Kaç Neriman kaç

Neriman'ın anonim dünyaya ve konforlu bir hayata olan özlemi sürdükçe inşaat çılgınlığının da süreceğini, piyasadaki çalkantı biraz yatışınca büyük kentlerin çevresinde mantar gibi yeni sitelerin yükseleceğini söylemek bir kehanet olmaz...


@twitter @e-posta
Dosya, 03 Ocak 11:50
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Peyami Safa, 1931 yılında yayımlanan romanı Fatih Harbiye’de tramvay yolcularını muhafazakâr bir dünyadan İstanbul’un Batılılaşan semtlerine, Şişli’ye, Beyoğlu’na taşıyordu. Roman kahramanı Neriman’ın bir asır önce Fatih-Harbiye tramvayıyla Doğu’dan Batı’ya yaptığı yolculuğu bugün metroyla yapmak mümkün. Mesela benim Seyrantepe’de çalıştığım yıllarda sık sık yaptığım gibi, İstanbul’un eski bir gecekondu semtinden metroyla Kadıköy’e…

Seyrantepe’den Kadıköy’e yolculuk metroyla yaklaşık bir saat sürer. Yeryüzüne çıkmadan yapılan bir yolculuktur bu. Seyrantepe’de, Polis Lojmanları’nın hemen yanındaki istasyondan metroya biner, Sanayi Mahallesi, Yenikapı ve Ayrılık Çeşmesi’nde üç aktarma yaparak Kadıköy’de yeryüzüne çıkarsınız.

Bam! Kendinizi İstanbul’un bir semtinden diğerine değil de, bir ülkeden başka bir ülkeye, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa yolculuk yapmış gibi hissetmeniz işten bile değildir Kadıköy’de.

Fatih Harbiye’nin kahramanı Neriman’ın 90 yıl önce tramvaya Fatih’ten binip Beyoğlu’nda indiğinde hissettikleri de buna yakın şeyler olmalı.

Beyoğlu'na çıktığı vakit, mahallelerinden oturanların çoğu gibi Neriman, kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı. Gene Fatih uzakta, çok uzakta kaldı. Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman'a Efgan yolu kadar uzun görünürdü. Kabil'le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul'un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir.

Seyrantepe’nin ara sokakları (Semt zaten tümüyle ara sokaklardan ibaret gibidir), zemin katlarında atölyeler, depolar, oto tamircileri bulunan sıvasız apartmanlarla doludur. Bu apartmanların alt katlarında Marks’ın “lümpen proleterya” dediği türden işçiler çalışır, üst katlarında muhafazakâr aileler oturur. Adım başı kahve... Duvarlarda “Kur’an Kursu” afişleri ve milliyetçi sloganlar… Erkeklerin işi gücü kahvede, caminin önünde oturup sokağı seyretmek... Kadınlar, dört duvar gerisinde… Sokaktaki tek tük birkaç kadın varsa bile onlar da hızlı adımlarla eve veya metro durağına yürüyor…

Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adamlar çoğu sinirime dokunuyor. O Fatih meydanının önünden geçerken meydan kahvelerinde bir sürü işsiz güçsüz, softa makulesi adamlar oturuyorlar. Biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakıyorlar, kimbilir neler söylemiyorlar, insan yolda bile rahat yürüyemiyor.

Sonra o dükkanların hali nedir? Adım başına aşçı ve kahve. Erkeklerin işi gücü kahvede, caminin önünde oturup sokağı seyretmek.

Oysa Kadıköy öyle midir? Çiçek gibi camekânlara sahip kafeler, birahaneler…

Dün Tünel'den Galatasaray'a kadar dükkanlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziniyormuş gibi oluyor. Her camekan çiçek gibi.

Anadolu’dan büyük şehirlere göç 1950’li yıllarda başlamıştı. Buna son 20 yılda yeni bir göç eklendi: Geleneksel semtlerden İstanbul’un dışındaki modern sitelere, Fatih’ten Bahçeşehir’e, Ümraniye’den Ataköy’e, Avcılar’dan Beylikdüzü’ne, Üsküdar’dan Çekmeköy’e, Neriman’ın ayak izlerini takip ederek geleneksel mahalleden anonim dünyaya göç...

Muhafazakâr semtlerden İstanbul’un çevresindeki yeni sitelere göçün tek sebebi anonim dünyaya geçme arzusu değil. Aynı zamanda daha konforlu, daha modern, kadın emeğinin daha az sömürüldüğü bir evde yaşama arzusu da göçü besliyor. Neriman sadece biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakan softa makulesi adamlardan değil, pencere tozlarının ıslak bezlerle alındığı, yerdeki ufacık şiltelerin kabartıldığı, minderlerdeki beyaz örtülerin iyice gerilerek toplu iğnelerle tutturulduğu, bardakların üstündeki işleme kapacıkların, cigara iskemlelerindeki tentene örtülerin birer birer silindiği bir dünyadan da kaçmaktadır.

Kömürü boşaltırken Neriman’ın bir eli simsiyah olmuştu. Macit’in elleri gözünün önüne gelmişti ve hemen musluğa koştu. Fakat tenekede su bitmişti. Büyük bir öfke ile: - Su! Gülter, maşrapa ile su bul! Orada (Köprü'nün öbür tarafında) genç kızlar böyle mi yaşıyor, bir genç kız böyle mi yaşar?

1930’larda Köprü’nün, bugün ise otobanın öte yanındaki evlerde genç kızlar böyle yaşamamaktadır. Onların evleri, güvenlikli, yalıtımlı, kombili, hatta “akıllı”dır.

Oturdular. Neriman'ın buraya üçüncü gelişiydi; her seferinde burasını biraz daha seviyor ve beğeniyordu. Her şey temiz, her şey güzel. Zevkli bir kadın eliyle döşenmiş küçük bir ev odası gibi.

AKP iktidarının 15 yıllık döneminde inşaata yaklaşık 4.9 trilyon lira para harcandı.[1] Bu tutarın önemli bir bölümü Çekmeköy, Bahçeşehir, Beylikdüzü gibi İstanbul’un çevresindeki yeni yerleşim bölgelerinde yükselen sitelere gitti. Bu dönemde inşaatın gayrisafi yurt içi hasıladaki payı 2003’te yüzde 10’dan, 2017’de yüzde 17.23’e yükseldi. Erinç Yeldan, K24’ün “Züğürdün Çenesi” dosyasında yer alan yazısında şöyle diyordu: “Türkiye son yedi yılda tam yarım trilyon dolarlık beton yatırımı yapmış. Bu rakamın inşaat yerine, eğitim, sağlık, sosyal altyapı ve araştırma geliştirmeye dayalı hizmet sektörlerine dönüştürülebileceği bir Türkiye'yi sadece tahayyül edebiliyoruz.”[2]

Türkiye’nin elindekini avucundakini eğitim, sağlık, sosyal altyapı veya Ar-Ge’ye değil de inşaata harcamasında Neriman’ın anonim ve modern yaşam arzusunun payı büyük. Türkiye’de her yıl 600 bin çift evleniyor, 125 bin çift de boşanıyor. Büyük kentlerin çevresindeki yeni yerleşim bölgelerine yönelik talebi esas olarak daha konforlu ve anonim bir hayata geçmek isteyen genç kadınlar ve genç erkeklerin talebi belirliyor. Bu, reklamla kışkırtılmış, geçici değil “ontolojik” bir talep.

Fakat Neriman’ın Ağaoğlu sitelerinden birine taşınma rüyası bir süredir ekonomik kriz engeline takılmış durumda. Bir süredir kimse ev almıyor. Konut satışları yaklaşık bir yıldır düşüyor. Son olarak Kasım ayında Türkiye genelindeki konut satışları bir yıl önceye göre yüzde 27 azaldı mesela.

Ama Neriman’ın anonim dünyaya ve konforlu bir hayata olan özlemi sürdükçe inşaat çılgınlığının da süreceğini, piyasadaki çalkantı biraz yatışınca büyük kentlerin çevresinde mantar gibi yeni sitelerin yükseleceğini söylemek bir kehanet olmaz.

Muhafazakâr, hayalperest ve melankolik Peyami Safa, yüz yıl önce Neriman’ın titreyip özüne ve mahallesine döneceğini ümit ederken nasıl da yanılmıştı.

Neriman bu mahallede, bu evin içinde, bu gaz lambası, bu ihtiyar adam, bu dökülmüş sıvalar, bu eğrilmiş korniş ve çatlamış eski atlas perdeler karşısında, bu yeni silinmiş kütlü tahta kokuları arasında insanın mes'ut olabileceğini görüyordu ve bu evde geçen neş'eli günlerini hatırladı.

Peyami Safa bilmiyordu ki, (Aslında biliyor ama görmezden geliyordu), Neriman, yetiştiği semtin meydanının önünden geçerken arkasından fena fena bakan, meydan kahvelerindeki işsiz güçsüz, softa makulesi adamlardan ve kömürü boşaltırken bir eli simsiyah olmasından kaçmaya kesin kararlı.

İstanbul’un merkezinde doğup büyüdükten sonra ömrümün 14 yılını Bahçeşehir’de geçirdim. Neriman’ı tanıyorum ve aynı arzuları paylaşmasak da onu anlıyorum. Kaç Neriman!