Huzur'u boş ver, biraz para kazanalım

Mümtaz'ın bir ayağı, geleneksel dünyanın manevi ikliminde, diğeri gündelik işlerin içindedir. Mümtaz, ailesine ait dükkânın kirasını alma, kontratları yenileme gibi işleri de yüklenmiştir. Ama bu dünyaya kendisini bir türlü tam mânâsıyla veremez


@twitter @e-posta
Dosya, 05 Temmuz 11:28
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanı Huzur, muhafazakâr Türk insanının iç dünyasına açılan bir kapı olarak değerlendirilmiştir. 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen ve 1949 yılında kitap olarak yayımlanan romanın baş kahramanı Mümtaz, Doğu’yla Batı’nın, “Debussy’yi ve Wagner’i sevmenin ama Mahur Beste’yi yaşamanın” çelişkisi altında ezilmekte, kendisini huzura kavuşturacak bir iç nizamı aramaktadır. Berna Moran, “Huzursuzluğun romanı” der, Ahmet Hamdi’nin eseri için.

Mümtaz’ın bir ayağı, geleneksel dünyanın manevi ikliminde, diğeri gündelik, süflî işlerin içindedir. Mümtaz, ailesine ait dükkânın kirasını alma, kontratları yenileme gibi işleri de yüklenmiştir. Ama bu dünyaya kendisini bir türlü tam mânâsıyla veremez. Kiracı kirayı her ay geciktirir. Mümtaz, kiracıyı sıkıştırabilecek adam değildir. Ay başlarında kirayı almaya istemeye istemeye gider. Bir türlü ele geçmeyen kira, Mümtaz’ın hayatında bir üzüntü kaynağı hâline gelmiştir.

Birkaç seneden beri kontratı yenilemek, kiraları almak gibi işleri yüklenen Mümtaz, onu hatta dükkânında ve karşısında iken bile görmenin ne kadar güç olduğunu bilirdi. Daha, genç adam dükkâna girer girmez siyah gözlüğünü, bir kudret tılsımı, büyülü bir silah gibi gözlerine takar, bu cam perde arkasında adeta görünmez olur, oradan piyasanın durgunluğunu, hayatın ağırlığını, devlet memuriyetinde belli bir gelirle çalışanların saadetini anlatır, memurluğu bırakıp da, Elkasibu Habibullah hadisine uyduğu için, evet, sırf bunun için, Peygamber’in bu sözüne, bildiği halde riayetsizlik etmemek için ticarete başlamıştı; kendisine kızar, dövünür, nihayet: Beyefendi, vaziyeti biliyorsunuz, şimdilik kabil değil; hanımefendiye arz-ı tazimat ederim. Bana birkaç gün daha mühlet versinler. O bizim mal sahibimiz değil, velinimetimiz oldu. İnşallah on beş gün sonra uğrarlarsa hem teşerrüf etmiş oluruz, hem de bir parça şey takdim ederim, diye işi müpheme bağlar; fakat genç adam kapıdan çıkarken, yaptığı vaadin büyüklüğünden ürkmüş gibi sesi titreyerek; on beş günde de kabil olur mu bilmem ki... diyerek tekrar söze başlar ve mümkünse hiç gelmesin, hiçbiriniz gelmeyin, ne diye geleceksiniz sanki! Bu çürük binada, bu acayip kafeste oturduğum yetmiyormuş gibi, bir de size para mı vereceğim diyemediği için, daha iyisi aybaşına doğru, hatta gelecek ayın ortasında teşrif buyursunlar... ricasiyle, bu mülakatı gerilere, çok uzak zamana atmağa çalışırdı.

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları“İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen onların bilinçleri değildir, bu maddi koşullar onların bilinçlerini belirler”, demişti Marx. Mümtaz da maddi koşulların eseri ve esiridir. Mümtaz ve ailesi veya daha geniş bir düzlemde 1940’lar İstanbul’unda yaşayan insanların, yaptıkları işlerden, kiraladıkları dükkânlardan, hayatlarında büyük bir değişiklik yaratacak meblağda para elde etmeleri mümkün değildir. O dönemin İstanbul’unda, en pahalı dükkânın kirası ne olabilir ki? 1950’lerin başında Türkiye’de kişi başına düşen millî gelir sadece 166 dolardır. Aynı dönemde, Amerika’da tüketim toplumu doğarken (McDonalds 1948’de, Burger King 1953’te, Pizza Hut 1958’de kurulmuştur), Türkiye, Menderes’in gösterdiği “Her mahallede bir milyoner” hedefine yeni yeni mobilize olmakta, devlet eliyle kalkınmadan özel sektör öncülüğünde kalkınmaya yeni yeni geçmektedir. Sokaklar Amerika’daki gibi ışıltılı mağazalarla değil, sineklerin uçuştuğu tezgâhlarla doludur.

Sahaflar içi tenhaydı; daha kapıda eski Mısır Çarşısı’ndan sıçramış bir damla gibi küçük bir dükkân, eski zengin şarkın, kökü kimbilir nereye dayanan, hangi olmuş medeniyetlere çıkan bir yığın geleneğin küçük ve sefil bir hülasası, tozlu kavanozlarda, uzun tahta kutularda, üstü açık mukavvalar içinde asırlarca faydasına inanılmış, kaybolan hayat ve sıhhat ahenklerinin biricik çaresi gibi bakılmış ot ve köklerini, peşinden o kadar hırsla koşulan, okyanuslar asılan baharlarını teşhir ediyordu. Mümtaz bu dükkâna bakarken hiç farkında olmadan Mallarme’nin mısraını hatırladı: Meçhul bir felaketten buraya düşmüş…

İstanbul, yoksul bir şehirdir.

Sefil, perişan mahalleler, yoksulluk yüzünden bir insan çehresini andıran eski evler arasından geçiyordu. Etrafında bir yığın perişan ve hasta yüzlü insan vardı.

Sokaklar alışveriş merkezlerinin ışıltılı vitrinleriyle değil, sinekli tezgâhlar, o tezgâhlar da, geliri 166 dolar olan insanların alabileceği “ucuz gümrük eşyasıyla, taklit modalarla” doludur.

Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte Bayezit kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti, fırtınalı ve karlı gecede burnunu bir lahza kapıdan çıkarmak gibi, ona bir yığın şeyi birden öğretmişti. Daha Bayezit’ta bir askeri kıtanın geçişi yüzünden tramvay durmuştu. Mümtaz bunu fırsat bilmiş, yolun gerisini yayan yürümek için tramvaydan inmişti. O bu yolu öteden beri severdi. Bayezit Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer, Bedesten’e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. Öbür tarafta taklit ve baştan savma şeyler bulunur, ancak küçük tezgah ve imalathane işlerine, ucuz gümrük eşyasına, taklit modalara rastlanırdı. Halbuki Bitpazarı ile Bedesten’de, dikkati açık olursa, daima şaşırtıcı bir şey bulunurdu.

Burada hayatın, taklidi güç olan, tenimize yapışmadan ve içimize yerleşmeden yanaşmıyan iki ucu birleşirdi. Gerçek fukaralıkla, gerçek debdebe veya artığı... Adım başında modası geçmiş zevk kırıntılarına, nerede ve nasıl devam ettiği bilinmeyen büyük ve eski ananelerin son parçalarına beraberce rastlanırdı. Eski İstanbul, gizli Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar, içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı. Kasabadan kasabaya, aşiretten aşirete, devirden devire değişen eski zaman elbiseleri, nerede dokunduğunu söyleseler bile unutacağı, fakat motiflerini ve renklerini günlerce hatırlıyacağı eski hali ve kilimler, Bizans ıkonlarından eski yazı levhalarına kadar bir yığın sanat eseri, işlemeler, süsler, hülasa yığın yığın sanat eşyası, hangi geçmiş zaman güzelinin boynunu, kollarını süslediği bilinmeyen bir iki nesle ait mücevherler, bu rutubetli ve yarı karanlık dünyada hüviyetlerine eklenen uzak zaman ve bilinmezin cazibesiyle onu saatlerce tutabilirdi.

Kısacası, şark ölmüş ama garp henüz doğmamıştır. Kapitalizmin alacakaranlığıdır bu.

Bu eski şark değildi, yeni de değildi. Belki iklimini değiştirmiş zamansız hayattı. Mümtaz bu hayattan Mahmutpaşa’nın çığlığı içine çıktığı zaman, bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu duyardı. Bütün bunlardan zevk almak ona yaşına göre çok olgun bir itiyat, bir tiryakilik gelirdi.

Küçük tacirler, “ucuz gümrük eşyasıyla, taklit modalarla” para kazanmaya çalışmakta, Mümtaz’ın kiracısının söylediği gibi “Devlet memuriyetinde belli bir gelirle çalışanların saadetini” kıskanmaktadır. Dükkânların kira getirmediği, kiracıların borcunu ödeyemediği bir kentte “kentsel dönüşüm” kimin aklına gelebilir? 1940’lar İstanbul’unda “bizim çocukların” idare ettiği belediyeye rica edip, dükkânın bulunduğu bölgenin imarını değiştirerek emsal oranını 1.5’tan üçe çıkarmak… Böylece bin metrekare inşaat izni olan yere beş bin metrekare inşaat yapmak… Siyasî bağlantılar sayesinde bir imzayla zengin oluvermek… Mümtaz’ın ve Mümtazların gündeminde değildir. Para kazanmanın mümkün olmadığı yerde, iç huzuru aramaktan başka ne yapılabilir? Marx’ın sözünü ettiği maddi koşullar, para değil, huzur peşinde koşmaya elverişlidir.

“Madde dünyası ile devamlı temasların doğuracağı her türlü ihtiras taşkınlığından, hatta gelecek kaygısından uzak, iç alemine çekilmiş, telaşsız ve rızkından emin bir insan!... Kendi içine kapalı, dar ve statik yaşayış tarzı; gündelik ihtiyaç miktarı ile hudutlanmış basit, organik geçim seviyesi!”

Sabri F. Ülgener, Osmanlı’nın iktisadî ahlak dünyasını böyle tarif eder.[1] Ülgener’e göre, ilk ve öz hâliyle İslam, çalışma ve emeğe, mala ve dünyaya önem veren; toplumsal taşıyıcılarının bir kısmı tacirlerden oluşan bir din iken, tarihsel gelişim süreci içinde durgun ve âtıl bir zihniyete yol açmıştır. Yani Mümtaz’ın muhafazakârlığı İslam’ın değil, çağının ürünüdür.

“İnsanı fırsat hırsız yapar” derler. Ahmet Hamdi’nin romanında huzuru arayan muhafazakâr insanları, aradan geçen 70 yılda kentsel dönüşüm peşinde koşan çıkarcı insanlara dönüştüren şey, Türkiye’de fırsatların büyümesidir. Önce maddi koşullar değişmiş; değişen koşullar, Marx’ın dediği gibi, insanı değiştirmiştir. Madde dünyası ile devamlı temasların doğuracağı her türlü ihtiras taşkınlığından, hatta gelecek kaygısından uzak, iç âlemine çekilmiş, telaşsız ve rızkından emin Mümtaz gitmiş, Sabri Ülgener’in de özlemini çektiği, “Hayatın gayesini tevekkül ve inziva yerine kazanma ve çalışmada arayan” insan gelmiştir.

Kirası bir zamanlar Mümtaz’ın içine dert olan o küçük dükkân, birkaç yıl önce çocukları tarafından kentsel dönüşüme sokuldu. Belediyedeki eş dost da yardımcı oldu, binanın emsal oranı artırıldı. Mümtaz’ın çocukları bu işten kârlı çıktı, iki dükkân sahibi oldular. Dükkânlardan birini euro üzerinden İspanyol giyim devine, diğerini dolar üzerinden Amerikalı kahve zincirine kiraladılar. Aile, Zekeriyaköy’deki bir villaya taşındı. Mümtaz’ın oğlu bu yazıyı Audi Q 5’inde trafiğin açılmasını beklerken, iPhone X’inde okuyor. “Ne yani!” diye sinirleniyor, “muhafazakârların dünya nimetlerinden yararlanma hakkı yok mu!”

Var elbette. Tek mesele, onun Ahmet Hamdi’nin romanının sayfalarında huzuru arayan, tevekkül ve ahlak sahibi Mümtaz’la aynı değerlere sahip olduğuna inanmamızı beklemesinde...

[1] Aktaran Ahmet Özkiraz, “Sabri F. Ülgener’de Zihniyet ve Geri Kalmışlık”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 2007.