Yoksulluk bir ömür sürer, zenginlik “kaç para?”

Para, hem modernizm sonrası dünyadaki iktidarın yeni sahibidir hem de insanların hayal gücünün, gelecekten umduklarının, birbiriyle kurdukları hiyerarşinin, değer yargılarının, saygınlığın yegâne belirleyicisidir


@e-posta
Dosya, 05 Temmuz 11:52
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Paralarını saymasının herhalde bir nedeni vardı, ama o,
paralarını cebinden niçin çıkardığını da,
niçin saydığını da çabucak unutmuştu. [...]
Dün beş parası olmayan bir adam
bugün su gibi para harcamaya başlamışsa,
katil değilse nedir?
Dostoyevski – Suç ve Ceza

Modernizm üzerine çalışmanın en zor yanı, konunun kapsamı ve olan biteni tek bir gerekçeyle açıklamanın imkânsızlığı olmalı. Hangi dönemde, hangi coğrafyadaki, hangi modernizmden bahsedeceğimize karar vermek epeyce meşakkatli bir karar. Bir kopuşun mu, yoksa bir devamlılığın mı izleri sürülmeli? Üretim biçimlerindeki değişime mi, köylülüğün çözülüşüne mi, ulus-devletlerin imparatorlukların yerine geçişine mi, kolektif hayatın yerini bireyleşmenin alışına mı odaklanmalı? Adını Batılılaşma mı koymalı, emperyalist bir süreç mi, sömürgecilik mi, burjuvalaşma mı, teknolojik-coğrafî keşifler mi, yoksa sanatın özerkleşmesi ya da dinin bilime galebe çalması mı?

Modernizm söz konusu olduğunda, bu seçeneklerin hepsinin aynı anda doğru ya da yanlış olabileceğini, kimi zaman birinin diğerinden daha önemli olduğunu, her birine itiraz etmenin de onaylamanın da geçerli nedenleri bulunabileceğini bilmek her aşamada işleri biraz daha çözümsüz hâle getiriyor. Sanki aynı anda hem her sokağı çıkmaz olan hem de yolunu kaybetmenin mümkün olmadığı bir labirentte dolaşmak gibi. Gerçi muhtemelen konunun çekiciliği ve kavram ortaya atıldığından beri her alandan araştırmacının mumun etrafında yok oluncaya dek dönüp duran pervaneler gibi inatla, azimle meseleye bir açıklama bulmaya çalışmaları da aynı anda hem doğru hem yanlış olan bu ihtimallerle ilgili. Disiplinimize, yaşımıza, kimliğimize, dünya görüşümüze, inançlarımıza, cinsiyetimize, yaşadığımız ülkeye ve daha kim bilir hangi başka geçerli nedene bağlı olarak, aynı soruya yanıt aramayı sürdürüyoruz. Çoğu kez filin üzerine konan sinekmişçesine (dileyenler kelebek olabilir), belki de üzerinde olduğumuz şeyin gördüğümüzle sınırlı kaldığını düşündüğümüz için, hem her zaman haklıyız hem de bu kadar çok kola ayrılmış bu devasa yapının nasıl çalıştığına, nasıl ortaya çıktığına ve daha önemlisi bizden ne istediğine ya da çoktan bizden ne aldığına, kısacası ne yaptığımıza dair hiçbir fikrimiz yok.

Böylesi bir girişin ardından benim de elimde sihirli bir reçete olmadığını itiraf etmek elbette kolay, ancak tahmin edileceği üzere, bu çözümsüzlük yine de bir şeyler anlatmayı denemeyeceğim anlamına gelmiyor. Şairin dediği gibi, “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”. Ya da daha güzeli: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil.”

***

Bana kalırsa, tıpkı Freud’un anal-oral-fallik ya da Lacan’ın ayna evreleri gibi, her insanın yaşamının bir ânında yüzleşmesi gereken bir de para evresi mevcut. Ve bu yüzleşme modernizmin etkilerinin görülmesi sonrasında ortaya çıkan edebiyatın en önemli konularından biri olmayı sürdürüyor. Yazının başındaki epigraftan da anlaşılacağı üzere, bu evrenin esasını, daha doğrusu travmatik aşamasını (belki “babanın öldürülemeyişi” de denebilir) yoksullukla karşılaşma ve buna geliştirilen tepki-tepkisizlik süreci belirliyor. Bu kısa yazıdan bir kuram devşirme niyetinde değilim kuşkusuz. Ancak hepimizin geçmişinin bir yerlerinde parayla ya da onun iktidarıyla tanışmaya dair iyi-kötü anılar olduğunu ve bunların sonraki yaşamlarımızı epeyce etkilediğini, parayla kurduğumuz ilişkiyi şekillendirdiğini kabul ederek yazının bundan sonraki kısımlarında bana yardımcı olabilirsiniz.

Modernizmin iktisadî açıdan ele alınışı neredeyse bu tarihsel sürecin kendisi kadar eski olduğundan, bu konuda yeni bir şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Sermayenin birikmesi, burjuva sınıfının oluşması, köylülerin işçilere dönüşmesi, üretim biçimlerinin değişmesi, metropollerin oluşması, iletişimsizlik ve yabancılaşmanın ortaya çıkışı gibi, sosyal bilimlerle az çok temas kurmuş herkesin aşina olduğu kavramlar, şüphesiz son derece önemli ve çoğu zaman da zihin açıcıdır. Aynı ölçüde olmasa da edebiyatın iktisatla ilişkisi de günümüze yaklaştıkça daha ilgi çekici ve ayrıntılarıyla ele alınan bir karşılaştırma alanı olarak karşımıza çıkmakta.[1] Bununla birlikte, paranın insan hayatındaki kaçınılmaz rolünü kabul etsek bile, “para arzusu”nun neden modernizmle özel bir ilgisi olduğunun ya da “para evresi” dediğim şeyin modernite deneyimi ve bireyin maruz kaldıklarıyla nasıl ilişkilendiğinin, dahası edebiyatta bunun etkisiyle ne kastedildiğinin epeyce açıklanmaya muhtaç olduğunun farkındayım. Deneyelim.

Modernizmle ilgili pek çok farklı disiplinden yükselen, pek çok farklı kuramsal-kavramsal açıklama olduğu malumdur. Elbette, bu kısa deneyişte içlerinden birinin neden diğerlerinden üstün sayılabileceği tartışmasını yürütmem mümkün değil, ancak içlerinden birinin “para”dan özel bir şekilde bahsedişinden ve bunun öneminden söz edilebilir.

Georg Simmel, henüz 1903 yılında, yani modernizmin bireyin gündelik hayatındaki etkilerinin yeni yeni analiz edilmeye başlandığı, erken saymamız gereken bir dönemde, ünlü “Metropol ve Zihinsel Hayat” adlı makalesinde şöyle der:

Metropol daima para ekonomisinin yeri olmuştur. Buradan ekonomik mübadelenin çoğulluğu ve yoğunlaşmışlığı mübadele araçlarına, taşradaki ticaretin yetersizliğinin imkân veremeyeceği bir önem kazandırır. Para ekonomisi ile zekânın/düşünselliğin hâkimiyeti arasında bünyevi bir bağ vardır. [...] Düşünsel bir incelmişliği olan kişi her türlü sahici bireysellik karşısında kayıtsızdır çünkü böylesi bireysellikler mantıksal işlemlerle tüketilemeyecek ilişkiler ve tepkiler yaratırlar. [...] Para sadece herkeste ortak olan şeylerle ilgilenir: Mübadele değeri talep eder, her türlü niteliği ve bireyselliği “Kaç para?” sorusuna indirger. (2009, ss. 318-319)

Simmel kendini harikulade biçimde açıklıyor, ama akademisyenlerin sıklıkla yaptıkları bir hataya düşmeyi göze alarak, güzelin üzerini kazıyıp altındaki gerçeğin haritasını biraz daha görünür hâle getirelim.

Paranın metropollerde ya da metropol ahlakının yaygınlaştığı her yerde öne çıkışını anlamak için, önce metropolü tarif etmek gereklidir. Kuşkusuz şehirler, yani insanların yoğun olarak yaşadığı ve temelde tarım dışı (ticaret, zanaat, bürokrasi, askerlik, hizmetçilik, kölelik, ruhbanlık vb.) işlerle geçimlerini sağladığı yerleşim yerlerinin geçmişi, modernizmin etkilerinin giderek daha fazla hissedildiği dönemin başlangıcından çok daha eskidir. Yeni hâli ise şehirde yaşayan insanların sayısının dramatik biçimde artışı ve yukarıda parantez içinde sayılan grupların hepsinden daha kalabalık bir grubun, yani işçilerin şehirlere daha önce görülmedik bir çehre kazandırmasıyla ilgilidir.

Hikâyenin bu kısmı oldukça tanıdık gelse de, Simmel’in bu yeni koşulun doğasına dair tespiti son derece önemlidir. Zira, önceleri daha küçük gruplar hâlinde, sosyolojik terminolojiyle cemaat olarak yaşayan insanların köy ya da kasabalarında birbirleriyle kurdukları ilişkinin özünü, birbirlerine nasıl davrandıkları belirlemekteydi. Bir başka deyişle, birbirleri hakkındaki fikirlerin temelinde nitelik bulunmaktaydı. Bunu mümkün kılansa, en kısa hâliyle, aralarındaki aşinalıktı. Metropolün kırdığı zincir işte tam olarak bu birbirini “bilme” ile ilişkilidir. Şehirlerdeki kalabalık o denli hızlı ve çok artar ki, insanların artık bir diğeri hakkında uzun uzadıya düşünerek hüküm vermesi imkânsızlaşır. Bugün bize çok olağan gelen, gün içinde yanımızdan geçip giden on binlerce insan hakkında o anda oluşturduğumuz ve ardından hemen unuttuğumuz yargılar bütünü, yani herkesi hep ilk kez görüyormuş gibi yaşamak mecburiyeti, tahmin edileceği gibi bu durumu daha önce tecrübe etmemiş eski köylü yeni metropol sakinleri için oldukça zorlayıcıydı.

Nitekim modernizm kanaatin niteliğe göre belirlenmesinin, kalabalık metropoller için beyhude ve anlamsız bir yöntem olduğunu çok çabuk kavramıştır. Öte yandan, insanların kendilerini diğerleriyle kıyaslama, birlikteyken başkaları hakkında görüş bildirme arzusu baki kalır, hatta ihtimaller arttıkça arzunun tazyiki daha da çoğalır. Bu durumdaysa bize yeni bir ölçüt gereklidir. Aksi takdirde, niteliğe dayalı değerlendirmenin imkânsızlaştığı bu yeni düzende iyiyle kötü, başarıyla başarısızlık, doğruyla yanlış, mutlulukla hüzün, zaferle yenilgi, sevapla günah arasındaki fark nasıl bilinecek ve herkesçe kabul gören ortak bir kriter hâline gelebilecektir? Paranın hükümranlığı, böylece, Simmel’in dediği gibi, “herkeste ortak olan”la ilgilenmesiyle ve zorda kalınan, karar verilemeyen her anda, bütün düğümlerin aslında tek ve evrensel bir soruyla çözebileceğini müjdelemesiyle başlar: Kaç para?

Bunda elbette, kapitalizmin bir değer olarak parayı yüceltmesinin de payı büyüktür. Bütün büyük dinlerde de maddi hayatla, ticaretle, mirasla ilgili düzenlemeler mevcut olsa da; İngiltere’deki ilk seküler hukuk düzenlemelerinin özel mülkiyete ilişkin olması, Tanzimat Fermanı’nın “mal güveliği”ni ısrarla vurgulaması, Islahat Fermanı’nın neredeyse tümüyle akçe işlerine odaklanması, Fransız Devrimi’nin altında yeni burjuva sınıfının taleplerinin yatması da şüphesiz tesadüfî değildir. Para, hem modernizm sonrası dünyadaki iktidarın yeni sahibidir hem de insanların hayal gücünün, gelecekten umduklarının, birbiriyle kurdukları hiyerarşinin, değer yargılarının, saygınlığın yegâne belirleyicisidir. Raskonikov yaşlı kadını öldürür, ama sadece suçun değil, cezanın da nedeni ve sonucu para değil midir?

Dostoyevski’ye atfedilen “Hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık” sözünün altında yatan da muhtemelen aynı tespittir. Akaki Akakiyeviç’in hayatını değiştiren ve sonlandıran paradır. Parasız olduğu için yeni bir palto alamaz, palto alabilmek için para biriktirdikçe de kendi olmaktan uzaklaşır. Paltoyu sırtına geçirebilmek için kuruş kuruş para biriktirirken tek düşünebildiği “para”nın satın alabileceği o meta olur, paltoyu aldığı an daha önce kimsenin umursamadığı, atların bile yüzüne kişnediği, herkesin görmezden geldiği yaşamı bir anda değerlenir, itibarı artar, diğerlerinin dikkatini çekmeye başlar. Sadece Suç ve Ceza’da değil, Budala’da, Cinler’de, Yeraltından Notlar’da ve başka kitaplarında Dostoyevski karakterlerinin de istikballerini ve mutsuzluklarını (bu düzene lanet etseler de) hep parayla muhakeme etmeleri boşuna değildir.

Aslında Dostoyevski’nin hayatı da karakterlerinden pek farklı sayılmaz ve hayat bildiğimiz üzere fena hâlde edebiyata benzer. Kumarbaz’ı yazmasının sebebi kumar borcudur, Dostoyevski’nin bir kumarbaz olmasıysa muhtemelen Raskonikov’un yaptığına cesaret edemeyişindendir. Para, sadece şimdiki mutsuzluğun değil, geçmiş ve gelecekte olmuş ve olacakların da mutlak hâkimidir. Bu bir tür inanç değişimidir âdeta. Nitekim Aleksey İvanoviç Kumarbaz’da Polina’ya, “Yüzde yüz kazanacağıma inanmam varsın gülünç olsun. Kabul ediyorum. İtirazım yok buna. Kendi halime bırakın beni, yeter. Başka bir şey istemiyorum sizden” diye seslenir (2011, s. 28).

Suçla cezanın, adaletle korkunun, umutla dehşetin parayla nasıl yeniden şekillendiğini Türkçe edebiyatta da sıklıkla görürüz. Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır’ında köylüleri “Tüccar Adil”den köşe bucak kaçırtan, bin yıllık alışkanlıklarını terk etmelerine neden olan, çocukların mavi boncuklarından gelinlerin oyalarına kadar tüm kıymetli eşyaları toprağın altına gömdüren, insanların uykularını bölen, karla yolları kapanan küçücük köylerine bile kapitalizmin korkularını yayan, Adil’e olan borçları, yani paradır; aynı çaresizlikle ermişlik mertebesine ulaştırdıkları Taşbaşoğlu’ndan, ertesi yıl iyi bir pamuk tarlasına düşüp borçlarını ödeyince yüz çevirmeleri de. Evet, şeyh uçmaz mürit uçurur ama, cemaatini kalkındıramayan şeyhi de kimse havada tutmaz.

***

Metropolün insan yaşamını dönüştüren ilk hakikati “para”yla kurulan bu yeni düzense, ikincisi de paranın iktidarını garantileyen ihtimaller evrenidir. Esasen yazının başlarında bahsettiğim “evre”nin en çok görünür olduğu anlar da bu ihtimallerle karşılaşıldığında ortaya çıkar. Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’sinde geçim sıkıntısı yüzünden çalışmak için şehre gitmek zorunda kalan üç arkadaşın hikâyesi anlatılır. Kitabın başında, üç kader arkadaşının şehre yolculuğunun henüz devam ettiği sırada aralarındaki ilişkinin değişkenleri içinde paranın bir önemi olmadığını görürüz. Muhtemelen doğdukları günden beri bir arada, aynı küçük cemaatin birer üyesi olarak sürdürdükleri yaşamlarında elbette iyi kötü huylar edinmiş, sonradan su yüzüne çıkacak hasetlikler, bencillikler, açgözlülükler biriktirmişlerdir. Ancak zihinlerinin, ihtimallerin, uyarıcıların metropollere göre çok daha az olduğu, dolayısıyla “kaç para” sorusunun tek hükümran sayılmadığı bir dünyada şekillendiğini de hemen anlarız. Tarlada çalışmaya giderken ne giyeceklerini ya da komşularının akşam yemeğinde nerede olacağını düşünmelerine gerek yoktur; evlerine giderken tanımadıkları yüzlere rastlamayacaklarını bilerek yürür, yarın kalktıklarında trafiğin nasıl olacağını bilmeden uyurlar. Şehre gelişlerinin ardından karşılaştıklarıysa onları geçmişi unutmaya, yeni düzenin ilkelerini benimsemeye zorlar.

Önce kendilerine iş bulacağına inandıkları köylülerinin onlara sırt çevirmesiyle yüzleşirler, şehirde hemşerilik yoktur. Ardından zorlukla buldukları işlerinde, başkasının hesabına (burada kastettiğim bir patron değil, doğrudan paranın kendisi) çalışmanın anlamını öğrenirler. Şehirde yardımın da iyiliğin de “kaç para” sorusuyla alışverişe tabi bir değere dönüştüğünü kavradıklarında, hastalanıp parasız kalan Köse Hasan’ı fazlaca da vicdanları sızlamadan ölüme terk ederler. Sonunda Pehlivan Ali, bir başka para makinesinin içinde ölür ve içlerinde yalnızca İflahsızın Yusuf, şehrin “iflah” ile pek bir münasebeti olmadığını erkenden keşfettiğinden, düzene ayak uydurarak hayatta kalmayı başarır. Zira hem başarı kazanmanın hem de hayatta kalmanın öncelikli koşulu paralı olmaktır.

Kalabalıkların içindeyken parayla başarının nasıl iç içe geçtiğini, değer yargılarının tümüyle dışsal uyarıcılarla, sayısal verilerle belirlendiğini anlatan en çarpıcı edebiyat metinlerinden biri Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam” öyküsüdür. Uzun, yorucu, karmaşık cümleleriyle bildiğimiz Atay, bu hikâyenin hemen başında alışık olunmayan bir sadelikle dört kısa cümle kurar: “Kalabalık bir topluluk içindeydi. Parası yoktu. Başarısızdı. Dileniyordu.” Tamamı sekiz kelimeden ibaret olan bu dört cümle, aslında yazının başından beri açıklamaya çalıştığım her şeyin özeti de sayılabilir. Şöyle ki, öncelikle eski püskü kıyafetleriyle, saçı sakalı dağınık biçimde bir caminin önünde dikilen adsız kahraman aslında dilenci değildir. Ancak, eski püskü kıyafetleriyle, saçı sakalı dağınık biçimde bir caminin önünde dikilen kişi olsa olsa bir dilencidir. Çünkü her şeyin “kaç para” sorusuna indirgendiği bir dünyada, insanlar birbirleri hakkındaki kararlarını karşısındakini tanıyarak değil, ona bakarak, ondan yansıyan maddi uyarıcıları tarayarak verir. Öykünün “kalabalık” sözcüğüyle başlatılması böylece daha da anlamlı hâle gelir. İçinde bulunulan ortamla ilgili ilk bilgi budur. Bu ilk cümlenin sonuna vardığımızdaysa, kalabalığın içinde diğerlerinden ayrılan birinin varlığını öğreniriz. Peki, kimdir bu kişi; onun zihnini, içinden geçenleri bilebilir miyiz?

Atay, bize bu fırsatı tanımaz. Öykünün sonuna kadar kahraman tek kelime etmez, bir bakıma bizim de -tıpkı kalabalığın yaptığı gibi- onun nasıl göründüğüne, sahip olduklarına, olamadıklarına bakarak değerlendirme yapmamızı ister. Biz de ikinci cümleye ilerleriz böylece: “Başarısızdı.” Bu kez “neden başarısızdı” diye sormak gerekir. Simmel’in yazdığı gibi, metropollerde cevaplar daima “kaç para” sorusuna karşılık verir. Beyaz mantolu adam başarısızdır; çünkü “parası yoktur”. O hâlde, parası olmayan, kalabalık içindeki bu başarısız adamın yapacağı tek şey dilenmektir, zira başarısızlığın ilacı para kazanmaktır. Nitekim dilencilik kariyeri de, birinin gelip avucunun açıp içine para koymasıyla başlar. Öykünün geri kalanı, başta dilenci olarak etiketlenen kahramanın yeni mesleklere uygun görülmesiyle sürer. Karşılaştığı herkes ondan maddi bir kazanç elde etmeye çabalar. Önce hamal, sonra filmci, cansız manken, turist satıcı ve daha niceleri olur. Onunla az da olsa insanî ilişki kuranlarsa sadece başka “başarısız” yoksullardır. Hikâye, tıpkı Gogol’ün paltolu Akaki’sinin akıbeti gibi, mantosunun altına bakmaya tenezzül etmeyen kalabalıktan ümidini kesen sessiz kahramanın, denizin içinde kaybolmasıyla sona erer.

Elbette, “para evre”siyle yüzleşen ve bu evreden hayal kırıklığıyla çıkan ya da orada takılıp kalan karakterleri anlatan başka pek çok edebiyat metni de vardır. Örneğin, Sessiz Ev’in Metin’i, Berci Kristin Çöp Masalları’nın Çiçektepe ahalisi, Aylak Adam’ın durmadan zengin değil “paralı” olduğunu söyleyen, ama her zorluktan parayla kurtulmayı seçen Bay C.’si, “Lüzumsuz Adam”ın bütün malı mülkü satıp bir yıl hovardalık edip sonra da kimse görmeden ölmeyi hayal eden Mansur Bey’i, Fikrimin İnce Gülü’nün Bayram’ı, hatta yıkımlarını ancak parasız kaldıklarında idrak edebilen, erken modernleşme deneyimlerini örnekleyen Ahmet Mithat’ın Felatun’u, Araba Sevdası’nın Bihruz Bey’i de bu türden kahramanlardır. Kuşkusuz her birinin nedenleri, sonuçları, geçmişleri, mücadeleleri ve travmaları ayrı ayrı ele alınmayı hak eder. Fakat tümünün de parayla kurdukları ilişkide problemler olduğunu ve bunların da büyük oranda modernizmin etkileriyle yorumlanabileceğini söylemek mümkündür.

***

Bitirirken, bahsettiğim bu para evresinin edebiyatta her zaman öfkeyle ya da mutsuzlukla nihayetlenmediğini, daha umutlu sonlarla da karşılaşıldığını ekleyebiliriz. Para evresiyle yüzleşmiş ve bu evreden yıkılmadan çıkabilmiş, en azından hayallerini ayakta tutabilmiş kahramanlar da vardır.

Bana kalırsa, bunların adı anılmayı en çok hak edeni, Füruzan’ın “Parasız Yatılı” adlı kısa, ancak bir kez okunduktan sonra akıldan hiç çıkmayan öyküsüdür. Hikâyenin ilk cümlelerinden itibaren yoksulluğu tanımlayan ayrıntıları ustaca metnine yediren Füruzan, önce bize anne-kız arasındaki sözsüz anlaşmayı hissettirir. “Beğendikleri börekçi”de “kırk yılda bir” çekecekleri “ziyafet”in hayalini kurarlar. Nasıl olsa onca yolu yürüyerek gidip gelmekten yorulmayacaklardır. Hatta isterlerse tatlı bile yiyebilirler. Bu konuşma, “sabah kalabalığının arasında yabancı, çabuk” ilerlerken geçer. Babasını kaybeden küçük kız parasız yatılı sınavını kazanınca olacaktır bunlar. Anne istikbalde beliren bu ışıktan öylesine umutludur ki, böylesi konuşkan olduğu daha önce bir kez, o da hastabakıcı olarak işe alındığında görülmüştür. Annenin bu mutluluğunun nedeni hastanedeki en yorucu, en istenmeyen, en meşakkatli, haftanın çoğu gününü orada geceleyeceği, bu yüzden de henüz üçüncü sınıfa giden kızını evde yalnız bırakmak zorunda kalacağı işe girdiği içindir. Çünkü bu sayede en azından ev sahibi kapıyı imayla çarpmayacak, ağır hastaların yiyemediği tavuk artıklarını amirlerinden izin alıp kızına getirebilecek, yoksulluklarını olmasa da korkularını biraz olsun azaltabileceklerdir.

Önlüğü ağardığı için arka sıraya oturtulan, ancak Kızılay Kolu’ndan yemek yiyebilen, ulusal bayramlarda şiir okutulmayan, kıyafeti olmadığı için beden derslerine alınmayan kız, zaten çoktandır yoksulluk denen şeyi tanımıştır. Bir psikolog değilim ama, sanırım bir çocuğun yaşamındaki en keskin izlerden biri, ailesinin yoksul mu yoksa zengin mi olduğunu kavradığında belirir. Ölüm ile yaşamı, günah ile sevabı, iyilik ile kötülüğü, Tanrı ile Şeytan’ı, cinsiyetini, konuşmayı, düşünemeyen canlılarla arasındaki farkı keşfetmek kadar önemlidir bu. “Kaç para” sorusuna kendi kendimize verdiğimiz ilk yanıt böylece ortaya çıkar. Bunun içinse başkalarına, kalabalığa ihtiyaç vardır. Metropoller de burada devreye girer. Küçük bir köyde de zengin ile yoksul arasında farklar vardır kuşkusuz, ancak şehirde her şeyin ufku genişler, şiddeti artar. Füruzan’ın öyküsünde de aslında küçük kız yoksulluklarını evlerindeki muşambadan masa örtüsüne, ısındıkları mangala, tuvaletin dışarda olmasına bakarak anlamaz. Okulda, diğer öğrencilerin kıyafetleriyle, yedikleriyle, teneffüste konuştuklarıyla karşılaştığında yoksulluk somut bir duvara dönüşür.

Öte yandan Füruzan, anne-kızı tüm bu yorucu, iç burkan ayrıntılarla örülü hayattan kurtarabilmek için de yine şehri kullanır. Çünkü şehirde her şey gibi imkânlar da çoğalır. Anne-kız şehrin kalabalığının sağladığı görece görünmezlik sayesinde tek oda evlerinde kiracı kalmayı sürdürürler, kadın şehir sayesinde en azından hastabakıcılık işini bulabilir, küçük kıza bayramlarda şiir okutulmasa da parasız yatılı sınavlarıyla bir gün kaderini değiştirebilir. Elbette kurdukları hayaller de bütçeleriyle sınırlıdır. Anne “unutmamışsa” anasonlu galeta yapacak, kız daha da iyisi bakkal bisküvisi alacak, arada bir konu komşu ağırlayabilecek bir evleri olacaktır.

Sonunda öykü, herkesin aklına kazınan meşhur cümleye doğru ilerler. Parasız yatılı sınavına girmek için evden sınavın yapılacağı okula yürürler. Okulun bahçesinde onlardan da erken gelenler olduğunu görünce, anne geç kalmış olmaktan biraz endişelenir ve hademe kadına saygıyla “geciktik mi acaba” diye sorar. Hademe ise ilgisizce: “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler” der. Bu cevap okurun canını sıksa da, anne-kızı mutlandırır; öykü de böylece yağmurun altında gülümseyerek kızının sınavı başaracağını uman anneyle sona erer.

***

“Para evresi” ibaresinin biraz zorlama olduğunun, yazı boyunca örneklediğim pek çok şeyin parçalar hâlinde de olsa, benden önce hem modernizm hem de edebiyat eleştirisi bağlamında dile getirildiğinin, aynı şekilde burada az-çok değerlendirmeye çalıştığım metinlerin başka izleklerle de yorumlanabileceğinin farkındayım. Öte yandan, yoksulluğun bu kadar yaygın ve kanıksanmış, zenginliğin bu kadar görünür ve yüceltilmiş olduğu bir devrin yaşanmasında; fakir olmanın gerekçesine bakılmaksızın ayıplanmaya, zenginliğin sorgusuzca övülmeye yeter sayıldığı bir hayat sürmenin kendisinde yanlış bir şeyler olduğu çok açık. Simmel’in bir asırdan daha uzun süre önce kayda aldığı tespitlerse günümüzde çok daha şiddetli biçimde varlığını sürdürüyor. Varmak istediğim sonuç elbette, “paranın ne önemi var, mühim olan insanlık” değil. Ama yoksulluğun kişisel bir kusurun değil, evrensel bir ekonomi-politiğin sonucu olduğunu, fakirliğin bir kader değil, birlikte aşılabilecek bir engel ve âdilce paylaşmanın istenirse sanıldığından daha kolay ve sürdürülebilir olduğunu daha sık hatırlayabiliriz. “Ya çıkarsa” umuduyla hiç gelmeyecek bir yarın için hiçbir zaman sana dönmeyecek bir talihi beklemektense, birlikte kazanıp birlikte sahip olmanın imkânlarını yeniden düşünmek, hepimiz için iyi bir başlangıç olabilir.

Kaynaklar
Akdere, Ç. ve Aydın, D. G. (Ed.). (2014). Edebiyattaki İktisat. İstanbul: İletişim Yayınları.
Dostoyevski, F. (2011). Kumarbaz (E. Altay, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Simmel, G. (2009). “Metropol ve Zihinsel Hayat” (T. Birkan, Çev.). Bireysellik ve Kültür içinde (ss. 317-329). İstanbul: Metis Yayınları.
[1] Bu konuda daha fazla bilgi için, Türkçe edebiyata da geniş yer ayıran Çınla Akdere ve Derya Güler Aydın’ın derlediği Edebiyattaki İktisat adlı çalışmaya bakılabilir.