Ramsgate’te evler ve deniz

Nasıl olduğum sorusuna verebileceğim tek anlamlı cevap da sonunda ortada: her yazar gibi ben de yazabileceğime ne kadar inanıyorsam yalnızca o kadar iyiyim...


@e-posta
Dosya, 06 Temmuz 10:57
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Avuç içi kadar bahçelerine beton dökülmüş ya da yapay çim serilmiş taş bungalovlar arasından hafif bir eğimle aşağı inen yolda her zaman olduğu gibi tek bir kimseye bile rastlamadan on dakika yürüdükten sonra ileride denizi görüyorum. Haziran’dan çok Kasım’ı çağrıştıran bulanık göğü bir ton daha koyu sulardan ayıran ufuk çizgisi buradan bakıldığında sanki yokuşun dibindeki çatıların üstünde bir yerlerdeymiş gibi, ama her adımda biraz daha alçalıyor. Aynı zamanda da bungalovlar, iyotlu temiz havanın yararını görmüşçesine, büyüyüp serpilip iki katlı villalara dönüşüyor. Dibe varıp yüksek bir yalıyarın üstündeki kıyı yoluna saptığımda sağda artık yalnız deniz var, öbür yandaki villalar da o kadar büyük ve gösterişli ki Beverly Hills’de olabilirim.

Ama tabii değilim, olduğum yer Manş’ın Kuzey Denizi’ne açılan ucunda. Kırk yıldan uzun süre Britanya adasının iç kesimlerinde yaşadıktan sonra on sekiz ay önce taşındığım Ramsgate’ki evimden her gün böyle bir iki kilometre ötedeki Broadstairs kasabasına ya da Ramsgate’in karşı yöndeki merkezine kadar denize bakarak, hışırtısını duyarak, kokusunu içime çekerek yürüyebildiğim için memnunum. Gene de, deniz kıyısında olmak tabii yeterli değil. Yüz yıl önce İngiltere’nin en gözde sayfiye yerlerinden biriyken, bugün bir iki varlıklı köşesi dışında eski ve harap görünümlü Ramsgate’e, çürüyen yapılarına, sabahın onunda bomboş olan sokaklarına, doğru dürüst süpürülmeyen kaldırımlarına bütünüyle alıştığım söylenemez.

Bundan önce oturduğum yeri, yirmi beş yıl geçirdiğim eski evimi, bütün kitaplarımı yazdığım çalışma odamı özlüyorum. Dahası, buraya taşındıktan sonraki zaman, sağlık endişelerinin, yaşlanıyor olduğumun bilincinin, sevdiklerimin sorunlarının ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkma kararının gölgesinde geçti. Nasıl olduğumla ilgili bir yazı yazmam önerildiğinde bütün bunları hiç olmazsa malzeme olarak kullanabileceğimi düşünerek kabul ettim, şimdi bundan da emin değilim. Yaşadıklarımın yazmaya değer bir yanı olsaydı daha önce yazardım gibime geliyor. Sıkıntıyla yürüyorum.

Biraz ilerde yalıyarın içbükey bir eğri çizmesiyle açılan koyda Broadstairs ansızın dev bir kartpostal gibi beliriyor. Önce, bir iki kişinin havaya rağmen mayolarıyla oturduğu kumsal, ardından dar bir terasta dizili, İngiliz kıyı kasabalarına özgü, canlı renklere boyalı büyük plaj kabinleri, sonra da yalıyarın gövdesi. Tepede, formika masaları ve kırmızı plastik kaplı koltuklarıyla 1957’deki görünümünü sürdürdüğünü bildiğim Morelli’s “Dondurma Salonu”nun da aralarında olduğu, yemek yiyecek bir sıra yer uzanıyor, bunların üstündeki üç-dört katlı beyaz yapılar da son katmanı oluşturuyor. İlerlemeye devam edip, sahneye giren bir oyuncu gibi ben de yaşayan kartpostala giriyor, sonra da öbür ucundan çıkıp birkaç adımda, bu yürüyüşlerde arada bir uğradığım sahafa ulaşıyorum.

Son ziyaretimden beri raflara pek bir şey eklenmemiş gibi. Ama epeyi bakındıktan sonra tam gitmeye hazırlanırken, Spor bölümündeki kriket yıllıklarıyla tenisçi biyografilerinin arasında, birilerinin satın almaktan son anda vazgeçip buraya bıraktığı izlenimini veren bir kitap gözüme ilişiyor. Ksenophon’un neredeyse iki bin beş yüz yıl önce yazdığı Anabasis’in Yunanlı paralı askerlerden oluşan bir ordunun Asya’da ağır bir yenilgiye uğradıktan sonra uzun ve güç bir yolculukla geri çekilmesini anlattığını biliyorum, ama hiç okumuş değilim. Yunanlıların Anadolu’yu bir uçtan öbürüne geçip kıyıya ulaştıklarında, artık bir gemiye binip ülkelerine dönebilecek olmanın sevinciyle “Thálatta! Thálatta!” (Deniz! Deniz!) diye haykırdıkları ünlü sahne bile benim için başka yapıtlarda rastladığım bir alıntı yalnızca. Uzun zamandır bir kitaba gerçekten gömülebildiğim yok, belki hiç beklemezken böyle karşıma çıkan Anabasis bu durumu değiştirir. Gerekli ödemeyi yapıp elimde küçük bir poşetle dükkândan ayrılıyorum.

Buraya kadar yürüdükten sonra Broadstairs’de daha fazla zaman geçirmeye alışkınım. Ama eski bir kitap edinmiş olmak ne yazacağım sorusuna bir cevap getirmediğinden içim hâlâ sıkıntılı. Bir şeyler yaptığımı duymak için hızla geri yürümeye başlıyor ve daha birkaç yüz metre gitmeden, “İyi fikir” diyerek kabul ettiğim yazı konusunun gerçekte kötü bir fikir olduğu sonucuna varıyorum.

Mutluluk kendimizi unutup, yaptığımız işin ya da yaşadığımız hayatın içinde kaybolmaktan başka ne? Bilmekse, tam tersine, kendimizin farkında olmayı içeriyor. Dolayısıyla da, aynı anda hem mutlu olup hem de bunu bilmenin imkânsız olduğu kesin. Mutluluğun ancak yaşanıp bittikten sonra farkına varılan bir deneyim olması, yıllar sonra baktığımızda onu çoktan kaybetmiş olduğumuzu görmemiz ve hep böyle geçmişte olacağını, hiçbir zaman bizimle aynı boyut ya da düzlemde ortaya çıkmayacağını, bunun bizdeki bir eksiklikten değil hayatın yapısından kaynaklandığını kavramamız bundan. “Nasılım?” gibi bir soru sorabilecek durumda olan hiç kimsenin mutlu olduğu cevabını alamayacak olması da tabii öyle.

Bu doğrultuda bir şeyler yazabilir miyim? Elbette hayır: soru “Nasılım?” demenin sonuçlarının neler olduğu değil, mutlu olup olmadığım hiç değil, yalnızca nasıl olduğum. Neden buna, benim için biraz anlamlı olacak, başkalarına da büsbütün anlamsız gelmeyecek bir cevap vermekte bu kadar zorlanıyorum?

Lüks villaların olduğu bölgeye varmam uzun sürmüyor. Ama ne yazacağımı bilmez bir haldeyken eve dönüp bilgisayar başında pineklememin bir anlamı yok; taş bungalovların olduğu yola sapmak yerine, ilerlemeye devam edip biraz ötede yalıyarın üstünde yer alan parka giriyor, soldaki çalıların manzarayı gizlediği bir patikayı sonuna kadar izleyip parkın çıkışında tekrar denizle buluşuyorum.

Artık Ramsgate’te olduğum için yolun öbür tarafında villalar değil, çoğu Victoria döneminden kalma büyük yapılar var. Burası gerçekte kasabanın en sevdiğim yeri; ama ne Manş rüzgârlarına karşı yapılmış, Çin evleri gibi kıvrık damlara sahip eski demir sığınaklar, ne yüksek direklerinin üstünde kıyı boyunca uzanan sivri tepeli lambalar o anda beni avutuyor. Ağır ağır açıktan geçen tankerlere karşı da ilgisizim. Aklımda ne yazacağımdan başka bir düşünce yok.

Yıllar önce yatay bir apartmana dönüştürülen eski Granville Oteli’ni ardımda bırakınca hep yaptığım gibi karşıya geçiyorum. Broadstairs’de yalıyarın içbükey bir eğri çizmesi gibi burada da en az iki yüz yıllık bir dizi birbirine bitişik ev o günlerin mimarisinde sık rastlanılan eğriyi çiziyor. Birörnek tuğla yüzlerinin de, büyük balkonlarını tutan beyaz sütunların da yıpranmışlığı eski görkemlerini bütünüyle gizleyemiyor belki, ama beni ilgilendiren bu değil. İlk evlerden birinin önünde durup kapının yanındaki yuvarlak mavi plaketin üstünde yazan cümleye bakıyorum:

Şair, eleştirmen ve düşünür
S. T. Coleridge
(1772-1834)
1830’larda zaman zaman
burada kalmıştır.

Bin Sekiz Yüz Otuzlu yılların Coleridge’i mutsuz evliliğinin, başka bir kadına beslediği karşılıksız aşkın, can dostu Wordsworth’le arasının bozulmasının, para sıkıntılarının, uyuşturucu bağımlılığının ve bir dizi başka olay ve durumun yarattığı sarsıntılarla geçen hayatının sonuna gelmiş hasta ve yorgun bir adam. İnanılmaz boyutlardaki kültürüne, zekâsına ve yaratıcılığına rağmen büyük hedeflerinden hiçbirine ulaşamamış, ne epik şiirini yazmış, ne istediği ayrıntılı felsefe sistemini geliştirmiş; onu tanıyan herkesin sözünü ettiği alabildiğine çekici kişiliği bile sönüp kaybolma süreci içinde. Dostu, hayranı, doktoru ve gardiyanı James Gillman’ın Londra’daki evinde, alkol ve afyon tüketimi dikkatle izlenip kontrol altında tutularak yaşıyor.

Ramsgate’e de Gillman ailesiyle yazları tatile geldiğini ve vaktinin önemli bir bölümünü yüzmekle geçirdiğini biliyorum. Bu alanda daha ünlü olan Byron’ın yüzme tutkusunun doğuştan topal şairin suya girer girmez engelsiz, çevik, özgür birisine dönüşmesine bağlanabileceğine hep inandım. Ama Coleridge’in bundan da büyük bir arınma ve kaçış peşinde olduğunu, çirkin bir kasabanın harap evlerine sırt çeviren bir adam gibi, hayatına sırt çevirip kendini sulara bıraktığını düşünmek mümkün. Belki bütün bunlar hakkında Ramsgate’te Evler ve Deniz diye yarı kurmaca bir yazı bile yazılabilir.

Coleridge’in Ramsgate’teki tatillerini aklımdan ilk defa geçiriyor olmasam da, bu günler hakkında yazmayı daha önce düşünmüş değilim. Böyle bir şeyi gerçekten deneyip denemeyeceğim de belirsiz, ama bir metinden çok, bir resme aitmiş gibi duran Ramsgate’te Evler ve Deniz adının ima ettiği görsellikten, konunun bir yazarla ilgili olmasına kadar her şey o kadar bana göre ki inançla girişebileceğim bir yazı projesi bulduğumda içimde duyduğum o tanıdık kıpırdanma ansızın belli belirsiz bir şekilde gene orada. Güçlenip yayılmasıyla da, büyülü bir söz söylenmiş ya da gizli bir düğmeye basılmışçasına, sıkıntım dağılmaya başlıyor. Bir yazarın kendini unutup mutlu olmasını sağlayacak uğraş, ayağını sürüyen hantal ruhunu kıvrak bir su perisine dönüştürmesine izin verecek ortam, ait olduğu ülkeye geri dönmesini mümkün kılacak deniz ancak yazı olabilir. Nasıl olduğum sorusuna verebileceğim tek anlamlı cevap da sonunda ortada: her yazar gibi ben de yazabileceğime ne kadar inanıyorsam yalnızca o kadar iyiyim.. Yürüyüşümü daha fazla uzatmama gerek yok, artık çalışma odama dönebilirim.