açısından, büyük kent dramı açısından Devlet Kuşu olduğu gibi duruyor. Özellikle büyük kent romanlarını tercih ettim, Arkadaş Islıkları olduğu gibi duruyor. O devirde bunlara, para kazanmak için çırpındığı kitaplar gibi yaklaşılmış. Ancak, aradan 40- 50 yıl geçmiş Orhan Kemal’in Devlet Kuşu romanını düşünün ve şimdi gidin Aksaray’ın arka sokakları, iyice varoşlaşmış yerlerinde aynı hayatlar devam etmektedir. Onun, Önce Ekmek diye bir hikâyesi vardır 1970 falandır tarihi, 2015’teyiz, hiçbir şey değişmediğini dehşetle saptarsınız. İstanbul başta olmak üzere büyük kentin faciasını çok iyi anlatmış bir adamdır, geleceği anlatan tek yazar Orhan Kemal’dir. Böyle bir adama hiç o açıdan bakılmamış. Ama eleştirmen babalar veryansın edebiliyorlar ve o çarpılıp kalıyor, Tanpınar çıldırıyor üzüntüden. Bugün onu yapamazsınız işte, Fatih Bey yapsa Sibel Hanım korur, Sibel Hanım yapsa Fatih Bey korur. Bu açıdan eleştiri mekanizması daha geniş bir perspektife daha çok insana sahip. Belki çok şey yazılamıyor, kitap olsa yazarı tıkalı kalıyor falan ama birisi de çıkıp sizi savunuyor. Bu çok önemli bir nokta.

Biri eleştirse diğeri korur mu yani…
Birisi bir kitap hakkında övgü yazarsa herkes övgü yazar bizde. İlk yazıya bağlıdır her şey. Tiyatro eserleri de öyledir. Mesela siz oynuyorsunuz, çok kötü oynuyorsunuz diyelim. Ben “Sibel müthiş bir performansla seyirciyi büyüledi” dersem kimse aksini yazmaz.

Neden peki?

Bilmiyorum Sibel. Papağan toplumu burası. Romanda da öyle ilk birisi bir kitap için “Müthiş bir kitap” derse, öteki hiç beğenmediği halde, “Yazarın büyük emeği var” der. Şöyle bir şey var, kim kiminle iyi arkadaşsa o onu pohpohluyor. Bakıyorsunuz sonra arkadaşlık bitiyor ama meyhane kavgasıyla, sonra birbirine düşman oluyorlar. Ama artık şuna inanmıyorum, o solcu ben onu savunayım bunu yapan varsa bir şey elde edemiyor artık. O sayfa bitti diye düşünüyorum.

Sizce bu kitapta sizin seçtiğiniz hangi romanlardan hangisi Türk Edebiyatı klasiklerinde?

Çok zor bir soru, hepsini çok seviyorum. Ama bir şey söylemek isterim; bu kez hafızama güvenmeyip tekrar okuduğum bazı kitaplar var aralarında, son dönemde. İşin tuhafı her bunak gibi eski kitapları ben de hatırlıyorum son dönemde okuduklarımı ise daha az hatırlıyorum. İki büyük roman söylemek isterim, birincisi Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden bir başyapıt, eşsiz bir yapıt. Öteki de Adalet Ağaoğlu’nun Yaz Sonu romanı. Kitap Y harfi ve onunla bitti ama romandaki romancı kadının bir avuç insana ihtiyacı beni çok etkiledi. Geldiğimiz noktanın bu olduğu düşüncesindeyim. Belki de kılavuzum da galiba buydu kitapları da seçerken, o kitaplara olan saygımı ifade etmeye çalışırken de bir avuç esere, bir avuç insana her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğunu düşündüm.

Bu çalışmayı yaparken, romanlardan bir tanesini atıyorum, en son 30 yıl önce okumuşsunuz ve tekrar elinize aldınız. O zaman farklı bir okuma deneyimi yaşadığınız eserler oldu mu?

Şeyi atlamışım; bir avuç insan gerçek mi değil miydi diye açık bırakmış Adalet Ağaoğlu. Onlar romancının kafasındaki insanlar mı yoksa roman yazmak için gittiği yazlık sitede gördüğü insanlar mı? Onu bile anlamamışım. Çok severek okuduğum bir kitaptı ama anlamamışım, bu kez anladım. Ayrıca yıllar içerisinde, o romanlarla yaşadığım için onları yeniden kafamda tahlil etmek ihtiyacı duydum. Buradaki kitapların büyük kısmını 2- 3 defa okumuşumdur.

Burada muazzam bir emek var, bir romanı iki kere üç kere okumak, üzerinde düşünmek, hele bu romanlar 1870’lerde 1916’da yazılan romanlar, bunları tekrardan okumak hem okur hem yazar olarak büyük emek demek…

Bunları bu kitabı yazacağımı düşündüğüm için okumadım ki zevk aldığım için okudum. Ne güzel bunu sizden ve başka dostlardan işitiyorum. Bu da tabii ki iyi ki öyle olmuş diye düşündürtüyor. Henüz daha saldıran çıkmadı ama çıkabilir de!

Peki, son olarak şunu sormak istiyorum; Selim İleri’nin hazırladığı bu kitaptan okura ne kalsın?

Benden bir hatıra.

Fotoğraflar: Fatih Pınar