Kar uykusu

Dünya etrafımda dönüyordu. Sonra bayılmışım. Kar uykusu diyorlar. Arkadaşlar buluyor beni sonra. Ayak parmaklarım donmuş. Kestirdim, ondan böyle...


@e-posta
Dosya, 08 Aralık 14:25
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Kar uykusu

ilkbahar

Kar, kış ve bu sözcüklerin peşi sıra gelen “kıyamet” sözcüğü neden tuhaf karşılanmıyorsa, ben de o sebeple tuhaf bakmadım onun ayak parmaklarına.

Aslında tuhaf bakmadığım yalan.

Çünkü bakılan değil, bakakalınan bir şeydi onun ayak parmakları.

Hapisten yeni çıkmıştı.

Ziyaret etmek gerekti. Ne de olsa bunca yıllık arkadaşım Zindan’ın yıllardır sustuğu ağbisiydi. Susmanın ağırlığı da kar, kış ve kıyametten daha beterdi. Bunu en çok Zindan’ın buz tutmuş dudağından, kar kuyusuna dönmüş ağzından, tuz dökülmemiş dilinden bildim.

Dünyaya daha erken gelmiş olmanın fırsatını her fırsatta değerlendiren, o çok konuşmuş, dünyaya az kalkışmamış ağbiler, nihayetinde küçük kardeşlere ya lal olur ya da geveze.

Bizim Zindan’ın payına ise sus olmak düşmüştü.

İşaretparmağının ısrarla işaret ettiği bir nasihate uyar gibi değil, bir varlığı yoklar gibi, tutup o yokluğu kollar gibi, ona kol kanat gerer gibi, konuşmuyor değil, susuyordu Zindan.

Ağbisiyle ilgili kuracağı cümlelerine son otuz yıldır kar yağmış, bütün sözcüklerini kar kaplamıştı.

Sonunda tuz günleri gelip çatmış, dilin yolları açılacaktı işte.

Ağbisi artık hapisten çıkmıştı.

yaz

Mardinkapı’da karakolu basmışlar.

Olayın akabinde, yarım saat sonra Zindan’la tesadüfen oradayız.

Nasıl bir çembere düştüğümüzü anlatamam. Ellerimiz teslim olur gibi havada, yüzümüz surun duvarına dönük. Dizlerimiz tir tir, alnımız boncuk boncuk ter, ensemizde birer namlu, kalbimiz ağzımızda.

Nerden baksan dünyanın en tuhaf zamanıdır o vakitler.

Tuhaf sorular, feleğinizi şaşırır.

Nerden geldiğini bile bilmediğimiz bir soru, Zindan’ın yakasında:

“Lan! Senin tişörtün niye sarı-kırmızı?”

Zindan’da yanıt vermenin mecburiyeti: “Bizim maddi durumumuz olmadığı için…”

Nerden baksan saçma.

Tüfeğin saçması gibi dağılmışlar ortalığa.

Gülemiyoruz tabii ki, ne soruya ne de yanıta.

Kimliklerimiz alınıyor.

Birinin ağzı kalabalık, “götürün bunları,” diyor.

Bunu der demez, telsizlerinde bir uğultu, bizimle bir ilgisi yok, kimliklerimize bakılamamış daha. Belli ki daha önemli, daha büyük bir şey oldu. Ya da bir şey oldu!

Talimatlar yağıyor peş peşe.

Kalabalık ağzı alıyor bir telaş.

Kıçımızda birer tekme, böğrümüzde büyükçe bir silahın kabzasının sızısı, yanaklarımızda iki büyük tokadın yanmış kırmızılığı.

Apar topar toplandılar.

İnsan sevinir mi, sevindik işte, hem de hiçbir şeye sevinemediğimiz kadar “Siktir olun gidin burdan!” cümlesine.

Kıçımızı tekmeleye tekmeleye, göğsümüzde bir kafile kuşun kalp çarpıntısı, eve vardık.

“Eğer telsizden talimat gelmeseydi şimdi hapisteydik, hapis zor, çok zor,” dedi Zindan.

Sonra da üzerindeki tişörtü paramparça yırttı.

“Hem ben artık Galatasaraylı değilim, bundan böyle Fenerbahçeliyim ben arkadaş,” dedi.

sonbahar

Bazı ağbiler de vardır ki eksilmez bazı kardeşlerin dilinde. Susa mecbur etmezler kardeşleri.

Büyü gibidirler, büyüdükçe büyürler onların dilinde.

Bilinir; övünmek, hayran olmak ve taklit etmek insanın mayasında var.

Ağbisinin eskisini giydiği zaman ağbisi gibi olan arkadaşlarımız vardı. Gibisi fazla. Ağbisi olan arkadaşlarımız.

Niyazi de onlardan biriydi işte.

Ağbi Ankara Siyasal’da okuyor. Ağzında bir sürü yeni sözcük, yüzünde fiyakalı bir sakal, üzerinde hep hakî bir gömlek veya kazak, yürüyüşü bile on numara. Mahalleden biri ilk defa üniversiteye, hem de herkesin okumak istediği bir bölüme gitmiş.

Niyazi ağbisine hayran, öyle böyle değil, iki kelimesinden biri o.

Ağbi tatildi, bayramdı, sınav sonrasıydı derken ara ara eve geliyor. Niyazi onun dizinin dibinde. Ağbisinin okuduğu kitapları okuyor, altı çizili cümlelerin hepsini etmiş ezber. Self-determinizmle başlayan cümleler, Sömürge Salih’i anlayabilirsek her şeyi anlayabiliriz ile bitiyor. Ancak Sömürge Salih Das Kapital’den de beter bir muamma olarak ortada duruyor, hiçbirimiz hiçbir şey anlamıyor o cümlelerden.

Niyazi hariç değil!

Zaten mesele de bu değil!

Niyazi’yi öldürsen “makarna” yemez. Çünkü ağbisi nefret ediyor makarnadan. Haliyle o da.

Yıllar yıllar sonra ben, Zindan, Zindan’ın eşi ve Niyazi bir yemekteyiz. Şuydu buydu derken yiyeceğimiz kebaplara eşlik edecek zehir gibi acı biberler geldi. Hepsi çıtır çıtır közlenmiş. Niyazi usulca biberleri önüne aldı. Hepsini tane tane, cânım cânım soyuyor. Sonra bir tanesini Zindan’ın tabağına, bir tanesini de Zindan’ın eşinin tabağına iki elini kullanıp aynı anda uzattı.

Zindan ve eşi aynı anda “Ben biber yemiyorum,” dedi.

İkisinin de gözlerinin içine bakıp o unutulmaz soruyu o anda sordu Niyazi:

“Doğru söyleyin, önce hanginiz yemediniz?”

Göz göze gelip tebessüm etmek dışında kimse bir şey demedi.

Bunun üzerine “Hani ben makarna yemiyordum ya!” dedi Niyazi.

“Evet,” dedik.

“Bir gün eve gittim. Ağbim yer sofrasında oturmuş, iştahla makarna yiyor, silip süpürdüğü tabağı yeniliyordu. İhanete uğramış gibiydim. Ne yapacağımı bilemedim. Şaşırdım kaldım.

“Yaş olmuş artık 16-17.

“Bundan böyle makarna yemeli miyim?

“Yememeli miyim?”

kış

Niyazi’yi aradım, “Zindan’ın ağbisi çıkmış,” dedim “ziyaretine gidelim mi?”

“Tamam,” dedi.

Kapıyı Zindan açtı, üzerinde sarı-kırmızı bir tişört. Sevgi dolu bir cümle yerine geçecek elimle omzuna dokunup sırtını sıvazladım. Gözlerini kırpıştırarak karşılık verdi o da. Hoş geldin beş geldin derken ağbi, makineli tüfek gibi konuşuyor.

Zindan’ın bunca yıldır sustuğu bütün cümleleri kurar gibi, karın kapadığı yolları temize çeker gibi, hapishane günlerini, nasıl yakalandığını, ama en çok da arkasından ona niye “ihanetçi” dendiğini bir bir anlatıyor. Ağbisi anlatırken bin susuyor Zindan. Ağbisinin her kelimesi göğsünü delerek yürüyor sanki içeri. Soluksuz kalıyor gibi “Camı açayım biraz” diyor. O ara ağbisinin yürümeyi dert edinen parmakları dikkatimi çekiyor. Parmak kısmında çorabın ön tarafı sanki boş, ya da parmaklarını içe doğru toplayıp çekmiş. Ağbinin gözleri de kelimeleri kadar keskin. Bana doğru nişan almış gibi, birden “N’oldu?” dedi.

İrkildim.

“Parmaklarım,” dedi “dondu.”

“Nasıl yani,” bile diyemedim.

“Dağda dondu.

“Çatışmadaydık. Gruptan ayrı düşmüşüm nasıl olmuşsa. Haftalardır kar yağıyordu zaten. Önce bir baygınlık geldi, ardından her tarafımın yandığını hissettim. Dünya etrafımda dönüyordu. Sonra bayılmışım. Kar uykusu diyorlar. Arkadaşlar buluyor beni sonra. Ayak parmaklarım donmuş. Kestirdim, ondan böyle,” deyip “Merak etme yürüyebiliyorum,” diye ekledi.

Artık kalktık gidiyoruz.

“Oğlum yemek yemediniz,” dedi annesi “çok güzel salçalı makarna yaptım.”

Niyazi “Olur valla, ben çok severim anacığım,” dedi.

 

Fotoğraf: Sibel Oral Özyaşar, Diyarbakır