Hepimizin içinde Kabil ve Habil vardır

Kabil, annesinin ilk oğlu, Habil gelene kadar da gözdesidir. Kabil, görülmeyi ve sevgi görmeyi ister, ancak kardeşinin varlığı onu bu arzulardan mahrum bırakır...


@e-posta
Dosya, 04 Ocak 11:23
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Kabil ve Habil’in hikâyesi, ilk cinayetin hikâyesi olarak anlatılır, ilk kardeş katline de işaret eder. Mit içerisinde birçok katman barındırdığından ve yüzeysel yorumlama hatasını mümkün kıldığından, bütün katmanları barındıran bir analiz yapmanın narsisist/ tümgüçlü fantezisini bir kenara bırakarak, kardeş katline sebep olan ve önemli gördüğüm noktaları, ebeveynlerin etkisi, kardeş ilişkileri, histeri ve narsisizm üzerinden inceleyeceğim.

Kabil, annesinin ilk oğlu, Habil gelene kadar da gözdesidir. Keza Kur’anda geçen hikâyede olmasa bile, İncil’de anlatılanlara göre, Kabil doğduğunda annesi “Rabbin yardımıyla bir oğlum oldu” der. Bu, bazı yazarlar tarafından narsisist bir söylem olarak tanımlanmıştır (Culbertson, 2006). Bu doğruysa, aslında Kabil'in annesi, çocuklarını kendi narsisizminin bir uzantısı olarak görecek ve gerçek anlamda duygusal yatırım yapmayacaktır. Diğer tarafta ise babası, cennet topraklarından atılmış olmanın verdiği utançla, cennetten kovan Tanrı’nın gözü sürekli üzerinde yaşamaktadır. Ebeveynlerinin, bakım ve duygusal eğitim konusunda başarılı olamayacağını varsaymak, uzak bir ihtimal değil gibi duruyor. Öte yandan, Kabil’in biricikliğini Habil’e kaptırması, kaybın ve buna bağlı olarak gelen nefretin ilk damlasıdır. Juliet Mitchell (2003), Lacan’ın “Babanın yasası” kavramına gönderme yaparak “Annenin yasası”nı ortaya atar. Bu yasa hem yatay ilişki düzleminde kardeşler arası farklılıkların kabulünü zorunlu kılar ve kardeş katlini yasaklar, hem de dikeyde çocukların çocuk sahibi olamayacağına hükmeder. Mitchell’a göre bu yasaklar, histerik birey tarafından yok sayılır. Kabil’in sürecine dair histerik bir okuma yapan Szondi (1969)’nin görüşüyle birlikte düşünüldüğünde, Kabil’in yasayı inkârı ve narsisist yaraları daha da göze çarpmaktadır. Kardeşin “ben” olmadığının farkındalığı, hem nefreti (çünkü çocuk için ben-olmayana izin yoktur) hem de annenin gözünde altı çizilen farklılaşmayı beraberinde getirir.

Kabil, toprakla uğraşan bir çiftçi, Habil ise hayvanları güden bir çoban olur. Zaman geçer ve Kabil mahsulünden seçtikleriyle Tanrı’ya adak sunar. Habil ise ilk doğan hayvanlar arasından seçer adağını. Hikâyenin anlatımı burada kitaplara göre farklılık gösteriyor. Kur’anda adağın sebebi, hangi erkek kardeşin güzel olan kız kardeşle (ki kendisi Kabil’den sonraki kardeştir) evlenmeyi hak edeceği üzerinedir. İncil’de ise sebep belirsizdir. Yine de her ikisinde ortak olan, Tanrı/ anneden ya da eşten beklenen kabul edilmeye, sahip olduklarıyla sevilmeye ve tanınmaya duyulan ihtiyaçtır. Şimdiye kadar kendisini gerçek anlamda gören birine duyduğu ihtiyacın eyleme dökülmesi ânıdır adak. Varoluşunu anlamlı kılmak, bir yandan da varolabilmek adına atılan bir adım gibidir. Adaklar sunulur ve Tanrı, herhangi bir sebep olmaksızın, Habil’in adağını tanınmaya değer görür ve Kabil’in adağı kabul edilmez. Kabil, Habil’e annesinin gözünde kaybettiği biricikliğin bir tekrarını da Tanrı karşısında yaşar. Bu kayıp, yine kardeşinden kaynaklanır ve kardeşi tarafından görülür.

Kabil’in yüzü düşer ve Tanrı ona konuşur: “Niye öfkelisin; surat astın? Doğru olanı yapsan, kabul edilmeyecek miydin? Doğru olanı yapmazsan günah kapında pusu kurmuş bekler. Arzu sana geldiğinde ona egemen olmalısın.” Tanrı, her şeyi gören ve bilen, elbette bilir Kabil’in niye öfkeli olduğunu, fakat doğrunun ne olduğunu söylemez. Tanrı’nın gözünde Habil’in değerli olmasının sebebi, sunduğu hayvanın besili olması mıdır sadece? Bilemediğimiz bir sebepten ötürü Tanrı’nın sevgisi, iki kardeşe eşit oranda ulaşmaz. Tanrı’nın gözünde kardeşlerden biri görünmeyi hak eder. Tekrar eden kaybın açtığı narsisistik yara (belki de beğendiği kadına sahip olamayacağını bilmenin getirdiği üçüncü bir kayıp), yarayı kapatmak için eyleme geçirecek olan nefreti -artık bu “basit” bir öfke değildir- taşınamaz boyutlara gelmesine sebep olur. Winnicott (1958), annenin doğacak çocuğunu sevmeden önce ondan nefret ettiğini, çocuğun nefret edebilmek için bu nefrete ihtiyaç duyduğunu anlatır. Nefret edebilen çocuk, fantezisinde herkesi ve her şeyi yok ettiğinde, nefretin yok edici olmadığını fark eder. Çünkü yok ettiği her şey ve herkes, var olmaya kaldığı yerden devam etmektedir. Ancak narsisist ebeveynlerle büyüyen çocukların nefret etmeye hakları yoktur. Nefret, narsisist bireyin ihtiyacı olan mükemmel hissetmeyi ve değeri engelleyeceğinden, çocuğun gelişiminde ihtiyaç duyduğu aynalanmayı ortadan kaldıracaktır. Küçük çocuklar, ebeveynlerinin ihtiyacı olan, kendi varoluşları için ihtiyaçları olan şeyi çabuk öğrenirler.

Kabil nefret etmeyi çocukken öğrenemediyse, büyüdüğünde yaşadığı deneyimlerden bunu öğrenmesi mümkün olmayabilir. Kabil, görülmeyi ve sevgi görmeyi ister, ancak kardeşinin varlığı onu bu arzulardan mahrum bırakır. Çözüm, insanların tarihinde yaşanmamış, üzerine düşünülmemiş, ne olduğu bilinmeyen ancak Kabil’in yıllardır deneyimlediği yok olmadır. Üzerine düşünülemeyen, konuşulamayan şey, eyleme dökülür. Kabil, Habil’i, ekip biçtiği toprağın üzerinde öldürür. Hikâye bunu bir cümleyle ve bir anda bildirir. Kabil’in hissettiği utanç karşısında, kayıplarının ağırlığı karşısında bulduğu çözüm basit, anlamsız ve bir o kadar şok edicidir. Basittir çünkü bu duygulara sebep olan Tanrı'ya/ ebeveyne hissedilemeyen nefret, küçük kardeşe hissedilebilir. Kardeşin katli, bütün bu duyguların suçluluk çatısı altında kaybolmasına olanak tanır. Utanç, bütünsel bir histir, varoluşun yanlışlığına işaret eder. Öte yandan suçluluk, doğru ve yanlışın tahayyülünü ve seçme özgürlüğünün bir parçası olarak yanlış karar vermiş olmayı gerektirir. Bütün hikâye boyunca pasif kardeşinden farklı konumda duran Kabil’in, utançla baş etmek için eyleme geçmesi anlaşılır geliyor. Her şeyi bilen Tanrı’nın uyarısı da bu eyleme işaret etmiyor mu? Belki de Tanrı, doğru olanı yapsan dediğinde, adak adamaya değil, tam da bu eyleme işaret ediyor. Kabil’in kabul edilmesini sağlayacak olan, onu Tanrı’nın gözünde değerli kılacak olan eylem, onun istediği gibi arzularına egemen olması olabilir mi?

Kabil arzularına yenik düştü ve kardeşini katlederek suçluluk duygusu içinde, cennetin doğusuna doğru yol aldı. Tanrı kardeş katlinin cezasını ekip biçtiği toprağın ürün vermemesi, üstündeki nişan sebebiyle de kimsenin Habil’in intikamını almaması olarak belirler. Artık Kabil avare bir hâlde dolaşacaktır. Ancak Kabil, avare dolaşmaz, Nod topraklarına yerleşir. Toprağın üstünü işlemeye başlar ve şehir kurar, baba olur ve çocuk büyütür. Tanrı'nın huzurundan tekrar kovulan, tarihteki ilk cinayeti işleyen, kardeşini katleden insan hayatına yön verir. Belki de bu, Kabil’in yaşadıklarını geride bırakıp umudu yeşertebildiğine ve birey olmanın sorumluluğunu alabildiğine dair bir işarettir. Eğer ki “kaderimizde yazılan” ile yetinmiş olsaydı, insanlığı anlamsızlaşmaz mıydı? Kabil bununla, Winnicott’ın (1971) bahsettiği insanın çevresel gelişiminin “kontrollü hatası” (the controlled failure) kavramını deneyimlemiş ve eylemlerindeki sorumluluğu, kendi hayatının kontrolünü eline almış olabilir. Büyük acılar, büyük değişimlere gebedir, eğer fırsat tanınırsa.

Tanrı, gözden çıkardığı Kabil’in hayatının nelere gebe olduğunu, neleri aşacağını, içindeki utanç ve suçluluk duygusunu nasıl dönüştürüp dünya üzerinde ilk şehri kuracağını bildiğinden verir nişanı Kabil’e. Nişan, iki yüzlü bir madalyonu temsil etmektedir. Bir tarafı, kardeş katlini eyleme dökmesine yönelik, geçmişini ve alışkanlıklarını geride bırakmasına yönelik bir cezadır. Diğer tarafı ise, kutsamadır. Kabil’in, bu trajedi içindeki oyunculardan biri olduğunun işareti ve her şeye rağmen, geçmişini geride bırakarak yazgısını dönüştürme olanağıdır. Kabil’in peşinden insanların onu öldürmek için gitmemesine, diğer bir deyişle kan davası oluşmamasına olanak tanır. Bu sebepledir ki Tanrı, bir yandan da umuda işaret eder. Kabil’in ebeveynlerinden alamadığı destek, bu sayede gelir, kendi ihtiyaçlarını karşılamaya bu sayede başlar. Kabil arzularına yenik düşmese, ihtiyacı olan destek gelmeyeceğinden hissettiği utanç belki de baki kalacak, görünmese de hissettiği utancıyla toprağı işlemeye ve anlamını giderek yitiren varoluşuna devam edecekti. Öyle olmadı, utanç umuda dönüşüp yenilikleri beraberinde getirdi.

Kabil, uslu bir çocuk olup söz dinlemiş olsaydı, kaybıyla ve utancıyla birlikte yaşamayı öğrenebilir miydi? Öğrenebileceğini sanmıyorum, fakat içinde bu duyguları sürekli taşıyarak bir şekilde yaşayabilir, toprakla uğraşıp gelişmekte olan topluma faydalı, dışlanmak zorunda olmayan bir birey olabilirdi belki. Öte yandan bu, bütün anlatı boyunca her zaman aktif, her zaman enerjik olan Kabil’in de kaybı anlamına gelirdi. Eğer utanç dönüşmeden kalsaydı, Kabil kendisi olamazdı. Tam da bu yüzden bu kadar büyük bir değişimin gelmesi, bu kadar kesin bir dönüşün olması gerekiyordu.

Benim gözümde, birçok katmanın ötesinde bu hikâye var olma/yok olmanın tek bir kişi üzerinde ve diğer oyuncuların rolleriyle birlikte nasıl deneyimlendiğine işaret ediyor. Bu mitin hayatlarımızda nasıl bir rol oynadığı, içimizdeki karakterlerin nasıl dönüştüğü ise bize kalıyor.

 
Kaynaklar
De-Demonising Cain… and Wondering Why?, Philip Culbertson, The Bible and Critical Theory, 2(3), 2011
Siblings: Sex and Violence, Juliet Mitchell, John Wiley & Sons, 2013
Kain: Gestalten des Bösen [Cain: Figures of evil], L. Szondi, Bern: Huber, 1969
Collected papers: Through paediatrics to psycho-analysis, Donald W. Winnicott New York: Basic Books, 1959
Playing and Reality,  Donald W. Winnicott, London: Tavistock, 1971