İçimizdeki ülke: Seyahatin bütünlüğü

Edebiyatçı seyyahlar insanın bütün canlılarla ve evrenle arasındaki o büyük kan bağının peşindeler bana kalırsa. Her birimizin içindeki o gizli, unutulmuş, ideal ülkenin peşindeler


@e-posta
Dosya, 04 Ağustos 11:45
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

D.H. Lawrence’ın üç cilt İtalya seyahatnamesini geçenlerde hayranlıkla okudum. Uzun zamandır okumak istiyordum ve beklentilerimin ötesinde iyi çıktı, tam anlamıyla büyülendim. Ardından, Henry Miller’ın Maroussi’nin Devi adını verdiği ve bir yılını geçirdiği Yunanistan seyahatnamesini tekrar okudum. İlk seferkinden daha çok keyif aldım.

Edebiyatçıların tanıdık yerleri yeni gözlerle görmesi çok hoşuma gidiyor. Eskiden yazarlar ülkelerinden aylarca uzaklaşabilmiş, yıllarca seyahat edebilmişler. Üstelik bunu büyük paralar harcamadan yapabilmişler. Bildiğimiz dünyanın içinde başka bir dünya buluyorlar. Sanatçı arkadaşlarıma bunları heyecanla anlatıyordum.

Elbette, dedi Ahmet Elhan, kaçışın henüz ölmediği bir dönemdi o. Kaçış neden öldü sence, dedim. Murat Morova girdi söze. “Kaçacak yer mi kaldı” diyerek bizi güldürdü. Ama sonra belki de asıl nedene dokundu: Dünyanın masumiyetini kaybetmediği bir devrin gerçekleri bunlar.

Doğru. Hem de, Lawrence I. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde, 1920’lerde, Miller da ikinci savaşın hemen öncesinde, 1938’de bu seyahatlere çıktıkları halde doğru, o dönemde bile, dünyada son bir masumiyet zerresi kalmıştı belki.

Lawrence, ilk ciltte (İtalya’da Alacakaranlık) İsviçre Alpleri’nden kuzey İtalya göllerine, oradan da Milano’ya kadar yaptığı uzun yürüyüşü anlatıyor. O devirde bile, her adımda karşılaştığı ve kaçmaya çalıştığı kitle turizminin, ticarileşmenin henüz öldüremediği bir sahiciliğin peşine düşmüş.

Marousi’nin Devi, Henry Miller, Çeviri: Avi Pardo, Siren YayınlarıMiller, aralarında Yorgo Seferis’in de olduğu Yunanlı dostlar edinip, onların doyulmaz sohbetlerine kendini bırakırken, bir yandan da dünyanın içine düşmek üzere olduğu karanlığa karşı yeni bir aydınlık arayışına girmiş.

İki yazar da adeta insan ruhunun hâlâ gerçekten var olduğu, gerçekten yaşadığı bir gizli diyarın izini sürüyorlar. Öyle sanıyorum ki, dünyanın masumiyetine hâlâ dokunabilir miyim arzusunun da ötesine geçen, daha derin bir arayış var burada.

Marcel Proust’un seyahatle ilgili sözlerini hatırlıyorum; “Her sanatçı sanki kendisinin bile unuttuğu, bilinmeyen bir ülkenin yerlisidir” diyordu. Edebiyatçıların seyahatlerinde, asıl bu, her birimizin içindeki unutulmuş, gizli ülkeyi bulma dürtüsü var gibi geliyor bana. Ve hepsi de, bu seyahatlerde, yaralanmış ruhlarını tekrar bütünleştirmeye çabalıyorlar.

Bizlerin bugün yaptığımız turistik gezilerle en ufak ilişkisi yok bu seyahatlerin. Hatta dünyayı gezip görmeye, bizlere az bilinen diyarlardan izlenimler aktarmaya çalışan profesyonel gezi yazarlarından da çok farklılar. Beklenmedik bir bütünlük kazanan romanlar gibi yazmışlar bu kitapları, hem dünyevi, hem manevi boyutları var işin, bir iç arayış sözkonusu. Edebiyatçıların seyahatnamelerini bu yüzden gezginlerin kitaplarından daha çok seviyorum. Zaten çağdaş gezginler arasında en iyi kitapları yazanlar da, bu tarza yakınlaşabilenler bana kalırsa.

Marcel Proust galiba tam da bu nedenle bedenen nereye gittiğimizden çok ruhen ne yaptığımızla ilgilenmiş: “Gerçek keşif yolculuğu garip yabancı diyarları ziyaret etmek değil, başka gözlere sahip olmak, evrene başkasının gözleriyle bakabilmektir.”

Aynı nedenle okumayı seyahate benzetiyor, okurken oturduğumuz koltuğa sihirli koltuk diyor, uyurken gördüğümüz rüyaların seyahatten farksız olduğunu ileri sürüyor.

Benzer şekilde, Fernando Pessoa da Huzursuzluğun Kitabı’nda, adeta seyahat karşıtı bir manifesto yazar gibidir. Bir yandan uzak diyarlara gitmeyi özler, bir yandan da bunun gereksiz olduğunu söyler.

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa, Çeviri: Saadet Özen, Can Yayınları“Seyahat mi etmek istiyorsunuz? Seyahat etmek için, varolmayı becermeniz yeterli. Bedenimin ya da kaderimin treninde zaten bir günden diğer güne, bir duraktan başka bir durağa seyahat ediyorum. Bir şeyi hayal ettiğim an, görüyorum. Seyahat etseydim başka ne görecektim ki? Yolculuk, yolcunun kendisidir. Görebildiklerimiz neye baktığımız değil, kim olduğumuzdur.”

Pessoa için sonuçta, yaşadığı Lizbon sokakları, dünyanın yedi denizinden daha farklı, büyülü bir “sekizinci iklime” dönüşüyor böylece. Bu adla yazdığım bir düşsel seyahat yazısı, geçen yıl Haydar Ergülen’in editörlüğünde çıkan Bu Sefer Mavi... kitabında yayımlanmıştı.

Pessoa’ya hak veriyorum elbette. İnsan gittiği her yere kendini de götürüyorsa, aynı dertleri ve alışkanlıkları beraberinde taşıyorsa, seyahatin bir anlamı yok. İnsan hayalinde de seyahat edebilir. Immanuel Kant, aynı nedenle, ömür boyu çok seyahat ettim, Königsberg’den hiç çıkmadan, diyebilmişti.

Ama edebiyatçıların tam da Proust’un dediği gibi, dünyayı yeni gözlerle görebilmesi, içlerindeki gizli ülkeyi arar gibi bakabilmesi heyecanlandırıyor beni.

Özellikle, çok farklı meşrepte iki yazarın, Lawrence ile Miller’ın, çok farklı zamanlarda neredeyse aynı duyguları ifade etmesi, bana çok çarpıcı geldi. Belki, her ikisi de içinden çıktıkları kültürlerin baskısına isyan edip, evsiz barksız dolaşarak özgürlüğü aradıkları için olabilir bu benzerlik.

Mekân ruhu ve dünyanın geleceği

Lawrence, seyahatnamesinin ikinci cildinde, yani Etrüsk Mekânları kitabında, adı üzerinde, İtalya’daki kadim Etrüsk uygarlığının kalıntılarını, özellikle de duvar resimleri hâlâ silinmemiş yahut yağmalanmamış mezarları arayışını anlatıyor.

Bir olasılık Anadolu’dan göç etmiş Hititler olduğu söylenen Etrüsklere ben de öteden beri hayranım, Venedik’te Grassi Sarayı’ndaki Etrüsk sergisi için saatlerce kuyruk beklemiş, sonra da büyülenmiş gibi bir gün geçirmiştim. Roma’dan çok önce var olan bu uygarlığı Lawrence da belli ki çok etkileyici buluyor.

Romalıların rasyonel kültürüne karşı Etrüsklerin saf ruhunu savunuyor Lawrence. Nefes almak kadar doğal ve basit bir yaşam doluluğu buluyor bu kültürde, özlediği bir yalınlık görüyor. Bunları söylediği zaman, modernliğin mekanikleşmiş ölülüğüne karşı kendi aradığı sahiciliği de kastettiğini hemen anlıyorsunuz. Çünkü çevresindeki modern İtalya’nın hızla ruhsuzlaşan görüntüsü içinde ne zaman büyülü, yaşayan, organik bir güzellik bulsa, aynı hevesle övgü yağdırdığını görüyorsunuz.

Modernist romanın en modernist temsilcisi, insan yaşamını yeknesaklaştıran her uygulamaya anti-modernlik tavrıyla karşı çıkıyor. Modernist romanın, modernliğin boğucu yanlarına karşı geliştirilmiş bir sanat olduğunu bir kez daha hatırlıyorum böylece. Miller da bu açıdan modernist bir yazardı bana kalırsa.

Deniz ve Sardinya Adası, D.H. Lawrence, Çeviri: Arzu Dalyan, Aylak Adam YayınlarıEtrüsk duvar resimlerindeki rengârenk hayat cümbüşünü izledikten sonra, çevresindeki bıkkın İtalyan köylülerine bakan Lawrence, şöyle bir gözlem yapıyor: “Yaşama sanatını yitirdik. En önemli bilimde, yani gündelik yaşam ve davranış biliminde ise, tamamen cahiliz. Onun yerine psikolojiyi koyduk. Etrüsklerin kozmik dinine göre, insanın tüm evrenle kan bağı vardı. Etrüsklerin tam yetişkin olduğu yerde biz çocuğuz, onların çocuksu olduğu yerde bizler fazla yetişkiniz. Etrüsklü sanatçı, sembollerle oynamış, çocukların peri masallarıyla oynaması gibi.”

Fikirlerinde inatçı olan Lawrence, bazı görüşleriyle sinirime dokunsa bile, çok sıkı ve felsefeye yatkın bir gözlemci. Kuzey İtalya’da yürürken, Etrüsk mezarlarını ararken, yahut karısı Frida ile Sardinya adasının gizemini çözmeye çalışırken (seyahatnamenin üçüncü cildi, Deniz ve Sardinya Adası), modern dünyada herkesin ne değilse ille onu olmaya çalıştığını ileri sürüyor!

Kuzey Avrupalıların Hristiyanlığa sırt çevirip Diyonisos tipi bir haz yaşantısının peşine düştüklerini, güney Avrupalıların, örneğin İtalyanların ise, kendilerine ait o Diyonisos kültünden, toprağa ve güneşe yakın hayatlarından vazgeçip, kuzeyliler gibi olmaya çalıştığı kanısında.

Hâlbuki kendisi, kuzeyin bir başka kıskacından, İngiltere’nin kömür madenlerinden kaçan Lawrence, Alpler’de bir çam ağacının dibinde, aniden, mutluluğu tadıyor: “Nasıl memnunum burada olmaktan, evsiz, yersiz yurtsuz, hiçbir şeye ait olmamaktan.”

Kimlik ve aidiyet dayatmalarının, savaşa kadar varan kıskacından kaçmaya çalışıyor Lawrence. Üstelik, gittiği her yerde farklı insanların da, benzer yahut çok zıt bir kaçış ya da arayış içinde olduklarını görüyor. Ve sanki onu yankılıyormuş gibi, on beş yıl daha ileriden, Henry Miller da benzer izlenimler içinde. İki yazar da, eski dünyanın sona erişini ve yeni bir dünyanın doğma çabalarını seyrediyorlar adeta. Geleceğin dünyasının ne şekil alacağını görmeye çalışıyorlar.

Miller da, mitolojinin kadim topraklarını gezerken, neredeyse Lawrence ‘ın sözlerini tekrar eder gibi sesleniyor okura:

“Bundan böyle ben bir göçerim, hiç kimseyim artık, fabrikasyon dünyanızı alın, müzelere koyun, ben istemiyorum, o dünyayla işim bitti.”

Henry Miller da memleketi New York’u terk etmiş, adeta kaçmış, dokuz yıl Paris’te oturmuş, evi, barkı, otomobili, parası, hiçbir şeyi olmasın istemiş, Amerikan kültürünü var eden bütün maddiyata sırt çevirmiş bir adam. Onun da bazı kitapları, tıpkı Lawrence gibi, müstehcenlik iddiasıyla yasaklanmış. İki yazar da, modern dünyanın cenderesinden kurtulmak için seyahat ediyor. Kaçışın henüz ölmediği bir dönemde, bedenen kaçarken, ruhen bence Proust’un sözünü ettiği, kendi içlerindeki asıl ülkeyi arıyorlar.

Henry Miller o ülkeyi Yunanistan’da bir an bulur gibi oluyor:

“Argos’tan geçerken, şu dünyanın büyüsü aniden içimi kapladı. Çoktan unutulmuş şeyler ürkütücü bir berraklıkla geri döndüler. Çocukken okuduğum şeyleri mi hatırlıyordum, insanoğlunun evrensel belleğine mi dokunuyordum, emin değilim. Şu yerlerin hâlâ var olması, hâlâ kadim isimleriyle anılıyor olması, bana inanılmaz görünüyordu.”

Miller’ın burada hayran olduğu şeyin, hepimizin antik harabelerde bazen yaşadığımız huşu ile, merak ve büyülenme ile sınırlı olduğunu sanmıyorum. Bunlar da var elbet, fakat yeni ve farklı bir dünya arayışından ayrı düşünülemez bence. “Mekân ruhu” dediğimiz şey, Miller için daha sahici bir yaşam tasavvurunun kapısı aslında.

“Sınırsız bir sevgi açlığıdır bu. Susuzluktan çatlamış toprağın ani ve dehşetli bir sağanakta duyduğu sarhoşluktur” diye tanımlıyor Miller, yaşadığı duyguyu.

“Bir gün sonsuz hayata sahip olmanın ne demek olduğunu anlayacağız- cinayet işlemekten vazgeçtiğimiz zaman.”

Neden seyahat ediyoruz?

Bu iki yazarın, D.H. Lawrence’ın ve Henry Miller’ın kitapları arasında gidip gelirken, niçin seyahat ediyoruz sorusuna da ilk defa doyurucu bir felsefi cevap bulduğumu hissettim.

Kitlesel turizmin vahşetine rağmen, hâlâ arada dünyanın bazı köşelerine gitmeye çabalıyoruz, evet. Eski eserlere bakmak, kültürlerin tarihini öğrenmek istiyoruz, evet. Dünyanın masumiyetini kaybetmesine rağmen, her şeyin başka yerde seri üretildiği küresel ticaret çarkına rağmen, standartlaşmaya ve aynılaşmaya rağmen, Disney’leşmeye rağmen, hâlâ yerel bir ruh arıyoruz çünkü sadece geçmişi değil, geleceği de arıyoruz.

Bir başka deyişle, Lawrence’ın deyişiyle, tekrar bütün olmaya çabalıyoruz. Bu uğurda, Lawrence’tan uzunca bir alıntı aktarmama izin verin lütfen, Deniz ve Sardinya kitabından yapacağım bu alıntıyı, çünkü bence işin ruhuna dokunuyor burada:

“Her şey bilinmiyor. Her şey hesaplanıp bitmiş değil. Hayat sadece geriye doğru yapılan bir keşif süreci değil. Ama bir yandan da elbette ki ve yoğunlukla öyle.

“İtalya bana kendimden çok şeyi geri verdi. Kaybettiğim bir çok şeyi tekrar bulmamı sağladı. Parçaları tekrar birleştirilmiş bir Osiris oldum adeta.

“İnsanın bütün olmadan önce, bütün olabilmek için, geriye, geçmişe doğru yapması gereken böyle muazzam bir tekrar keşfetme süreci var, evet, ama bir de ileriye doğru bir hareket var. Hâlâ bilinmeyen, işlenmemiş köşeler var, tuzun henüz tadını kaybetmediği yerler, yapılacak şeyler var. Ama bunun için insanın önce kendisini o muazzam geçmişte mükemmelleştirmesi gerekiyor.”

İşte, bulduğum cevap Lawrence’ın bu sözlerinde. Neden seyahat ediyoruz? Neden eski eserler ve harabeler geziyoruz? Ama dikkat edin, müzelerden söz etmiyoruz, yaşayan bir geçmişi geleceğe bağlamak sözkonusu burada.

Lawrence müzelerden neredeyse nefret etmiş. Miller da öyle. Atina’ya vardığında Akropolis’i gezmiyor, vapurda tanıştığı arkadaşı harabeyi gezerken, o gölgede oturup bekliyor. Sadece sıcak nedeniyle öyle yapmadığını anlıyoruz. Miller için Zappion parkında oturmuş, bir sıcak yaz akşamında su içerek sohbet eden çiftler, etrafta oynayan çocuklar, Partenon’daki taşlarla aynı şeyi ama daha etkili şekilde söylüyor aslında.

Maroussi semtinde oturan ve “dev” dediği Katsimbalis adındaki yeni Yunanlı arkadaşının sohbetini dinlemek, Balkan Savaşı anılarını, gezilerini ve hayat hakkındaki tükenmez monologunu dinlemek, taşların dilinden daha öğretici onun için.

Lawrence da öyle. Yürüdüğü dağlarda, kaldığı pansiyonlarda, geçtiği köylerde rastlayıp tanıdığı insanların hayatını duymak ve hissetmek daha önemli. Yolda yürürken uzaktan, bir tarlada gördüğü genç bir köylü kadının çevresinde öyküler kuruyor, başka dünyalar hayal ediyor. Her iki yazar da, insan hikâyelerini örerek seyahat ediyorlar, yazdıkları seyahatnameler birer roman gibi adeta.

Bana bilim adamlarının bir ayrımını hatırlatıyor bu durum. “Yatay seyahat” dedikleri şey, bir sürü yeri gezip yüzeysel ama zengin izlenimler aktarmak. “Dikey seyahat” dedikleri şey ise, bir yerde uzun kalarak, o ülkenin insanlarını, hayatlarını, arayışlarını çok daha derinlemesine duyumsamaya çalışmak. Lawrence ve Miller’ın seyahatnemelerinde yaptıkları şey tam da bu ikincisi.

Her iki yazar da, gerçekten Proust’un kast ettiği anlamda, dünyaya ve evrene, başkalarının da gözüyle bakabilmişler. Miller, Delphi’de Apollon tapınağını gezerken, bir yandan da az ötede zar oynayan genç oğlanların sesleriyle bir yaşam izi sürüyor; Lawrence İsviçre’nin bir dağ yamacındaki pansiyonda prova yapan amatör tiyatrocu İtalyan göçmenleri izleyerek, yeni kurulmakta olan dünyaya dair güçlü sezilere kapılıyor.

Her iki yazar için de, bu insanların çevrelerindeki kadim geçmişle nasıl ilişki kurduğuna ve gelecek için nasıl bir hayat tasavvur ettiklerine, iyisiyle kötüsüyle nasıl bir yeni ruhun yaratılmakta olduğuna ilgi göstermek, müze gezmekten daha önemli. Müzelere uğramıyorlar bile.

Müzeler, sanki geçmiş bir dönemin, sömürgeci yahut kültür emperyalisti diyebileceğimiz bir dünyanın yığdığı hazinelerden ibaret. Müzeler elbette kültür eğitimimizin bir parçası. Ama Lawrence ve Miller, daha o zamanlarda bile, hiç değilse çoğunluk tarihî eserin müzeler yerine, ait oldukları mekânlarda sergilenmesi gerektiğini savunmuşlar. Bugün bizlerin savunduğumuz bir demokratik doğallığın, belki de en erken savunucuları.

“Neden her deneyim sistematize edilmek zorunda” diye isyan ederek soruyor Lawrence. Kayıp uygarlık hakkında ders dinlemek yerine, o uygarlıkla gerçek bir temas istiyor. “Etrüsk uygarlığı bir teori ya da tez değil, bir deneyim” diye yazmış.

Miller da, Yunanistan deneyimini evrensel niteliğiyle yorumlamış:

“Yunanistan’ın bende yarattığı en büyük izlenim, insan ölçeğinde bir dünyası olması. Bence şu anki hayat tarzımız, Amerikan hayat tarzı, tıpkı Avrupa’nınki gibi, yok olmaya mahkûm. Eski Yunan’da olduğu gibi dünyayı tekrar küçültmemiz lazım, her bir insanı içine alacak kadar küçültmemiz lazım. En son kişiyi içine alana kadar, gerçek insan topluluğu olamayacak dünya.

“Ülkeme dönmekten artık korkmuyorum. Yunanistan bana öyle bir şey verdi ki, bunu ne New York ne Amerika yok edemez. Yunanistan beni özgürleştirdi ve bütünlüğümü yeniden kazandırdı.”

Lawrence ve Miller gibi edebiyatçılar, dünyanın bir köşesinde gerçekliğin nabzını tutmak yoluyla, aslında kendi nabızlarının ve belki biz okurların nabızlarımızın biraz daha ferah, biraz daha düzenli atmasının yolunu aramışlar. Bence hepimizin özlediği bu bütünleşme ve iyileşme duygusu için seyahat ediyorlar.

Lawrence’ın, Etrüsklerde insanın bütün canlılarla ve evrenle kan bağı vardı dediği gibi, edebiyatçı seyyahlar hepimizin arasındaki o büyük kan bağının peşindeler bana kalırsa.

Her birimizin içindeki o gizli, unutulmuş, ideal ülkenin peşindeler. Seyahat etmenin belki de yegâne anlamlı sebebi.