Hakikate uzanan yolda tarih ve edebiyat

Şüphesiz edebiyat tarihten ayrı, bağımsız bir varoluşa sahip değildir. Yani edebî eserin yazılma anını ya da bizzat kurmaca dünyanın bağlamını belirleyen içinde yaşanılan an ya da yaşanılmış olan tarihsel süreçtir


@e-posta
Dosya, 06 Ekim 11:10
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Walter Benjamin “Hikâye Anlatıcısı” adlı denemesinde artık kaybolmuş olan hikâye anlatıcılığının; hikâye anlatıcılığından romana ve kısa öyküye uzanan süreçte yok olduğunu düşündüğü pratiklerin anlamı üzerine düşünür. Hikâye anlatıcılığı temelde deneyimin aktarılmasıdır. Yolculuk edenler uzakların bilgisini aktarırken, yerleşik olanlar, örneğin zanaatkârlar geçmişin bilgisini aktarırlar. Şüphesiz bu pratikte söz konusu olan akıl verme ve akıl alma, danışma ihtiyacıdır. İster geçmişte ister uzakta olsun, deneyimi aktarmak ve deneyimden yararlanmak hikâye anlatıcılığının esas amacını oluşturur.[1] Deneyim öyle ya da böyle hafızaya kaydolur, hatırayı oluşturur ve hatıranın kayıtları da Benjamin’e göre gerek tarihyazımında gerekse destansı anlatıda karşımıza çıkar. “Destan biçimlerinin sıfır noktası” olarak tarihyazımı vakanüvislerin yani tarih anlatıcılarının bir nevi hikâye anlatıcısı gibi aktardıklarından oluşur. “Tarihsel hikâyelerini kavranamaz, ilahi bir kurtuluş planına dayandırarak, daha baştan açıklama yapma yükünü omuzlarından atmışlardır. Onun yerini yorum alır; belirli olayların doğru sıralanışına değil, dünyanın kavranamaz gidişatı içindeki düzenine dair bir yorum. (...) Hikâye anlatıcısında vakanüvis biçim değiştirerek, sanki dindışı bir kimlik kazanarak varlığını sürdürmektedir.”[2] Bu satırlardan anlaşılacağı gibi hikâye anlatıcısı gündelik yaşam pratikleri üzerinden daha din dışı bir anlatı oluştururken, tarih anlatıcısı olarak vakanüvis, meseleleri ayrıntılı olarak açıklama ihtiyacı hissetmeden, kutsalı arkasına alarak teleolojik yorumlarla biçimlenen bir anlatı ortaya koyar.

Öyle ya da böyle anlaşılan, hikâye anlatma ihtiyacı insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiye dair ontolojik bir ihtiyaçtır. Denilebilir ki yaşananı, yaşanmış olanı veya yaşanabilecek olanı anlatısallaştırarak gerçekliğe yaklaşır, hatta gerçekliği bizzat inşa ederiz. Yaşadığımız hayatla, geçmiş ve gelecekle kurduğumuz ilişkinin izdüşümünü ise bugün artık belirgin bir tasnifle tarih ve edebiyat dediğimiz alanlar biçimlendirmektedir. Neredeyse on dokuzuncu yüzyıla kadar tarih ve edebiyat metinleri pek de birbirinden ayrışmadan “güzel yazı” başlığı altında yer alırken bu alanların içinde yaşadığımız dünyayla, fiili gerçeklikle ilişkisi bugünkü kadar keskin bir sorunsal haline gelmemişti. Oysa bugün, gerek tarihin gerek edebiyatın dünyayla, gerçeklikle kurduğu ilişki bu iki akraba alanın yakınlığı kadar uzaklığını ama en çok da kaçınılmaz beraberliğini tartışmamızı zorunlu kılıyor.

Benjamin’in hikâye anlatıcılığı ile ilintili olarak ele aldığı tarih anlatıcılığının odak noktası da, daha sonraki modern tarih yazımının araştırma nesnesi de geçmiştir. Geçmişin bilgisini ister tanıklık ederek ister tanıklıkları ve kayıtları yorumlayarak anlatmak ve yazmak bugün anladığımız anlamda tarihyazımını oluşturur. Tarihyazımının ne olduğunu, nasıl yazılması gerektiğini ya da bir tarihçinin geçmişle nasıl bir ilişki kurması gerektiğini tartışmayacağım. Esasen bir edebiyatçı olarak yapmak istediğim edebiyatın, daha özelde kurmacanın tarihle nasıl bir ilişkisi olduğunu, tarihin edebiyata olduğu kadar edebiyatın ya da kurmacalığın tarihyazımına etkisini göstermeye çalışmak olacak. Bunun için de yukarıda değindiğim gibi bu iki alanın gerçeklikle, olgusal olanla kurduğu ilişki üzerinde duracağım. Bu ilişkinin mahiyetini somutlaştırmak üzere bir örnekle başlayalım. Bugün pek çok kaynakta Âşıkpaşazâde Tarihi diye anılan, 15. yüzyılda Âşıkpaşazâde tarafından yazılmış Menakıb u Tevarih-i Al-i Osman şu satırlarla başlar:

“Ben fakir, Kostantiniyye’de her bir şeyden el çekip, Allah’ın hoşnut olacağı işlerle uğraşıp ona teslim olarak, hırstan uzak sabır elbisesini giyip köşemde oturmuş ve dua sofrasını sererek nimetlere kavuşmuştum. Ansızın dostlardan bir topluluk, Osman soyunun tarih ve güzel hikayelerinden söz açtılar. Ben fakire de sordular, karşılığında Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakıh’ın oğlu Yahşı Fakıh’ten okuyup bildiğim kadarıyla cevaplar verdim. İşte Orhan Gazi’nin imamının oğlu olan Yahşı Fakıh, Sultan Bayezid Han’a gelinceye kadar bu hadise ve menkıbeleri yazmış. Ben de Orhan Gazi’nin imamının oğlu Yahşı Fakıh’e bağlı kalarak, başkalarından duyduklarımla birlikte, Osmanoğulları’nın sözlerinden ve olaylarla dolu menkıbelerinden bazılarını kısa ve öz olarak kaleme aldım.”[3]

Bu alıntı aslında edebiyat ve tarihin karmaşık ilişkisine dair birçok ipucunu içermektedir. Her şeyden evvel Âşıkpaşazâde eserini menkıbe ve tarih olarak adlandırır. Menkıbe olağanüstü motiflerle süslü bir nevi hayat hikâyesidir ki burada Osmanoğulları’nın kolektif biyografik anlatısı olarak düşünülebilir. Tarih ise geçmiş, yaşanmış olayların aktarımına işaret eder. Âşıkpaşazâde yukarıdaki satırlarda ısrarla kaynağını belirtir. Orhan Gazi dönemine tanıklık etmiş Yahşı Fakıh’ın yazdığı menkıbe ve hadiseler. Yani onun yazdıkları da bir yanıyla kurgusal bir yanıyla olgusaldır. Bununla da yetinmez, başkalarından duyduklarını da ekler anlatısına. Demek ki Âşıkpaşazâde geçmişte yaşananları, yaşayanların tanıklıklarına; yine yaşayanların olup bitenleri ve duyduklarını öyküleştirerek, olağanüstü motiflerle süsleyerek anlattıklarına; tanıklardan duyup rivayet eden başkalarının kurgularına ve bizzat kendi tanıklıklarına dayanarak biçimlendirdiği bir tarih anlatısı oluşturmuştur. Biraz sonra Paşazâde okuyucuya da hitap eder: “Ey değerli okuyucular, Allah’a yemin ederim ki yazdığım bu menkıbelerin hepsini hakkıyla en iyi şekilde biliyorum. Bunları boşu boşuna yazdığımı sanmayınız; ilmim hepsine yetiştiği için yazdım.”[4] Yazar, bütün bu anlatılanların doğruluğunu, gerek menkıbelerin gerek hadiselerin gerçeğe uygunluğunu bir defa daha altını çizerek okuyucusuna ispat etmeye çalışır.

Âşıkpaşazâde Tarihi elbette modern tarihçiliğin çok öncesine ait bir örnektir. Bu anlamda tarihçilik yöntemiyle değilse bile birçok tarihyazımsal anlatıda başvurulmuş tarihî bir kaynak olarak bu yazıdaki temel argümanları somutlamakta işlevseldir: Hangi dönemde yazılmış olursa olsun tarih metinlerinin kurgusal, anlatısal yapısı dolayısıyla edebiyatla kopmayan bağı; buna karşılık bütün kurgusallığına rağmen tarih metinlerinin gerçeklikle kurmak zorunda olduğu ilişki ve tam da bu ilişkinin niteliği yüzünden edebiyatın tarihten başka bir anlatı biçimini, başka bir yaşam alanını işaret etmesi.

Şimdi bu temel noktaları sondan geriye doğru tartışmaya başlayalım. Edebiyat gerçeklikle nasıl bir ilişki kurar? Edebiyat gerçek hayatın neresinde durur? Edebiyat metninin anlattığı hikâyenin, karakterlerin, olayların yaşadığımız dünyayla ilgisi var mıdır? Bu bildik soruları sormuş ve cevaplamaya çalışmış isimlerden biri olan edebiyat kuramcısı Lubomir Doležel, Kripke’den ödünç aldığı “olanaklı dünyalar” kavramını bu ilişki çerçevesinde ele alır. Buna göre içinde yaşadığımız fiili/ gerçek dünya, sonsuz sayıda başka olanaklı dünyalarla çevrelenmiştir. Söylem evreni gerçek/ fiili dünya ile sınırlanamaz ancak sayısız olanaklı ama gerçekleşmemiş dünyaya yayılır.[5] Diğer bir deyişle yaşadığımız dünya olanaklı dünyalardan birisidir ve aslında söylemsel düzeyde olanaklı birçok başka dünya vardır. Doležel, edebiyatın kurmaca dünyalarını da işte bu olanaklı dünyaların belli bir biçimi olarak değerlendirir: “Kurmaca dünyalar olanaklı dünyalardır çünkü gerçekleşmemiş, fiiliyata geçmemiş olanaklı kişiler, durumlar, olaylardan teşekkül ederler. Gerçekleşmemiş, olanaklı varlıklar olarak bütün kurmaca karakterler aynı ontolojik doğaya sahiptir, birbirinden daha kurmaca ya da gerçek değildirler.”[6] Kurmaca dünyalar gerçek dünyaya çok benzeyebilir ya da tamamen bu dünyadan uzaklaşıp fantastik bir dünyada biçimlenebilirler. Buna karşılık tarihsel dünyalar da olanaklı dünyalardır. Ancak tarihsel karakterlerin gerçek dünyada yaşamış, geçmişin parçası olmuş olmaları beklenir. Ama yine de tıpkı kurmaca dünyada olduğu gibi tarihsel dünyada da söz konusu olan, “yaşamış kişilerin kendisi değil onların olanaklı dünyalardaki benzerleridir. Ama kurmaca bu kişileri deforme etme hakkına sahipken tarihsel dünya için gerçeğe uygunluk, belgelere, kaynaklara dayanma zorunluluğu vardır.”[7]

Bu noktada edebiyat ve tarihi birbirinden koparan temel ayrıma gelebiliriz. Doležel’in “hakikat değeri” dediği kavram. Kurmaca dünyalar hakikate karşılık gelmezler, böyle bir zorunlulukları yoktur; oysa tarihsel dünyalar gerçekliğin birebir aynısı olamazlar belki ama belli bir hakikat değeri taşırlar; diğer bir deyişle hakikate gönderme yaparlar. Edebiyat ve tarihin ilişkisini ele alan bir başka edebiyat kuramcısı Dorrit Cohn, hakikatle kurulan bu bağı “göndergesellik” kavramı ile açıklar. Tarih göndergeseldir. Yani dış dünyaya, gerçekliğe, yaşanmış olana göndermede bulunur. Oysa kurmaca “göndergesel olmayan anlatı”dır. Yani “göndermede bulunduğu dünyayı göndermede bulunmuş olmakla yaratan kurmaca eser”dir.[8] Ancak göndergesel olmayan bir anlatı biçimi olarak kurmaca eserler de dış dünyadan tümüyle bağımsız değildirler. Çünkü öyküler ya da romanlar belli bir tarihsel zamanda ve mekânda geçebilirler; gerçek/ fiili dünyaya ait unsurlar böylece esere girebilir; ama tarihsel anlatılarda olduğu gibi hakikat değeri taşımazlar.

Öte yandan kurmacadan farklı olarak göndergeselliği olan tarihsel anlatılar ise taşıdıkları hakikat değerine rağmen belli bir kurgusallık içerirler. Zira tarih anlatısı, tarihyazımı da metinsel bir oluşumdur. Kimi tarih kuramcıları tarihin göndergesel olma zorunluluğundan uzaklaşarak bu metinselliği fazlasıyla öne çıkarmış, tarihle edebiyatı yukarıda tartıştığım Âşıkpaşazâde örneğindekine benzer biçimde yeniden yakınlaştırmışlardır. Keith Jenkins, geçmişin yaşanmış, bitmiş ve şimdide erişilmesi artık mümkün olmayan doğasına vurgu yapar. Geçmiş ancak geriye kalan kayıtlar, belgeler yani metinler aracılığıyla canlandırılabilir. Bu anlamda tarihyazımı “metinlerarası, dilsel bir kuruluştur” ve geçmiş bıraktığı izleri anlamlandırmaya çalışan tarihçinin yorumuyla kurduğu bu anlatıda bir nebze canlanabilir. Ama bu canlandırma tarihçinin bakış açısını tümüyle içerecek ve böylece “hiçbir geçmiş anlatısı geçmişi tam olarak yansıtmayacaktır.”[9]

Bu anlatısallık üzerinden giden ve tarihi edebiyata yaklaştırarak edebiyat kuramları ile okumaya çalışan Hayden White ise tarih metinlerinin edebî formlara yakınlığını gösterir. White öykülendirme (emplotment) kavramıyla tarihyazımının, olaylara dayanan kronikleri, diğer bir deyişle olgusal olanı belli bir hikâye kurgusu içinde anlatma eğilimini kastetmekte; bu kurgusal stratejinin karakterizasyon, motif tekrarları, bakış açısı gibi edebî teknikler içerdiğini ortaya koymaktadır.[10] White’ın bu yaklaşımı Doležel, Cohn gibi daha önce söz ettiğim isimlerin eleştirdiği bir tarihsel göreciliğe; ya da tarihin hakikat arayışındaki keskin muğlaklığ işaret etmektedir. Zira hakikat White’ın yaklaşımına göre söylemsel olarak biçimlendirilmektedir.

White’ın tarih metinleri üzerinden ortaya koyduğu tarihsel göreciliğin edebiyattaki karşılığı ise postmodernist tarihsel kurmacalardır diyebiliriz. Çeşitli biçimlerde adlandırılan postmodernist tarihsel kurmacalar klasik tarihsel romanlardan farklı olarak belli bir tarihsel dönemi, kabul edilegelen tarihsel kayıtlarla çelişmeden kurmacanın dünyasında yeniden canlandırmak derdinde değildir. Aksine hem göndergesel olmayan yapısını öne çıkararak kendi kurmacalığını hem de resmî tarihsel kayıtların kurgusallığını, tarih anlatısının söylemsel doğasını öne çıkararak hakikatin inşa edilmişliğini göstermek isterler.[11]

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bu edebî türler ya da formlar aracılığıyla denilebilir ki edebiyat bir yandan, yukarıda Âşıkpaşazâde Tarihi’nde görüldüğü gibi, aslında başından beri biçimlendirdiği tarihsel anlatının edebî/ kurgusal/ kurmaca doğasını sorunsallaştırırken, diğer yandan da gerek tarihin gerek edebiyatın hakikatle kurduğu ilişkiye dair yeni tartışmalar açmaya devam eder. Şüphesiz edebiyatın kendisi daha özelde kurmaca tarihten ayrı, bağımsız bir varoluşa sahip değildir. Yani edebî eserin yazılma anını ya da bizzat kurmaca dünyanın bağlamını belirleyen içinde yaşanılan an ya da yaşanılmış olan tarihsel süreçtir. Edebiyat bu anlamda içinde biçimlendiği tarihsel süreçleri, kendi bağlamını da sorunsal haline getirmiş; hakikate uzanan yolu büyük oranda kendi bakışımızla oluşturduğumuzu göstermiştir.

 
Zeynep Uysal, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesidir.
[1] Walter Benjamin, “Hikaye Anlatıcısı”, Son Bakışta Aşk içinde (İstanbul: Metis 19..), 78-80.
[2] A.g.e., 88.
[3] Aşıkpaşazade, Osmanoğulları’nın Tarihi, haz. Kemal Yavuz, M. A. Yekta Saraç (İstanbul: K Kitaplığı, 2003), 51.
[4] A.g.e., 92.
[5] Lubomir Doležel, “Possible Worlds of Fiction and History” New Literary History 29/4 (1998): 786.
[6] Doležel’den aktaran Zeynep Uysal, Edebiyatın Omzundaki Melek (İstanbul: İletişim Yayınları, 2011), 14.
[7] A.g.e., 15.
[8] Dorrit Cohn, The Distinction of Fiction (Baltimore ve Londra: The Johns Hopkins University Press, 1999), 9.
[9] Keith jenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek (Ankara: Dost, 1997), 19, 24.
[10] Hayden White, “Historical Text as Literary Artifact” Tropics of Discourse Essays in Cultural Criticism (Baltimore/Londra: The Johns Hopkins University Press, 1985), 82-84.
[11] Tarihsel roman için bkz. Georg Lukacs, The Historical Novel (Londra: Merlin Press, 1999), 41-42. Postmodernist tarihsel roman ya da tarihyazımsal üstkurmaca kavramları için bkz. Elizabeth Wesseling, Writing as a Prophet: Postmodernist Innovations of the Historical Novel (Amsterdam: John Benjamins, 1991); Linda Hutcheon, A Poetics of Postmodernism: History, Theory, Fiction (New York: Routledge, 2002).