Kara toprağın öyküleri

Gotik olduğu kadar güncel, fantastik olduğu kadar da sosyal bir roman var karşımızda. Bir arayış hakkında olduğu gibi, cevapların kara toprakta filizlendiğini gösteren bir roman: Vejetaryen


@e-posta
Kritik, 12 Ocak 11:05
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Nedir bu peşinde olduğun şey?”
“Bir sözcük arıyorum. Ölmek üzere olan bir arkadaşım için bir sözcük. Huzur içinde ölebilmek için buna ihtiyacı var.”

Rana Dasgupta, Tokyo Uçuşu İptal

Güney Koreli yazar Han Kang, Vejetaryen romanının “Teşekkürler” bölümünde romanın temellerinin 1997’de yazdığı “Kadınımın Meyvesi” adlı bir öyküde atıldığını söylüyor. Kang, henüz yirmili yaşlarında kaleme aldığı bu öykünün, “bir kadının apartman dairesindeki balkonunda bitkiye dönüşmesi ve birlikte yaşadığı adamın onu bir saksıya dikmesi” hakkında olduğunu, bu öyküden birkaç yıl sonra, 2002 ile 2005 yılları arasında, başkahramanı aynı kişi olan üç farklı öykünün bir araya gelip Vejetaryen’i oluşturduğunu söylüyor. Kısacası, geç de olsa İngilizceye ve nihayetinde Türkçeye çevrilip yayımlanan, kazandığı Man Booker Ödülü’yle son bir yılın en revaçtaki kitaplarından biri olan ve başlığıyla okurları farklı bir konuya gönderirmiş gibi yapan bu romanın çıkış noktasındaki fikir “bitkiye dönüşmek”. Bu bağlamda Vejetaryen, et yememek üzerine politik/ideolojik bir refleksle yaklaşılacak, mesaj içeren bir romandan ziyade, çıkış noktasında gotik olarak nitelendirebileceğimiz bir “dönüşüm” hikâyesinin anlatıldığı, sıradan dünyadaki sıradışı bir kadına odaklanan bir eser.

Vejetaryen, Han Kang, Çev: Göksel Türközü, April YayıncılıkRomanı oluşturan üç öyküden ilki, kahramanımız Yonğhe’nin eşi tarafından anlatılıyor. Tuhaf olaylara karşı hoşgörüsü olmayan sıradan bir adam olan anlatıcımızdan, et yemeyi bırakan Yonğhe’nin, “anormal”, “delirmiş” bir kadın gibi görünmeye başladığını öğreniyoruz. Bu dönüşümün sebebi ise Yonğhe’nin gördüğü tekinsiz rüyalar. Karanlık bir roman görüyor önce, sonra da kanlı et parçaları. Kendi yüzünü gördüğünde ise tanıyamıyor Yonğhe. Tanıdık ama bir o kadar yabancı birine bakıyor rüyalarında. Kadının zihni adam için “karanlık ve derin bir tuzak” haline geliyor zamanla. Yonğhe ise yediği onca etin ağırlığı altında eziliyor ruhen. Göğsünde büyüyen yumruyu bir çığlıkla dışarı atmanın hayalini kuruyor.

İkinci öyküde yine bir erkek, Yonğhe’nin bir sanatçı olan eniştesi başrole geçiyor. Adam onu “insan denilemeyecek fakat hayvan da olmayan, daha çok insan, hayvan ya da bitkinin özelliklerini taşıyan yabancı bir varlık” olarak tarif edebiliyor ancak. Roman boyunca sürekli vurgulanan karanlık, erkeğin Yonğhe’nin çıplak vücudunu boyayıp bir çiçek çizmek istemesiyle erotikleşiyor. Yine de sadece erkeğin gözünden bakıldığında ortaya çıkan bir erotizm bu. Artık et yemeyen ve bedeni giderek yok olmaya başlayan kadın, vücuduna çizilen çiçekle birlikte bir bitki olmaya daha da yaklaşıyor. İşte romanın dönüm noktalarından biriyle bu bölümde karşılaşıyoruz. Rüyasında karşılaştığı yabancı yüzlerden bahsederken, “Et yemezsem o yüzlerin ortaya çıkmayacağını sanmıştım. Ama değilmiş,” diye itiraf ediyor vejetaryen kahraman.

Özellikle, Yonğhe’nin kız kardeşinin ön plana çıktığı üçüncü ve son öyküde, kadının kendi bedeninden sıyrılıp salt bir bilinç olma haline nasıl adım attığını görüyoruz. Meselenin et yemek ya da yememek olmadığını, aslolanın su olduğunu, beslenmeye değil sulanmaya ihtiyacı olduğunu söylüyor kahramanımız. Belki Yonğhe giderek daha fazla konuşan bir kahraman haline geliyor roman içerisinde ama onun asıl yaklaştığı yerde kelimeler, kavramlar, sözlü ifadeler yerine sessizlik bekliyor. Önce bireylikten sonra da insanlıktan çıkmaya başlıyor. Dilin alanından çıkıp doğanın sükûnetine, insanın tanım kümelerinden çıkıp bitkisel bir hayata adım atmaya çalışıyor. Doğaya, kara toprağa, geldiğimiz yere geri dönmeye çalışıyor Yonğhe. Ölüme yabancılaşması ile hayata yabancılaşması eş zamanlı oluyor. “Gulyabani”ye benzeyen bedeniyle, “kardeşi” gibi gördüğü ağaçların yanına katılmaya gidiyor. Eser boyunca çevresi, eşi, kardeşi tarafından anlaşılmayan bir kadın olarak çizilen Yonğhe, kendi dilini egemen kılıyor en sonunda. Kâbusların diliyle yaşanılan bir hayata karşı düşlerin diliyle varılan bir ölümü, daha doğrusu yeniden doğumu mümkün kılıyor kendisi için. Bu bir dönüşüm öyküsüyse eğer, evet, dönüşüyor Yonğhe. Bir dil arıyor roman boyunca ve bir dil oluyor.

Toprağa gizlenen korkular

Han Kang’ın Vejetaryen romanının tohumlarının atılış fikrinin bir benzeri, İsveçli yazar Karin Tidbeck’in fantastik öykülerinden oluşan ve Türkçeye Zeplin adıyla çevrilen derlemesindeki iki öyküde de karşımıza çıkıyor. “Bayan Nyberg ve Ben” başlıklı düşsel öyküde kahraman, balkonunda bir yaratık yetiştirir. Saksıdan bir yatak yapar ona. Yaratık evdeki ve balkondaki diğer bitkilerle arkadaşlık kurar, onlara bakar, büyütür. Zaman içinde omuzlarında goncalar açar. Tidbeck’in anlatıcısı bu yaratığın öyküsünü başka bir temanın, öykü anlatıcılığına dair postmodern bir temanın unsuru olarak kullanır aslında, ama “Norveç Böğürtleni Reçeli” adlı öyküsünde daha doğrudan bir şekilde metnin odağına yerleştirir. Bu öyküde anlatıcı, yarattığı bir varlığa hitaben konuşan bir kadındır. Fantastik bir şekilde kurgulanmış da olsa bir annedir. Çocuğunu bir konserve kutusunda, suyla, havuçla ve âdet kanıyla var eder ve büyümesi için sütle besler. Babası yoktur bu çocuğun; erkeğin olmadığı, sadece kadının ve toprağın olduğu bir ailenin yaratımıdır. Çocuk büyüdükçe toprağa geri dönmek ister, bahçede bir çukur kazıp geldiği yere geri dönmeye çalışır. Artık annenin yapabileceği tek bir şey kalmıştır: toprağı sulamak…

Tokyo Uçuşu İptal, Rana Dasgupta, Çev: Deniz Keskin, Metis KitapVejetaryen’in yazıldığı yıllarda, bu kez erkek bir yazarın kaleminden çıkan ve farklı öykülerin bir araya getirilmesiyle inşa edilmiş başka bir fantastik eserde de modern bireylerin gotik öyküleri önemli bir yer kaplar. Roman olarak kategorize edilen fakat bir öykü derlemesi şeklinde de okunabilecek olan Rana Dasgupta’nın Tokyo Uçuşu İptal adlı kitabındaki “Milyarderin Uykusu” ve “Dönüşken” adlı metinler, ölüm ve yaşamın iç içe girdiği karanlık öyküleri bitki ve insan arasındaki geçişli ilişkiyle anlatır. Tabii Dasgupta’nın sık sık ekolojik göndermelerde bulunduğunu, çevreci temaları tekinsiz öykülerin içine yedirdiğini unutmamak gerekir. Bu nedenle tıpkı Vejetaryen gibi Tokyo Uçuşu İptal’deki öyküler de “eko-gotik” türünün alanına girer.

“Milyarderin Uykusu” öyküsünde kahramanımız zengin bir babadır. Öyküdeki birçok fantastik etmen arasında en önemlisi, milyarderin cansız varlıklara hayat verebilen kızına dairdir. Bu kızın uyuduğu yatağın etrafında filizler çıkmaya, odasındaki halıda otlar yetişmeye, çamaşır sepetinden bambular filizlenmeye başlar. Bu durum kızın babasında bir bitki korkusunun oluşmasına neden olur. Sonuçta milyarder, kızını modern ama her yanıyla gotik diyebileceğimiz bir kuleye kapatır. Tabii bunu güya “sevgi”den yapmaktadır. Ölümlülük sıkıntısının işlendiği “Dönüşken” adlı öyküde de kahramanlardan birinin sözleri bizi Vejetaryen’de aktarılan “bitkisel yaşam”ın iç yüzüne bakmaya davet eder: “Nadir bir bitki içimde büyüyor, derimin altında çiçekleri oluşuyor; çiçekler beynime ve sinirlerime baskı yapıyor… Yakında organlarım baskıya dayanamayıp patlayacak ve öleceğim.”

Bu metinlerin ortak paydasında doğanın kültürden ya da insandan aldığı intikam yatar. Gotik edebiyat bağlamında dile getirmek gerekirse, her canlı varlık gibi bitkisel varlığın da yanında getirdiği bir karanlık mevcuttur. Bu karanlık, ailenin evine ya da erkeğin asla sarsılmayacağını düşündüğü ilerlemeci dünyasına nüfuz edebilir. Bu yazıda bahsi geçen, Vejetaryen başta olmak üzere birçok örnekte kadınlık ve annelik temasının da kilit bir rol üstlenmesi manidardır bu yüzden. Charlotte Perkins Gilman’ın, gotik edebiyatın en değerli eserlerinden biri olan ve feminist literatür içinde de önemli bir yeri olan “Sarı Duvar Kâğıdı” öyküsünün taşıdığı karanlık ruhun bir benzeri yatar Vejetaryen’de. Bu noktada kahramanımız Yonğhe’nin sözcüklerinin roman boyunca hep başkalarının ağzından aktarıldığını unutmamakta fayda var. O da tıpkı Gilman’ın öyküsündeki gibi delirdiği düşünülen bir kadın çünkü. Susan ve karanlığa anlatan, karanlığı dinleyen bir kadın… Akıldışının, düşlerin, ölümün dilini bilen bir kadın…

Ölüm ve yaşam: Gotik ve botanik

Vejetaryen’in uluslararası edebiyat camiası tarafından tanınması son bir yıla tekabül etse de, aslında ilk olarak 2007’de yayımlanmış bir romandan bahsediyoruz. Tam o yıllarda Türkiye’de yayımlanan iki öykü kitabı da Vejetaryen’in yanında tekrar hatırlanması gereken öykülere ev sahipliği yapıyor. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, “bitkiye dönüşmek”, delilik ve aşk gibi kavramları karanlık ve tekinsiz bir şekilde işleyen, yaşam ve ölüm arasındaki ilişkiyi gotik ve botanik unsurlarla bağdaştırarak anlatan iki öyküyü anmakta fayda var. İnci Aral’ın “Siyah Lale” öyküsü ile Birgül Oğuz’un “Enisse” öyküsünü Vejetaryen’in yanında okumak, topraktan gelip toprağa gittiğimiz gerçeğini gündelik bir deyiş olmaktan çıkarıp, edebi bir hakikat haline getiriyor.

İnci Aral “Siyah Lale”de, eşinin ölümünden kendini sorumlu tutan, o öldükten sonra sürekli mezarını ziyaret edip laleler eken, artık lalelerin açmadığını gördüğünde onları alıp evindeki terasa eken ve er suyuyla sulayan bir adamın tuhaf öyküsünü anlatır. Ölü kadını temsil eden lalelerden biri açar en sonunda ve artık adamın hayatında yeni bir kadın vardır. Yine de öykünün sonunda görürüz ki saksı boştur, ölen geri gelemez, ölüyü diriltmek de karanlığa bir adım daha yaklaşmaktır sadece. İnci Aral’ın öyküsü bu yazıdaki diğer eserlere oranla daha klasik bir korku öyküsü olarak değerlendirilebilir.

Birgül Oğuz ise “Enisse”de, karanlık bir ormanda cinlerle karşılaşıp onlarla ölümcül bir pazarlığa girişen romantik kahramanın büyülü öyküsünü anlatır. “Her gün saksının karşısında ağlıyor,” diye başlayan öyküde, öldürülen sevgilisinin kalbini bir avuç fesleğenle birlikte bir saksıya gömer Enisse ve onu gözyaşlarıyla sular. Kalp çürür ama fesleğen büyür. Artık tehditkâr bir hale gelen bitki, cinlerin başlattığı pazarlığı sürdürmektedir Enisse ile, ama o kendine saklaması gereken gizemli hakikati vermeyecek, gözyaşlarıyla suladığı bitkinin dallarına yenilmeyecektir. Birgül Oğuz’un öyküsü bu yazıdaki örneklere göre daha masalsı bir tona sahiptir ama barındırdığı karanlık en az bir gotik öykü kadar kuvvetlidir. Cinler, karanlık orman, saksıdaki dehşet, hepsi Enisse’den bir sözcüğü çalma, şeytani pazarlığı bitirme peşindedir ama kız onu vermeyecektir. Onun dudakları mühürlüdür artık.

Vejetaryen’i korku edebiyatının bir alt türü olarak kabul edebileceğimiz “tekinsiz” sınıfına dahil etmek için elimizde yeterince geçerli unsurlar var. Elbette burada “tekinsiz” sözcüğünü, Todorov’un neye “fantastik” diyeceğimizi tartıştığı Fantastik adlı kuramsal çalışmasında ele aldığı kavramdan hareketle değil, Freud’un “unheimlich” kavramından hareketle kullandığımızı, kastettiğimiz tekinsizliğin uygar insanı huzursuzluğa iten ikiliklerin ya kapsayamadığı ya da ancak kesişerek kapsadığı kümeden kaynaklandığını belirtelim. Bu kapsam bağlamında Vejetaryen’in resmettiği rahatsız edicilik, kahramanımızın insan ve bitki, canlı ve cansız, doğa ve kültür gibi ikili kategoriler arasında açtığı deliklerden, modernlik algımızda meydana getirdiği yarılmalardan ortaya çıkıyor. Yonğhe’nin rüyalarından ilk bahsettiği bölümlerde yaşadığı dehşeti tanımlamaya çalışırken başvurduğu sözcükler bu tekinsizliğin katıksız bir ifadesi gibi: “Yüzüm kesin benim yüzümdü ama ilk kez gördüğüm bir yüz gibiydi. Yok, hayır, tam tersi, defalarca gördüğüm bir yüz gibiydi ama benim yüzüm değildi. Açıklamak imkânsız. Hem aşina hem yabancı… o capcanlı ve tuhaf, korkunç tuhaf duyguyu.”

Türkçe edebiyatta eserleri için “tekinsiz” sıfatını en sık kullandığımız yazarların başında gelen Hakan Bıçakcı’nın çeşitli öykülerinde hem genel anlamıyla rasyonel hayatın içindeki akıldışılığın “doğal” ya da “bitkisel” unsurlarla örüldüğünü hem de (Vejetaryen’in teması bağlamında) “hayvan yiyen insan”ın vicdan meselesinin işlendiğini görmek mümkün. Bıçakcı, “Paranormal Domates” ve “Çiçek” gibi kısa öykülerde aklına mukayyet olamayan günümüz insanının içine düştüğü tuhaf durumları anlatırken, domates veya papatya gibi gündelik gerçekliğe ait olduğu için bir önem atfetmediğimiz fakat tıpkı bizim gibi “canlı” olduklarını da unutmamamız gereken unsurları oldukça rahatsız edici bir şekilde kullanıyor. “Hayvanlar Gibi Bir İntikam Masalı” başlıklı öyküsünde ise ömrü boyunca yediği hayvanların hesabını öldükten sonra veren, bir nevi cehennem azabı yaşayan bir kahramanın trajik öyküsünü anlatıyor: “Vaktiyle çatalları sapladığım, bıçaklarla parçaladığım, çin çubuklarıyla kavradığım, kürdanları batırdığım, kaşıklarla kanını içtiğim, ellerimle kemiklerini ayırdığım, şişlerden sıyırdığım hayvanlar düzensiz bir ordu gibi karşıma dikilmişti.” Eğer Han Kang’ın eserinde vejetaryen bir söylem aranacaksa, Bıçakcı’nın bu kısa öyküsünde de o söylemin dolaysız bir biçimde dile getirildiğini görebiliyoruz. Yine de burada anlatılan “hayvan yemek” sorununun gerek Kang gerekse Bıçakcı için araç mı yoksa amaç mı olduğu tartışmaya açık. Öykünün yüzeyine bakarsak mesaj gayet net gibi görünebilir ama derinlere indiğimizde, tekinsiz paydasında buluşan bu iki yazarın derdinin modern hayatla ve hatta onun da ötesinde canlı ve ölümlü olmakla ilgili olduğunu iddia etmek mümkün.

Yeşilin giderek yok olduğu ve karanlığın giderek boğucu hale geldiği, ölümün hayatın içine işlediği ve yabancılaşmanın en çok kullandığımız kelimelerden birine dönüştüğü günümüz dünyasında ve tabii ki Türkiye’sinde, Vejetaryen’in dikkat çektiği çok kadın, çok erkek, çok hayat ve çok ölüm hikâyesi var. O yüzden de gotik olduğu kadar güncel, fantastik olduğu kadar da sosyal bir roman var karşımızda. Bir insanın dönüşümü hakkında olduğu gibi, aynı zamanda dönüştürücü bir roman… Bir arayış hakkında olduğu gibi, cevapların kara toprakta filizlendiğini gösteren bir roman…

Editörün Notu: Vejeteryan romanıyla ilgili Yasemin Çongar'ın kritik yazısını okumak için tıklayın.
 Kaynaklar:
Han Kang, Vejetaryen, çev: Göksel Türközü, April Yayıncılık, İstanbul, 2017.
Rana Dasgupta, Tokyo Uçuşu İptal, çev: Deniz Keskin, Metis Yayınları, İstanbul, 2015.
Karin Tidbeck, Zeplin, çev: Tülin Er, Aylak Kitap, İstanbul, 2014.
İnci Aral, “Siyah Lale”, Ruhumu Öpmeyi Unuttun içerisinde, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2006.
Birgül Oğuz, “Enisse”,  Fasulyenin Bildiği içerisinde, Varlık Yayınları, İstanbul, 2007.
Hakan Bıçakcı, “Paranormal Domates”, Ben Tek Siz Hepiniz içerisinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.
Hakan Bıçakcı, “Çiçek”, Boş Zaman içerisinde, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2004.
Hakan Bıçakcı, “Hayvanlar Gibi Bir İntikam Masalı”, Hikâyede Büyük Boşluklar Var içerisinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015.