Mars'a seyahat ve Evliyâ Çelebi

Zamanlar ötesine geçebilen anlatı, eskimeyen anlatı olarak seyahatnâme veya seyahat yazıları, gerçek edebiyatın başyapıtları sayılmalıdır. Seyahat edebiyatı, gücünü zamanları aşabilmesinden alır...


@e-posta
Dosya, 04 Ağustos 11:40
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Mars’ın iki yılda bir Dünya’ya en yakın geldiği bir zaman vardır. Tam o esnada uzay aracını çalıştırırsak eğer, üç yüz günde ona ulaşabilir, üstelik aracın içine birkaç kişi de binebilirmiş. Hâl böyleyken, üç yüz gün uzay boşluğunda yolculuk yapmayı isteyebilir mi insan? Sağ salim dönebilirse eğer, bir üç yüz günü daha yolda geçirecek. Aşağıya hiç inmeden, Mars’a yakın yerden bakmayı tercih etse ve canı sıkılana kadar orada bir yörüngede kalıp geri dönmeyi tercih etse bile, altı yüz günü aşıyor bu yolculuk. Kişinin orada yalnız olmaması önemli, insan uzay boşluğunda tek başına ne kadar kalabilir ki? Dahası ilk kez bunu denemenin riskine katlanmak isteyen ve aklı da başında biri ortaya çıkabilir mi? Gidip de dönmemek var.

Bana kalırsa, insan anlatamayacağı bir yolculuğa çıkmak istemez. Anlatmak için yola çıkar insan. Çünkü yaşamın kendisi anlatmaktır.

Sinbad da öyledir. Binbir Gece Masalları’nı okuyanlar, öyküde iki Sinbad bulunduğunu şaşkınlıkla görürler. Biri karada yaşar, hamal Sinbad’dır; diğeri maceracı, deniz yolculuklarına çıkan tacir Sinbad. Her seferinde ölümün eşiğinden dönen Sinbad, yolculuk öykülerini, tanıştığı karadaki Sinbad’a anlatır.

Mars’a gidip gelmeyi başarmış kişinin anlatacaklarını insanlar çok merak edecektir, ama can alıcı nokta şudur ki, böyle bir yolculuktan dönen insan ne anlatmalıdır? Merak ettiğim bir konu da budur. Bu yüzden Mars’a ilk gidecek uzay aracına iyi bir anlatıcı binmelidir. İlk anlatı önemlidir, kalıcı olan o ilk bakıştır hatta.

Bana kalırsa, Mars’a gitmeyi kabul edecek cesur ve büyük seyyah, bir o kadar da büyük seyahat yazarı, bugün yaşasaydı eğer, Evliyâ Çelebi olurdu. Seyahatnâmesini kendi ülkesinin anlaması epey uzun bir süre almış olsa da, onu fark eden Batılılar benzersiz seyahat yazılarına hayranlık beslemişlerdir.

Seyyah vardır, gördüklerini anlatır. Seyyah vardır, işittiklerini gördüklerine katar anlatır. Seyyah vardır, hem gördüklerini hem işittiklerini, hem de asla görünmeyenleri anlatır. Gidip de görülemeyeni, bakıp da görülemeyeni, hatta ve hatta var olup da görülemeyeni anlatır. Evliyâ Çelebi, bu çeşit bir seyyahtır.

Seyahat yazısını nitelikli kılan, görülmeyenin anlatısıdır. Bir çeşit dördüncü boyut anlatısından söz ediyorum.

Onyedinci yüzyıl Osmanlı'sında yaşamış, Osmanlı coğrafyasını elli yılı aşkın süre dolaşmış, komşu ülkelere seyahat etmiş, Ukrayna, Romanya, Slovakya, Avusturya, Macaristan, Polonya, İran, Mısır, Habeş ve Sudan'a, Kafkasya'ya kadar gitmiş bir gezgin Evliyâ Çelebi. Gezip gördüklerini, işittiklerini, okuduklarını ve bildiklerini notlar halinde tutup sonra bunları kitaplaştırarak kendinden sonra gelecek kuşakların yararlanması için bir araya getirmişti.

İstanbul’un tılsımlarını seyahatnâmesinde anlatan Evliyâ Çelebi, bir kenti tüm katmanları, boyutları, görüneni ve görünmeyeniyle anlatmanın en güzel örneklerindendir.

Kadırga limanında şehrin bütün sihirbaz kadınları toplanır, bakırdan bir gemiye biner ve denize açılırlardı. Bakırdan gemi, içindeki sihirbaz “avratlarla” Marmara’ya gece açılır, sabahın ilk ışıklarına dek bir o yana bir bu yana dolaşırdı. Kimi insan bu anlatıyı bir hurafe, değersiz bir saçmalık olarak okuyabilir günümüzde. Oysa, hurafe öyküleri dâhil, halk arasında yaşayan her efsane, gerçekliğe dayanır ve sonsuza değin yaşayan odur. Kentler yıkılır, yeniden yapılır, fethedilir, kaybedilir, sultanlar, krallar değişir, fatihler gelir gider, ama hurafeler kalır, çünkü o, görünmeyi anlatır. Zamanın çürütemediğini, bir zamandan bir zamana geçeni. İşte İstanbul’un sihirbaz avratları, Akdeniz yönünden gelen veya gelmeyi tasarlayan düşmana karşı sihir güçlerini kullanırlardı. Böylece İstanbul, düşmana geçit vermezdi. İstanbul’un ele geçirilmezliğini tarif eder bu hurafe. Fatih ele geçirir İstanbul’u, ama bir başka hurafe, tarih kitaplarına geçecek kadar gerçek kabul edilerek günümüze kadar gelir. Gemiyle dolaşan sihirbaz kadınların koruduğu kenti, Fatih, gemileri karadan yürüterek ele geçirir. Artık iki hurafe vardır. Bunun hurafe olduğunu belirtmeden anlatmak ustalıktır. Usta yazar kadar usta olan okur, burada başka bir boyutu anlattığını anlar. Öykünün zevki de bozulmamış olur. O devirdiği henüz metal gemi yoktur ve sihirbaz avratlar yine de bakır gibi gemiye binerler. Gerçeğin içinde gerçeküstü her zaman vardır, bunun adına diyalektik der filozoflar.

Zamanı çizgisel değil döngüsel algılayan Evliyâ Çelebi anlatısını, zamanı cetvel gibi çizgisel algılayan modern zamanın anlamamasını anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü Evliyâ Çelebi için, Seyahatnâme’de pek çok önemli olay, aynı tarihte cereyan eder, bu tarih Muharrem Ayı’nın onudur. Döngüsel zamanı tarif etmek ister Evliyâ Çelebi, doğduğu gün, seyahatine başladığı gün, seyyah olmaya karar vermesini sağlayan o ünlü rüyayı gördüğü ve “şefaat” yerine dil sürçmesiyle “seyahat ya resullullah” dediği rüyasının tarihi de yine aynı tarihtir.

Evliyâ’nın İstanbul’u koruyan tılsımları, göksel, döngüsel bir tekrarı bize tarif eder. Şehrin kuruluşuyla, doğanın takvimiyle, aşkla, yeryüzünün bereketiyle ilgilidir. Doğayı kendisinin dışında algılayan, aslında doğanın ta kendisi olduğunu çoktan unutmuş bugünün insanı ve bilimi için anlaşılması güçtür. Mantık arkaiktir, ama gerçeğe bizim mantığımızdan daha yakındır.

Zamanlar ötesine geçebilen anlatı, eskimeyen anlatı olarak seyahatnâme veya seyahat yazıları, gerçek edebiyatın başyapıtları sayılmalıdır. Seyahat edebiyatı, yeni dille söylersek eğer yazını, gücünü zamanları aşabilmesinden alır. Bir yerde gidilecek görülecek yerler değişebilir, belediyeler, hükümetler, istilacılar, talancılar, onların işleri zaten budur. Ama o yerde değişmeden kalanı, fiziksel olarak değilse bile ruhsal olarak yaşayanı, gezi edebiyatı yakalamaya çalışır.

Gezi edebiyatımızın bütününü bilmekten uzak olsam da, çeyrek yüzyıla yaklaşan gezi ve coğrafya dergiciliğindeki uğraşım, editörlüğüm, gezginliğim, yazarlığım, hâsılı tecrübem bazı şeyler söyleyebilme imkânı sunuyor sanırım. Her yayınladığımız Atlas ve şimdi Magma dergisi, gezi yazısı ve edebiyatının sahasını genişletmiş oluyor. Okur muhtemelen benden, örnekler vermemi beklemektedir. Herhangi bir sıralamaya gerek duymadan tereddütsüz söyleyebileceğim yazar ve kitapları söylemek istiyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir, Azra Erhat’ın Mavi Yolculuk, Hikmet Birand’ın Anadolu Manzaraları, Yaşar Kemal’in Bu Diyar Baştan Başa kitapları ilk aklıma gelenler. Halikarnas Balıkçısı, seyahat edebiyatının en çalışkan yazarlarından, Ege ve Akdeniz’i bize anlatan, öğreten büyük usta. Fikret Otyam da gezerek yaptığı Anadolu söyleşileriyle bize ufuk açmış ustalardandır. Pek çok yolculuğa birlikte çıktığım Nedim Gürsel’i de gezi edebiyatımızın ustalarından kabul etmek gerekir. Burada kitabı yayınlanmış gezi edebiyatı örneklerini sıralayabildim, oysa kitaplaşmamış, biçim ve içerik bakımından usta yazarlardan örnekler de vermek gerekir. Bunların içinde tarihsel gezi yazılarıyla Kemal Tayfur, doğa ve kültür yazılarıyla Güven Eken, kişisel olarak yazılarını keyifle okudum yazarlar.

Bir başka konuya seyahat etmek istiyorum izin verirseniz. Üstünde durulması gerektiğini uzun zamandır düşündüğüm, yine seyahat yazınıyla ilgili bir konuya. Aslında seyahat yazını gibi gözükse de çok daha derin bir coğrafyaya açılacak bir konu. Doğu ile Batı'nın kavşağında yer alan Türkiye, seyahatlerini, seyahatlerine ilişkin yazınını neredeyse sadece Batı'ya yaptı. Geldiği yöne yüzünü hiç dönmedi, çantasını, bavulunu o yön için hiç hazırlamadı. Anadolu kültürünün son bin yıllık ana kaynağını hiç merak etmedi. Sözcüklerinin kökenine doğru bir yolculuğa hiç çıkmadı. Gezi yazını anlamında hiç çıkmadı. Türk mitolojisi uzmanı akademisyen Emel Esin’in yarım yüzyıldan da eski Türkistan seyahatini ayrı tutuyorum. Bu kitabı yalnızca akademik bir araştırma, gözlem eseri diye nitelemiyorum, çünkü çok samimi, seyahatine ilişkin güzel ayrıntılar var. O yöreye yaptığım yolculuklarda, Emel Esin benim hem esin kaynağım hem de izini sürdüğüm kişi olmuştur.

İllüstrasyon: Yeşim Paktin