Sanatçının popülizmle imtihanı

Popülizm, ister sağdan, ister soldan, ister “merkez”den gelsin, sanatsal özgürlüğe terstir


@e-posta
Dosya, 04 Mayıs 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Popülizm, siyaseti halkın temsiline indirgeyen, halkın temsilini de kıymeti kendinden menkul bir kişi, kadro veya örgütün tekeline alan bir tarz-ı siyasetse1, popülistlerin iktidarında halkın tasviri halka da sanatçıya da bırakılmaz. İktidarın meşruiyeti tamamen “halk” boş göstereninin kontrolüyle sağlandığı için popülistlerin işini zorlaştıracak halk tasvirleri – mesela halkı doğal çeşitliliği içerisinde, romantize etmeden yapılanlar – eninde sonunda iktidarın hışmına uğrayacaktır. Bunun için popülist iktidarın faşist, Stalinist vs. olması gerekmez—popülizm, ister sağdan, ister soldan, ister “merkez”den gelsin, sanatsal özgürlüğe terstir.

Terstir ters olmasına da sanatçı da böyle bir kontrolü kabullenebilir ve hatta “Niye böyle bir kontrol yok” diye meydana çıkabilir. Sanatçının muhalif olması kural değildir—Bertolt Brecht kadar Albert Speer; Grup Yorum kadar İsmail Türüt; Yılmaz Güney kadar Kutluğ Ataman da sanat dünyasının birer parçasıdır. Sanatçıyı sanatçı yapan “sanat ortamı” diye bilinen ortamlara girip oralarda örtük ve pratik bilgiler edinerek “sanat ürünü” denen ürünleri üretmesidir2. Sanata ve sanatçıya bunun ötesinde sorumluluklar yüklenebilir, yüklenmelidir de; ama hepsi o sorumluluğu almayacaktır.

Sanatçının popülist vesayetin dışına çıkabilmesi, sanat ortamlarının siyasetten özerkliklerini mümkün olduğunca arttırmalarıyla olur3. Bu çok zor iştir, zira sadece iktidara değil muhalefete de bir süre sırtını dönmeyi gerektirir. Siyasetten özerkleşen sanat için, en azından bir süreliğine, siyaset “kel alaka” olmalıdır—devletten, devlet olmaya çalışanlardan, hatta devlet olmaya çalışabileceklerden gelecek her türlü ödül, şeref, övgü yok hükmüne girmelidir; bunların yerini tamamen sanatçıların hâkimiyetindeki ödüller, şerefler, övgüler almalıdır. Bu durumda, yazık ki, sanatçının cebinde hayatını idame ettirebileceği kadar parası olmalıdır; o para cepte ya da babada, amcada, dayıda yoksa sanatçı fıçıda yaşayan Diyojen misali ihtiyaçlarını küçültebildiği kadar küçültmelidir. Özerk sanatçı, iki durumda da modern bir keşiştir: Kitleye kabul ettirilen değer ve zevklerin uzağında, daha şimdiden ölüp mezara girmiş gibi yaşar. O mezar değme saraydan daha tatmin edici olabilir, ama bunu görmek ancak o mezara girmekle olur.

Siyasetten özerkliği bir kere elde edince arkası gelmeyebilir; siyasetten özerk sanatın bir noktada kendi kurumlarını oluşturması gerekir. Bunun için keşişin arkasından kâhya gelmelidir. Kâhya da mutlaka popülist siyasî otoriteyle uğraşmaktan başka çok az şeye sıra geleceğini, işin kaplumbağa hızında yürüyeceğini baştan bilmelidir.

Siyasetten özerkligini bir miktar elde etmiş sanatçılar için devletle ve karşı- devletle mücadele, ortamın dışında olduğu kadar içinde de yürür. Cemal Süreya’nın dediği gibi folklor [özerk] şiire düşmandır; şiiri, edebiyatı folklorize etmeye çalışan sağcı Hisar’lar kadar solcu Fakir Baykurt’lar da vardır; kendi şiirinde folklordan uzak dursa da Cemal Süreya’ya hıncından folklorize şiiri savunan Attilâ İlhan’lar da ortamdan eksik olmayacaktır. Ortamın özerkliği bir statü değil, bir süreçtir—bitemeyen bir süreç.

Sanmayın ki siyasetten özerkleşen sanatçı özerk duruşunu her zaman sürdürebilecektir—sanatçının ruhunun siyasetten özerkliği de ortamınki gibi süregiden bir süreçtir. Attilâ İlhan Cemal Süreya’yı karalamayı ancak bir yere kadar başarmış olabilir, ama Cemal Süreya da bir noktada şiirin aslında folklora düşman olmadığını, “yanlış anlaşıldığını” yazmış, kendisinin de en az İlhan kadar toplumcu, en az onun kadar gerçekçi olduğunu kanıtlama ihtiyacı duymuştur. Popülizmin sanata dışarıdan saldırısı kısa sürelidir; dayanıklıysan, kaynakların varsa yoluna devam edersin, ama “içimizdeki popülist”ten öyle kolay kolay kurtulunmaz.

“Siyasetten özerklik bu kadar zor bir işse başka amaçların peşinde koşmalı” diyen çıkabilir. Sonuçta Attilâ İlhan da elinden geldiğince bir mücadeleyi vermiş, güzellik üretmiştir. Fark şudur: Attilâ İlhan’ın sanatındaki siyaset, “preaching to the choir”dan hâllicedir. İlhan şiirini duyup da sosyalist olan kaç kişi vardır bilinmez elbet, ama İlhan’ı popülist siyasetin hegemonyasındaki kitleler ne kadar ciddiye alabilir? “Ben de toplumcu gerçekçiyim, beni de ciddiye alın” diye yırtınmayan bir Cemal Süreya’nın popülizme karşı etkili olmasi daha büyük bir ihtimaldir: Devletten hiçbir beklentisi olmayan, kendi yağında kavrulan şair, siyaset meydanına bir çıkar pir çıkar. “Bundan apolitiği olmaz” diye düşünülerek Beyaz Saray’a davet edilen Robert Lowell’ın “Vietnam’da uyguladığınız politikalar dolayısıyla bu davetinizi kabul edemem” diye yazdığı açık mektup, Başkan Johnson’ın karizmasını sosyalist şairlerin söyleyebileceği her şeyden daha fazla çizmiştir.

Popülizm, toplumsal topografyanın düzleştirilerek tek bir panoptik kulenin temaşasına sokulması, kulenin dışındakilere de kulenin içindekinin aynen kendileri gibi bir ortalama vatandaş olduğu düşüncesinin aşılanmasıdır. Kuleyi yıkmak imkânsız olsa da dümdüz edilen ortama aynı anda dikilecek yüzlerce küçük ağaç, kuleyi etkisizleştirir. Sanatçının işi bugün budur. Bunun yerine kuleye Don Kişot misali bodoslama girişen “gerçekçi”lerden uzak durabilen sanatçılar belki hemen anlaşılmayacak, ödüller almayacak, ne Ali’ye ne Veli’ye yaranabilecektir. Ama tarihe kendi istediği şekilde geçen nasıl Atina’nın sofistleri değil, Diyojen olduysa, nasıl Türkçe şiirin ana damarını Attilâ İlhan’dan çok Cemal Süreya’nın belirlediği kabul görüyorsa4, bugün bir küçük ağaç dikenler de yattıkları yerde yarın daha rahat uyuyacaktır.

Görsel: Julien, Jorit Aust, Political Populism sergisi, Kuntshalle Wien Museumsquartier
1 Jan-Werner Müller, What is Populism?
2 Howard S. Becker, Art Worlds.
3 Pierre Bourdieu, Les règles de l’art.
4 Orhan Kahyaoğlu (der.), Modern Türkçe Şiir Antolojisi, 1920-2000, Ayrıntı Yayınları