Salinger’ın çocukları: üzüntü ve muz balığı

Çocukluk, bugünün anomalilerinin, arazlarının ya da muammalarının kökenlerinin keşfedilebileceği bir uzak ülkedir; bu mecranın yeniden keşfi söz konusu olmadan, bugünün yaralarını sarmak pek kolay değildir...


@e-posta
Dosya, 02 Mart 11:04
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bir Zen ustası dağ eteğindeki kulübesinde mütevazı bir yaşam sürmekteymiş. Hırsızın biri kulübeyi soymaya kalkışmış ama ele avuca dokunacak bir şey bulamamış içerde. Zen ustası giysilerini çıkarıp adama vermiş ve adam şaşkınlık içinde çabucak ortadan kaybolurken gökyüzüne bakıp şöyle demiş: “Zavallı adam. Keşke ona bu güzelim Ay’ı verebilseydim.”1

Gerçek hikâye: 1994 yılında Los Angeles şehri, sabaha karşı dört sularında 6.7 büyüklüğünde bir depremle sarsıldı. Depremin akabinde tüm şehri kapsayan bir elektrik kesintisi yaşandığı bildirildi. O gece 911 Acil Durum Servisi’nin telefon hatlarına pek çok çağrı geldiği kayıtlara geçti; insanlar, gökyüzünde gördükleri beyaz, sisi andıran şeyden işkillenmiş, acil durum bildirmek üzere telefonlarına sarılmışlardı. Gördükleri o beyaz, sis bulutu benzeri şey, samanyolu idi.2

Yetişkinlerle çocukları birbirinden ayıran temel niteliklerden birinin, çocuklar gerçeklikle düşleri karıştırmaya meyyalken yetişkinlerin böyle bir “hataya” düşmemesi olduğu söylenir. Başka bir deyişle yetişkinlerin gerçeklik algısı, çocuklarınkine kıyasla daha sağlam, daha güvenilirdir; çocukluk -bir çocuk fantezisi olarak tasarlanmış Peter Pan3 söz konusu değilse eğer- eninde sonunda yetişkinliğe varacak bir yolda ilk duraktır ancak... Büyüme, doğrusal bir süreç olarak kabul edilir ve çocukları eğitecek, onları dünyaya hazırlayacak olanlar genelde yetişkinlerdir. Diğer yandan esas cevherin -gökyüzündeki yıldızlardan dahi ürkebilecek bir gerçeklik algısına sahip- yetişkinlerde değil de çocuklarda olduğuna inananlar, çocukların gerçekliğinden ilham alanlar da olmuştur elbette; onlardan biri de J. D. Salinger’dır.

J. D. Salinger, büyük bir savaşın yaralarını sarmakta olan dünyaya 1919 yılında, Jerome David Salinger olarak gelir. New York şehrinde, Manhattan’ın batısında, şehrin varsıl bir kesiminde, elinde feneriyle battaniyenin altında kitaplar okuduğu bir evde büyür. Büyüdüğü semtin yakınında, onun doğumundan yıllar sonra, kaleme aldığı bir romanın mahkemede ifadesi yerine geçmesi gerektiğini iddia edecek bir adam, yüzyılın en büyük müzisyenlerinden birini katledecektir. Katilin adı Mark David Chapman, maktulün adı John Lennon’dır ve Chapman, beş el ateş ederek öldürdüğü Lennon’un cesedinin yanı başında, Salinger’in başyapıtı sayılan ve tüm dünyada milyonlarca okura ulaşmış Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okurken yakalanır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında J. D. Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını yazarken. Salinger’ın yaşamında pek çok gizem mevcut ve Mark David Chapman’ın gelmiş geçmiş en etkin sanatçılardan birini katledişinde bu kitabın merkezi bir rol oynaması, en basit ifadeyle talihsiz... Bu olayın gerçekleştiği 1980 yılında inzivada yaşamakta olan yazar, diğer meselelerde olduğu gibi bu konuda da basına herhangi bir görüş bildirmeyecektir. Dünyanın adaletsizlikleri, insafsızlıkları boldur ve Salinger, İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetini yerli yerinde gözlemlemiş, yanık insan etinin kokusunu solumuştur. Kitabın ilk bölümlerini savaş sırasında kaleme almış, sayfaları siperden sipere yanında taşımıştır. Sessizliği, inzivasının altını daha bir çizecek ve şimdi şimdi genç yetişkinler olarak anılsalar da esasen ergenlerin, çocuklukla gençlik arasındaki o tekinsiz ara bölgede duranların başucu kitabı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın popülaritesini artıracaktır. Zaman içinde, belki de bir tür domino etkisiyle kitap başka katliamlara da karışır, Amerika başkanı Ronald Reagan’a suikast girişiminde bulunan John Hinckley Jr.’ın otel odasında ve aktris Rebecca Schaeffer’ı katleden Robert John Bardo’nun üzerinde de bulunur.4 David Shields ve Shane Salerno imzalı Salinger biyografisi, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarın savaşta aldığı yaralarla örülü olduğunu ve sosyopatların “bunların röntgenini” anında çekebildiğini iddia etseler de bu iddiaların dayanağı pek de sağlam sayılmaz. Tüm dünyada altmış beş milyonun üzerinde okura ulaşmış bu gençlik klasiğinin adı geçen katillere ne noktada ilham verdiği tartışmaya açık; öte yandan metnin genelinin insanlığa, daha doğrusu yetişkinlerin kurduğu düzene -haklı bir- tiksintiyle baktığı ve uyumsuzluğu, sürüden ayrılmayı savunduğu göz önünde bulundurulursa, bu kişilerin hangi damardan beslendiğini kestirmek güç değil. Samanyolunu acil durum olarak polise bildiren yetişkinlerin borusunun öttüğü bir dünyada bir kitabın yanlış anlaşılmasına şaşılmayacağı gibi, yazarın çocuklara dönük umudunu da yadırgamamak gerek.

Kaçış

“Sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz, çünkü böyle bir yer yoktu.”5

Kimileri hayatın sert ve acı gerçeklerinden kaçmak için sığınır çocukluğa; kimileri yaralarını sarmak için... Bugünün muammalarını çözmek adına geçmişe, çocukluğa uzanmak, kimi psikologların da tercih ettiği izleğin temelini oluşturur. Çocukluk, bugünün anomalilerinin, arazlarının ya da muammalarının kökenlerinin keşfedilebileceği bir uzak ülkedir; bu mecranın yeniden keşfi söz konusu olmadan, bugünün yaralarını sarmak pek kolay değildir. J. D. Salinger’ın kızı Margaret Salinger, 2000 yılında yayımlanan Dream Catcher: My Life with J. D. Salinger adlı biyografisinde tam da buna kalkışır; geçmişle, her şeyden çok gölgesinde büyüdüğü bir babayla hesaplaşmak, babası ekseninde yaşamını masaya yatırmaktır amacı.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger, Çeviren: Coşkun Yerli, Yapı Kredi Yayınları

Margaret, çok da ilgi gördüğü söylenemeyecek olan otobiyografisinde babasının sıra dışı eğilimlerini6 ve özel yaşamını ifşa etmenin yanı sıra, içler acısı bir itirafta bulunacaktır: Babasının yarattığı ve aileden saydığı, hemen her biri özel niteliklere ya da üstün bir zekaya sahip kurmaca çocuk kahramanlarla aşık atamayacak kadar ‘ortalama’ olduğu fikrinin altında bir ömür boyu ezilmiştir. Salinger, bu iddia ve ithamlara hakkında ahkam keserek sırtından geçinmeye çalışan diğer herkese yanıt verdiği gibi yanıt verecektir: Kitaba karşı dava açarak. Belki de umutsuzca babasının dikkatini çekmeye çabalayan Margaret Salinger, onu kurmaca kahramanlarıyla fazla haşır neşir olmakla suçlarken babasından bir kurmaca kahraman yarattığının ve kendisini Salinger’ın kurmaca çocuklarının arasına kattığının farkında değildir.

Salinger’ın kahramanlarının, bilhassa çocuk kahramanlarının özel olduğu iddiası çürütülemez; öte yandan dehanın, ağırlıklı olarak Glass ailesinin fertlerine özgü bir nitelik olduğu söylenebilir. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın kahramanı Holden Caulfield örneğin, dâhi diye betimlenemeyeceği gibi, dâhi havalarında gezecek herkese tepki duyacak bir tiptir. Holden, şişim şişim şişinen, herhangi bir vesileyle böbürlenen herkesten nefret eder; saflığı, masumiyeti, yalınlığı yüceltir. Öte yandan onca öfkesinin, onca isyanının arasında, durup da kimselerin takılmadığı bir şeylere takılabilir, parktaki göl donduğunda ördeklerin nereye gittiğini düşünerek saatler harcayabilir ya da eski bir şarkının tutarsız sözlerinde kendisi için hayatın anlamını keşfedebilir. Holden’ın derdi, yetişkin hayatının en geçer akçesi kabul edilen sahtekarlıkladır ve mümkün olsa, tüm ömrünü, çavdar tarlasındaki çocukları kurtarmaya adayabilir; bu, her ne kadar soyut, her ne kadar muğlak bir imge olsa da... O, dâhi değil duyarlıdır, analitik değil duygusal; oysa duyarlılık ne günümüz dünyasında ne de yetişkinler arasında el üstünde tutulan bir özelliktir. Göl donunca ördeklerin nereye gittiğini sorgulamak bir yana, yetişkinler, gölde ördeklerin yaşadığından dâhi bihaber olabilir, o ördekler onların çıkarlarına hizmet etmiyor, yaşamlarını doğrudan etkilemiyorsa eğer... Ördeklerin akıbeti eninde sonunda çocuklardan başka kimsenin umurunda değildir.

Savaş

“Sefaletin ne olduğunu hiç biliyor musunuz?”7

Margaret Salinger, en eski anılarından birinde babasıyla evlerinin kenarındaki inşaatta çalışan işçileri izlediklerinden bahsediyor. Genç, kuvvetli, güneşin altında terden pırıl pırıl parlayan tenleriyle işçileri bir süre seyretmişler ve J. D. Salinger, şöyle demiş: “Ah bu iri yarı, güçlü oğlanlar... Hep en öndedirler, ilkin hep onlar ölür.” Salinger, New York’taki korunaklı yaşamını 1942’de geride bırakmış ve İkinci Dünya Savaşı sırasında orduya alınmıştır. Karlı ormanlarda, siperlerde adam adama çatışacak, Dachau’nun dehşetine ilk elden şahit olan, kampa ilk giren askerlerin arasında olacak ve savaşın bitiminde esirlerin sorgulanmasında görev alacaktır. Bir gençlik klasiği olarak kabul edilen ve kısmen siperlerde kaleme alınmış Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın büyümeye isyan eden ve çocukların masumiyetinde teselli bulan bir kahramanın ekseninde kurgulanması tesadüf değildir; tıpkı, pek çok öyküde ya kendisi ya da hayaletiyle karşılaştığımız Seymour Glass’ın en bilinen Salinger öykülerinden biri olan ‘Muz Balığı için Mükemmel Bir Gün’de, bir süre sahilde bir kız çocuğuyla oynadıktan sonra Florida’da bir otel odasında beynini uçurması gibi.

Holden Caulfield, İllustrasyon: MadLibbsHolden Caulfield’in rehberi, hatta guru’su nasıl küçük kız kardeşi Phoebe’yse, savaşın psikolojik yüküyle ezilen Seymour Glass’inki Sybil’dir; ‘1948 Ruhani Başıboşlar Güzeli’ diye hitap ettiği eşiyle beraber kaldıkları otelde tanıştığı küçük kız çocuğu. Seymour da, tıpkı Holden gibi uyumsuzdur; öte yandan Seymour’un Holden’dan farkı, birinin salt duyumsadığı birtakım dehşetlere diğerinin bizzat tanıklık etmiş olması, tıpkı onu hayal eden yazar gibi yanık insan etinin kokusunu almış olmasıdır. Seymour, üniformasını çıkarıp sahilde çocuklarla oynasa da teselliden uzaktır. Girdikleri deliklerde muz yiye yiye şişen ve hareket edemez hâle gelen muz balıklarından bahseder küçük Sybil’e; o balıklar ki, insanların hayat denen dehşetli ve çıkışsız delikte içinde bulundukları hâli ortaya koyar ve delikten kurtulmanın tek yolu, beyne saplanan bir kurşun olabilir. Öte yandan, bir çocuğun aklına hayaline asla sığmasa da, savaş alanından sağ çıkmış biri için hızlı bir ölüm, tanıklık ettiklerinin yüküyle nefes almakta zorlanarak yaşamakla kıyaslanınca o denli trajik sayılmayabilir.

Uyanış

“Bu yol hiçbir yere çıkmaz, bu güz akşamında.”8

Salinger’ın çocukları, zaman zaman yetişkinliğin eşiğinde, zaman zaman da ilkgençliklerinde çıkabilirler karşımıza; ortak noktaları, çocukluğa has bir platformda dönüp durmalarıdır, yetişkinlerin dünyasına ait olamazlar zira. Düz mantığın ya da çıkar hesaplarının sökmediği, kendi halinde bir yerdir burası; kimi zaman etrafındaki hiçbir yetişkinle, en başta yeni evlendiği eşiyle bağ kuramayan Seymour Glass gibi çocuklarla sohbete gömülürler, kimi zaman kız kardeşi Phoebe’den başka kimsede teselli bulamayan Holden Caulfield gibi şehirde dört dönerler, kimi zaman da varoluşsal bir kriz geçiren Franny Glass gibi bir kanepeye uzanıp öylece kalmayı seçerler. Franny, savaşmayı bırakmış, dünyadan çekilmiştir; her şey saçma, herkes sahte, var olan her şey anlamsızdır zira. Onunki, esasen bir tür iman krizidir; dünyaya olan inancını yitirdiği ölçüde güçlendirme ihtiyacı duyar ve kısacık bir duayı, tıpkı bir mantra gibi, tekrarlar, tekrarlar: “Rab İsa, merhamet et bana.” Franny’nin -düşten- uyanışı -yahut kurtuluşu- bir akıl hastanesi ya da namlunun ucundan fırlayan kurşunla değil, kardeşi Zooey’nin sözleriyle gerçekleşir. Çocukluklarında dehalarının pırıltılarını sergiledikleri radyo programları için kayıtlara gittikleri zamanlardan bahseder Zooey ve Seymour’dan, Seymour’un, en isteksiz, en isyankar oldukları zamanlarda onlara ayakkabılarını “şişman kadın” için bağlamalarını, “şişman kadın” için komik olmalarını söylemiş olmasından... Kaybolmuşluğun, sürüden ayrılmışlığın en koyu karanlığında anımsaması gereken, uzaklarda bir yerlerde radyosunun başında oturan şişman bir kadın olduğudur, Zooey ona bunu hatırlatmıştır; aslında şişman olup olmaması, hatta kadın olup olmaması önemli değildir bu kişinin, önemli olan, kendi öykülerimize dair ezberlerimizle esip gürleyerek geçtiğimiz bu dünyada herkesin biraz çocuk, herkesin biraz savaş gazisi, herkesin birer muz balığı olduğu gerçeğidir ve tezahürü ister İsa, ister Buda, isterse de şişman bir kadın olsun, herkesin sevgiyle beslendiğidir... Belki biraz da sefaletle, zira bu ikisi, sevgi ve sefalet, birbirinden pek de farklı değildir; katil ve maktulün birbirinden pek de farklı olmaması, her şeyin doğmakta ve doğmakla ölmekte olması gibi.

Salinger’ın çocuklarının kaçış, savaş ve uyanış döngüsü, kuşkusuz Teddy ile tamamlanır. Teddy on yaşındadır belki ama başını ve sonunu bilir her şeyin ve kendi ölümünü öngördüğü gibi, başkalarınınkini de seçebilir. Zihnen aydınlanmış, dünyadaki misyonunu çoktan tamamlamıştır. Öyküsü, küçük kız kardeşinin tiz çığlığıyla noktalanır; zaten Teddy, bunun olacağını çoktan söylemiştir okura. Bizi kendi ölümüne hazırlarken korkulacak bir şey olmadığını belirtmiş, teselli etmiştir.

Yaşam ve ölüm dedikleri... Bir düştür olsa olsa hepsi, yaşam ve ölüm dedikleri, düşleri ciddiye almayı da en iyi çocuklar bilir.

Ana Görsel: Peter Doig, "Milky Way"den detay. 
1 Zen Flesh Zen Bones. Paul Reps & Nyogen Senzaki.
2 “Helping the Stars Take Back the Night,” The New York Times, 30 Ağustos 2008.
3 J.D. Salinger’ın ‘Peter Pan’lerin Sonuncusu ve En İyisi’ adlı bir öyküsü olduğunu ve ölümünden sonra internete sızsa da henüz resmi olarak yayımlanmadığını belirtmek gerek.
4 Çavdar Tarlasında Çocuklar, John F. Kennedy’yi öldüren katil Lee Harvey Oswald’ın Dallas’taki dairesinde de bulunmuştur, fakat dairede başka kitaplar olduğu da bilindiğinden bu olay, diğer iki vakaya kıyasla farklılık gösteriyor. Oswald’ı bir kitap üzerinden değil, kişisel kütüphanesinin tamamına bakarak ele almak daha doğru.
5 Çavdar Tarlasında Çocuklar. J. D. Salinger. Çeviren: Coşkun Yerli.
6 Dini inançları doğrultusuna kendi idrarını tüketmesi, kulakları duymasa da işitme cihazı kullanmayı reddetmesi vb. gibi birtakım şeyler ifşa etmiştir.
7 “Esmé için – Sevgi ve Sefaletle,” Dokuz Öykü. J. D. Salinger. Çeviren: Coşkun Yerli.
8 “Teddy,” Dokuz Öykü. J. D. Salinger. Çeviren: Coşkun Yerli.