Ne olacak bu mizah dergilerinin hâli?

Levent Cantek ile Levent Gönenç, Türkiye'de mizah yayıncılığını, mizah dergilerinin seyrini ve Muhalefet Defteri'ni K24'e anlattı...


@e-posta
Söyleşi, 13 Temmuz 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Levent Cantek ve Levent Gönenç imzalı Muhalefet Defteri, ikilinin kimileri daha önce yayımlanmış ortak imzalı çalışmalarına dayanıyor. Gönenç, anayasa hukukçusu, Cantek ise üniversiteden ayrılmış eski bir akademisyen. Gönenç’in çeşitli gazete ve dergilerde karikatürleri yayımlanmış, yayımlanıyor. Cantek de grafik roman senaryoları yazıyor, özellikle çizgi romanla ilgili pek çok kitabın yazarı.

Muhalefet Defteri, kendi deyişleriyle çeyrek yüzyıl önce başlayan arkadaşlıklarının bir sonucu olmuş, tutkuyla konuştukları ortak ilgileri hakkında bir şeyler yazmak istemişler. İkisi de eski ve yeni mizah dergilerini topluyor, inceliyor ve izliyorlar hâlen. Gönenç “Karikatür çizmeye başladığım ilk yıllarda mizah dünyası büyülü bir dünya gibi geliyordu bana. Özellikle mizah dergisi ortamı… Tutturmuştum, babam beni kıramayıp İstanbul’da Gırgır ve Fırt’ın hazırlandığı yere götürmüştü. Tekin Aral ve başka bazı karikatürcülerle tanışmıştım. Hattâ, Tekin Aral bana bir tarama ucu hediye etmişti. O yıllarda çok zordu tarama ucu bulmak. Küçücük çocuğum, bana rüya gibi gelmişti o kısa ziyaret” diye anlatıyor.

Cantek ise mizah dergisi üreticileriyle ilk karşılaşmasının beklediğinin aksine sert geçtiğini, Oğuz Aral’ın Limon dergisini çıkarmak üzere dergiden ayrılan gençlere öfkelenmesine çok şaşırdığını söylüyor: “Ben onları destekleyecek, teşvik edecek sanmıştım. O tepki sonraları bana çok zihin açıcı geldi. Romantize etmemem gerektiğini o vesileyle anladım. Baba- oğul, usta- çırak ilişkileri diye anlatılıyordu ama bir de para kavgası vardı. Haftada üç yüz bin satan, yüksek gelirli bir dergiydi Gırgır.”

Cantek ve Gönenç’in ortak çalışması, mizah tarihinden ve bugünden ayrıntılarla dolu. Hem tutkulu bir merakın hem de eleştirel bir okumanın izlerini taşıyor. İkiliyle dergiler ve kitap üzerine konuştuk.

Mizah dergileri neden önemli? Aktüelliklerinin karşılığı nedir ya da tarihçi malzemesi olarak değerleri nedir?

Levent Gönenç: Mizah dergileri birkaç açıdan önem taşıyor. Öncelikle mizahçılar açısından: birincisi, bu dergiler sayesinde mizah ile uğraşanlar hayatlarını idame ettiriyorlar, dergiler onların ekmek kapısı. İkincisi, mizah dergileri bu mecranın canlı kalmasını sağlıyor. Her hafta mizah üzerine düşünülmesi ve iş üretilmesi bu alanda, zaman zaman tekrarlara düşülse de, sürekli bir canlılığın ve dinamizmin var olmasını mümkün kılıyor. Üçüncüsü, mizah dergileri mizahçılar için bir okul işlevi görüyor, yeni mizahçılar bu dergilerde yetişiyor. Okur açısından düşündüğümüzde ise şunu söyleyebiliriz: Mizah dergileri çoğu zaman bir alışkanlık. Günümüzde artık pek böyle olmasa da, geçmişte mizah dergileri okurun bağlandığı, takip ve talep ettiği yayınlardır. Okurun ihtiyaç duyduğu haftalık bir mizah dozu var yani.

Levent Cantek: Arz- talep ilişkisiyle yaşayan bir derginin tarihî vesika değeri taşıması tabii ki başka bir şey. O niyetle üretilmiyorlar ama geriye dönüp baktığımızda popüler esprinin ne olduğunu anlamak, neyin eleştirildiğini, neyin azımsandığını görmek önemli. Bugünden geriye gittiğinizde, o espri size komik gelmeyebilir, bağlamı bilmiyorsanız eleştiriyi kaçırabilirsiniz veya o günün normali, bugün için siyaseten doğru olmayabilir. O noktada tarihçinin meseleye nasıl bakacağı, nasıl yorumlayacağı sorunu giriyor devreye.

Muhalefet Defteri, Levent Cantek, Levent Gönenç, Yapı Kredi YayınlarıL.G.: Mizahçılar vakanüvis gibi üretiyorlar belki ama asık suratlı değil, yeri geldiğinde komik, yeri geldiğinde sarkastik. Böylece mizahçılar güncelin yansımasını dergi sayfalarına taşıyorlar. Bu yüzden mizah dergileri geçmişi anlamak için çok önemli ipuçları veriyorlar bize. Özellikle farklı dünya görüşlerini savunan mizah dergileri kendi bağlamları içerisinde değerlendirildiğinde, belli olaylara ve kişilere ilişkin çok önemli ayrıntıları yakalamak mümkün oluyor. Sonuçta mizahın tarihi ile tarihin mizahı iç içe geçiyor.

L.C.: Türkiye’de tarih algısı, daha çok seçimlerle, partilerle ilgili geliştiğinden mizah dergileri ve karikatür daha çok buna yarayacak biçimde kullanılıyor. Oysa mizah, yasaklanan, yok sayılan mecralardan beslenir. Argo ve cinsellik önemli mecralar, gündelik hayatın içinde kalan bir dil yine önemli. Mizah dergilerine ve esprilere, kadınların ve erkeklerin kullanımına başka türlü bakmak gerekiyor, daha işlevsel bir kullanımdan söz ediyorum.

Mizah dergileri muhalif olarak görülürler, bu yanlış bir kanaat mi? Veya nasıl bir muhaliflikten söz ediyoruz biraz açar mısınız?

L.G.: Evet, mizah dergilerinin hep muhalif olduğu söylenegelmiştir. Bu yerleşik bir kanaat. Bunda büyük ölçüde gerçeklik payı da var. Ancak mizah dergilerinin tümünü veya mizahçıların hepsini muhalif saymak çok doğru bir tespit olmayabilir. Tabii burada asıl önemli olan muhalefetten ne anladığınız. Eğer siz muhalefetten çoğunluğa karşı azınlığın eleştirilerini ve karşı çıkışları anlıyor iseniz mizah dergiciliği tarihinde bu tür örnekler çoktur. Ancak eğer muhalefeti azınlıkta olsa dahi belli bir gruba karşı olumsuz bir tavır alış olarak anlıyorsanız iş değişiyor. Örneğin cumhuriyet döneminde uzun yıllar yayımlanmış olan Akbaba dergisi tek- parti döneminde Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanında yer alıyor ve o dönemde ortaya çıkan muhalefet hareketlerini eleştiriyordu. Aynı şey içinde bulunduğumuz dönem için de geçerli. AKP iktidarına yakın olan mizahçılar, muhalefete muhalefet yapan bir mizah anlayışını benimsemiş görünüyorlar. Dolayısıyla “Mizah dergileri muhaliftir” derken mutlaka bu tespitin açıklanması gerekir.

L.C.: Ben Levent’in kaldığı yerden devam edeyim, muhalif dendiğinde ne anlaşıldığı önemli aslında. Hükümete, rejime karşı eleştirellik anlaşılıyor. Mizah dergilerinde otoriteyle, ebeveynlerle, öğretmenlerle veya evde babayla uğraşılır örneğin. Hayata, geleneğe karşı geliştirilmiş bir eleştirellik pek akla gelmez. Mizah dergileri bence asıl olarak o yönleriyle ilginç ve önemliler. Yani, apolitik oldukları iddia edilirken bu yönleri hiç akla getirilmiyordu, haksızlık ediliyordu demek istiyorum. Geniş bir tanımla bakmak lazım muhalefete.

Pek çok karikatürist mizaha hoşgörü gösterilmesi, dava açılmaması gerektiğini söylüyor. Katılıyor musunuz bu fikre?

L.C.: Bu da muhalefet tanımı gibi karışık bir mesele. Kim, kime hoşgörü gösterir? Güçlü olan, güçsüz olana gösterir. Tersi olabilir mi? Güçsüz olan hoşgörü göstermese ne olur ki? Cürmü kadar yer yakar. Ben karikatüristlerin devletten hoşgörü göstermesini istemelerinden doğrusunu söylemek gerekirse hoşlanmıyorum. Gazeteciler de eleştiriyorlar, edebiyatçılar da… Onların böyle bir çağrısı var mı, böylesi bir ricası… Otoriteyi eleştirmek bir riskse, sen bu riski göze alıyorsun demektir. Başka türlüsü oluyorsa, sen eleştirdiğin için suçlanıyorsan zaten orası demokratik bir ülke değildir.

L.G.: Mizah hoşgörünün olduğu ortamlarda daha rahat yapılır. Ancak bunun da bir sınırı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. En gelişmiş demokrasilerde dahi bu böyle. Yani mizahçılar mizah yapıyoruz diyerek hakaret veya küfür etme ayrıcalığına sahip değiller. Ancak bir dava söz konusu olduğunda bilirkişilerin ve mahkemenin bu fikrî ürünün bir mizah eseri olduğunun ve mizahın doğasında sert de olsa eleştiri unsuru bulunduğunun farkında olması gerekir. Eğer ilgili yasa hükümleri bu anlamda çok dar yorumlanacak olursa dünyanın hiçbir yerinde mizah yapmak mümkün olmaz.

Mizah dergilerine ve karikatüre, tarihsel dönemler itibarıyla soruyorum, en çok ne zaman baskı yapıldı?

L.G.: Mizah dergilerine ve karikatüre geçmişte farklı dönemlerde çeşitli biçimlerde baskı uygulanmıştır. Eğer “baskı” ile mizah dergilerine ve karikatüristlere dava açılmasını kastediyorsak, son dönemde bu tür davaların geçmişe göre arttığını söyleyebiliriz. Ancak mizah dergilerine ve karikatüristlere baskı her zaman dava yoluyla olmayabilir. Örneğin, geçmişte Demokrat Parti zamanında mizah dergileri baskı yapabilmek için kâğıt ve mürekkep bulamıyorlardı, bu malzemeler siyasî iktidarın izni ve onayıyla alınıp satılıyor ve mizah dergilerine bu anlamda bir ambargo uygulanıyordu. Hattâ bu yüzden kapanmak zorunda kalan Tef mizah dergisi okuyucularını bu durumdan haberdar ederek son sayısını kese kâğıdı kalitesinde bir kâğıda basmak zorunda kalmıştı.

L.C.: Baskıyı belirleyen ölçütlerimiz neler, önce onu düşünelim. Dava sayısı mı, hapis cezası mı, derginin baskı imkânlarının engellenmesi mi, dergiler çıkmadan evvel sansür edilmesi mi? Abdülhamit döneminde mizah dergileri çıkamadılar, 12 Eylül’de bütün siyasî davalar bir biçimde sonuçlanmadı, insanlar yıllarca hapis yatıp sonra beraat ettiler veya nelerle suçlandılar. Suç olarak görülen şeyler nelerdi? Şunu ölçemeyiz. Bir üretici, çevresinde olup bitenleri görüp ona göre yazıp çiziyorsa, çekinerek ve dolaylı yolla konuşuyorsa orada baskı vardır, kolay tespit edemezsiniz. İnsanlar yaşamak, geçinmek ve hayatını sürdürmek, ailelerini, yakınlarını düşünmek zorundalar. Bizim gibi ülkelerde otoriter eğilimler her zaman güçlüdür ve muhalif düşüncelere yönelik güç gösterileri sürekli tekrarlanır. Yoksa, bugünle geçmişe bakarak, hapse girenleri, işten çıkarılanları, ölenleri sayıca kıyaslayın, bir sonuç çıkarırsınız. İleride üzülerek hatırlayacağımız günleri yaşıyoruz.

Mizah dergiciliğimizin tarihsel olarak en önemli üç kişiliği kimdi desem?

L.G.: Mizah dergiciliği deyince belki ilk akla gelen isimlerden biri Akbaba’yı çıkaran Yusuf Ziya Ortaç. Ortaç pek çok anlamda mizah tarihimizi etkilemiş bir isim. Ardından tabii ki, Gırgır’ın fikir babası, kurucusu ve mizah yönetmeni Oğuz Aral akla geliyor. Günümüze doğru geldiğimizde ise tek bir isimden söz etmek pek mümkün değil. Çünkü günümüzde yayımlanan mizah dergilerinde daha çok kolektif bir yönetim yapısı mevcut. Dolayısıyla aralarından birini çekip almak fevkalade güç.

L.C.: Ortaç ve Aral’ın yanına ben, Engin Ergönültaş’ı da katardım. Ticarî olarak başarılı ve uzun ömürlü dergileri olmasa da underground eğilimli bir tarzın üreticisi oldu ve günümüz dergiciliğini Aral’dan daha fazla etkiledi. Oğuz Aral’ı herkes bilir, Ergönültaş’ı bilenler bilir demek gerekiyor. 1978 yılında çıkan Mikrop, Gırgır’dan daha fazla bugüne kaldı.

Gırgır, dünyanın en çok satan üçüncü dergisi değil miydi? Bu bağlamda mizah dünyasının mitleri, abartılan ve azımsanan örnekleri var mı?

L.G.: Mizah dergilerinden, özellikle Gırgır’dan ne zaman söz açılsa bu konu gündeme gelir. Bu bir gerçek midir, yoksa günümüzdeki moda terimle bir “şehir efsanesi” midir? Büyük ihtimalle bu inanmaya gönüllü olduğumuz bir efsane. Bir yandan dünya çapında bir başarı elde etmek millî gururumuzu okşarken, diğer yandan çok sevdiğimiz Gırgır’a bir paye vermek istemiş olabiliriz. Ancak nihayetinde Gırgır’ın hangi verilere göre dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi sayılabileceği tartışılır. Örneğin, dünyada satan tüm mizah dergileri incelenerek mi böyle bir sonuca ulaşılmıştır? Bu ve benzeri sorular bu tespiti tartışmalı hâle getiriyor. Nihayetinde bu meseleyi çok fazla abartmamak ama Gırgır'ın da hakkını teslim etmek gerekir. Gırgır dünyada olmasa bile Türkiye'de en çok satan mizah dergisi, hattâ dergi olarak tarihte yerini almıştır.

L.C.: Gırgır’ın yayıncısı Simavilerin en çok satan gazetesi olan Günaydın tarafından uydurulmuş bir asparagas bu aslında. Soğuk Savaş’ın iki süper gücü olan Amerika ve Sovyetler'den iki dergi, Mad ve Krokodil seçilmiş, evirip çevirilmiş, olan bu. Oğuz Aral, bunu uzun uzun anlatırdı, hattâ buna göre Fırt dördüncü en çok satan oluyordu, Çarşaf beşinci filan. Sahiden komik, Amerika’da Sovyetler'de başka dergi yok mu, Japonlar neler yapıyordu, Hindistan’da Çin’de, onu geçtim Fransa’da ne çıkıyordu soran yok, inanılır gibi değil. Gırgır tabii ki çok satıyordu ama bu üçüncülük filan nerden çıktı, niye yetinemedik bu başarıyla bilmiyorum. Her yere gökdelen diken bir ülkeyiz, Avrupa’da bu kadar gökdelen var mı, sayıp dökenler oluyor, bence aynı şey… Solculuk sağcılık filan burada karışıyor, yetmiyor bize…

İslamcılar mizah söz konusu olduğunda ısrarla bir tebessüm vurgusu yapıyor, kahkahayı reddediyorlar. Nedir bu tebessüm hassasiyeti? Din ve mizah ilişkisi daimi bir uyumsuzluk ilişkisi mi içeriyor?

L.G.: Biz bu konuyla ilgili düşünmeye başladığımızda esas olarak şunu gördük: İslamî mizah yaptığını ileri süren mizahçılar aslında genelgeçer mizahî kalıpları kullanarak mizah yapıyorlar. Siyasî olmayan işlerinde argo, küfür ve cinselliği çıkardıktan sonra yazdıklarının çizdiklerinin genelgeçer mizah üretiminden pek farkı yok. Siyasî nitelik taşıyan İslamî mizah ise, bir dönem siyasetin marjinal alanında yer alan muhafazakâr partilerin, başörtüsü, imam hatipler vb. konularda savundukları görüşlerin, biraz da propagandacı bir tavırla mizah dergisi sayfalarında tekrarlanmasından ibaret. Günümüzde bu anlamda artık eleştirilecek bir mesele, yoluna baş koyulacak bir “dava” olmadığı için bu dergilerin içeriği gitgide kısırlaşmış ve çoğu kapanmış durumda. Sonuçta kahkaha caiz değil, tebessüm et dediğinizde, mizahı dar kalıplara hapsettiğinizde mizah boğuluyor. Çünkü bu, mizahın doğasına ters. Bu yüzden ayrı bir “İslamî mizah” kategorisi veya janrı olduğunu söylemek dahi güç.

L.C.: Ayinesi iştir kişinin derler ya… Başlangıçta hep büyük laflar ediliyor ama sonuçlara bakıyoruz, yeni bir şey olmadığı gibi taklitten öteye de gidilmiyor.

Penguen’in kapanmasını temel alarak soruyorum, mizah dergileri yaşanan zamanın gerisinde mi kaldılar yoksa dergicilik bakımından ömürlerini dolduruyorlar mı? Mizah dergileri daima çoksatar yayınlardı, artık değiller. Yeni bir dönem yaşıyoruz sanki. Ne yapacaklar, nasıl bir öngörünüz var gelecekle ilgili…

L.G.: Penguen’in ve belki başka mizah dergilerinin neden kapandığı sorusunu tam olarak cevaplayabilmek için belki biraz daha beklemek gerekiyor. Çünkü bu dergilerin yerine yeni dergilerin çıkıp çıkamayacağını veya bu anlamda mizah dergiciliğinin biçim değiştirip değiştirmeyeceğini zaman içinde göreceğiz. Ancak şurası bir gerçek ki, bugün mizah dergilerinin rekabet etmesi gereken çok fazla şey var. Başta televizyon ve sosyal medya. Gerçekten mizah dergileri bu rekabeti göğüsleyebilecek dinamizme sahip mi veya kapananlar bu dinamizme sahip miydi, tartışılır. Bunun dışında zaten dergicilik doğası gereği her zaman yıpranma riskini içinde barındırır. Her hafta okuyucunun karşısına farklı bir içerikle çıkmak neredeyse imkânsız gibidir. Okuyucu bir süre sonra derginin üslubunu kanıksar ve artık şaşırmaz olur. Bir tür “metal yorgunluğu.” Bu yüzden mevcut mizah dergilerinin doğal ömürlerini tamamladıkları da düşünülebilir. Ancak nihayetinde bu karamsar bir tabloya da işaret etmiyor. Geçmişte de dergiler çıkmış kapanmıştı ama yerine hep yenileri geldi. Bu kez de böyle olacağını tahmin etmek güç değil. Sadece biraz zamana ihtiyaç var. Okur bu dergilerin eksikliğini hissetmeli, bu dergilerde üretenler de bir tür iç muhasebe yapmalı. Bunun sonucunda ne olur hep birlikte göreceğiz.

L.C.: Ben 1970 öncesine döndüğümüzü düşünüyorum, daha az satışlı, daha dar kadrolu dergiler olacak. Üreticiler o yıllarda olduğu gibi çok çeşitli yerlerde işler yaparak geçinmek zorunda kalacaklar.

Peki, siz nasıl tanıştınız, kitaba ve birlikte çalışmaya nasıl başladınız?

L.C.: 25 yıl önce galiba tanıştık, aralıklarla konuşuyorduk, son 10 yılda daha sık görüşüp, aramızda konuştuğumuz meseleleri yazıya dönüştürmeye başladık. Yaza yaza bir kitap çıktı işte…

L.G.: O kadar olmuş demek! Ben Cantek’i ilk kez Sanat Kurumu’nda bir toplantıda gördüğümü hatırlıyorum. Farklı bir tondan konuşuyordu bilindik meseleler üzerine. Mizah ve karikatürün teorik ve akademik boyutları üzerinde yeni yeni düşünmeye başladığım zamanlardı. Anlattıklarına kulak kesilmiştim. Sonrasında çok konuştuk bu meseleler üzerine. Bir yerden sonra kalıcı kılalım dedik bu hasbihâli. Birlikte yazdığımız makaleler ve bu kitap böyle çıktı ortaya.

Başka çalışmalar da yapacak mısınız?

L.C.: Grafik roman hakkında bir çalışma yapalım istiyoruz ama nasip kısmet diyelim…Gönülden geçen çok da…

L.G.: İkimiz de grafik roman tutkunuyuz ve son zamanlarda bunun üzerine de çok konuşuyoruz. Grafik roman Türkiye’de yeni yeni tanınan bir tür. Dolayısıyla, çok sevdiğimiz bu türü tanıtmak ve yaygınlaştırmak için bu kitabı yazmak boynumuzun borcu. Ama hayat gailesi işte... Cantek’in dediği gibi, nasip kısmet...