Germaine Greer'e yanıt: Yenilgiyi kabul mü edelim?

Kadına karşı şiddet, bilhassa da tecavüz vakaları küresel çapta öyle boyutlara ulaşmış durumda ki, sahadaki deneyimlerle yoğrulmuş nicenin feministleri bile artık pasif-agresif bir tavrın ardına saklanır hâle geldiler


@e-posta
Dosya, 02 Ağustos 11:28
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Şu sahneyi gözünüzün önüne getirin: 30’lu yaşlarında genç bir Türkiyeli kadın, yurt dışında okumakta olduğu dönemde bıçak tehdidiyle tecavüze maruz kalır. İstanbul’daki evine döndükten sonra bir gün, başından geçeni nihayet annesine anlatabilecek cesareti toplar.

Metanetli bir kadın olan annesi, zorlukla sükûnetini korumaya çalışırken renkten renge girer ve sonunda teselli niyetine şu sözleri geveler: “Kötü bir cinsel ilişki deneyimi olarak düşünmeye çalış.”

Merak ediyorum, acaba Germaine Greer, bir kız evlat sahibi olsaydı, yukarıdakine benzer bir durumda böyle zavallı bir karşılık mı verirdi?

Greer’in geçen aylarda ortaya attığı, tecavüzün ille ağır hapis cezası gerektiren bir suç olmadığı yönündeki iddia, zannediyorum yalnızca benim gibi feministleri değil, tüm kadınları ve büyük olasılıkla çok sayıda uygar erkeği de yaralamış olsa gerek.

Greer’e göre, tecavüz ağır suç sayılmamalı, yasal olarak “küçültülmeli,” tecavüze verilen hapis cezalarının süresi kısaltılmalı, bu sayede daha çok sayıda vakada ceza verilmesi sağlanmalı, çünkü tecavüze uğrayanların üzerindeki ispat yükümlülüğü çok ağır.

İspat yükümlülüğünün ağırlığı elbette ortada, fakat bu meselenin çözümü gerçekten de bu mu? İnanamıyorum. Dehşet içerisindeyim.

Tecavüz, tahayyül edilebilecek en ağır suç. Kadını aşağılayan, kadının onurunu ondan söküp alan bir suç.

Tecavüz, en ağır nefret suçu.

Tanıdığım tecavüze uğramış kadınlar on yıllarca, hatta bir ömür boyu, bunun izlerini taşıdılar. Bence Greer bunu hafifsemekle hata yapıyor, bilhassa kendisi de tecavüz şiddetine uğramış bir kadın olması nedeniyle.

Yukarıda verdiğim örnekte, ki çok yakın bir arkadaşımın başına gelmiş, gerçek bir olaydır, tecavüzün yol açtığı travma sonrası stres bozukluğuna, yıllarca süren panik bozukluk ve panik ataklara, bitmeyen doktor ziyaretleri ve terapilere ve heba olan yaratıcı enerjiye mal oldu.

Arkadaşımın bu saldırıyı kısmen de olsa bertaraf edebilmeyi başarmış olması ve olayda çok ciddi bir fiziksel yara almamış olması, bu olayın neden olduğu psikolojik hasarın göz ardı edilebileceği anlamına gelmiyor. Hatta aksine, olay son derece ciddi psikolojik hasar bıraktı. Arkadaşım yıllar boyunca ne tek başına seyahat edebildi ne de çıkıp sokakta yürüyebildi; tek başına araba sürmeyi bir kenara bırakın, toplu taşıma araçlarını kullanarak dahi bir yere gidemedi.

Bu, hayatımda gördüğüm, kişiyi en güçsüz kılan rahatsızlıklardan biriydi. Ve aynı zamanda küçük düşürücü, çünkü arkadaşım, başkaları için zerrece zorluğu olmayan, en sıradan işleri bile yapamaz hâle geldi: mesela bir öğle yemeğinde arkadaşlarıyla buluşabilmek için vapura binip karşıya geçmek gibi. Bugün bile, hâlâ bazen sinemadan veya konserden koşarcasına çıkmak zorunda hissediyor kendini. Bir ömür boyu anksiyete bozukluğu için ilaç ve antidepresan kullanmak zorunda kaldı. Özetle, özgürlüğü elinden alınmış durumda.

Tecavüz onu engelli hâle getirdi. Olayın üzerinden neredeyse 30 yıl geçmiş olmasına karşın, hâlâ ani hareketler ve ani sesler onu korkuyla yerinden sıçratıyor. Hayatın güzellikleri onun için gölgelendi, birçok imkânı bu yüzden kaçırdı.

Tecavüz tam da, tecavüzcünün mağdurun hayatını kolaylıkla paramparça edebilmesi sebebiyle menfur bir suç.

Bu bir kaba kuvvet suçu: bir kimsenin fiziksel gücünü kendisine umutsuzca ispatlama, gücünü kaba kuvvet üzerinden ortaya koyma çabası. Buna maruz kalan tarafın ise kendini gerçekleştirmesini -ki benim gözümde hayatta uğruna mücadele edilecek en muhteşem şeyi- neredeyse imkânsız kılan bir eylem.

Uzatmanın âlemi yok, durum ortada kanımca.

Fakat şimdi, kısa bir süreliğine, başta anlattığım annenin hikâyesine dönelim.

Kadınların, dünyanın her yerinden, her nesilden, her farklı hayat deneyiminden kadınların, bir konuda suç ortaklığı yaptığına inanmışımdır hep: güçsüzlüğün suç ortaklığında. Ânında, kendiliğinden, sözcüklere ihtiyaç duymaksızın ortaya konulan bir ortaklaşma.

Tecavüzden hayatta kalan arkadaşımla bu konuyu sık sık tartışırız. Sanıyorum bu, çağları aşan, kültürel bir mesele; nesilden nesile, anneden kıza aktarılan bir tür derin bilgelik.

Burada sadece kadınların yüzyıllardır mustarip oldukları ve son birkaç yüzyılda feminizmin mücadele etmeye çalıştığı sosyal, siyasî veya ekonomik güçsüzlükten söz etmiyorum.

Kadınların, bir yandan maddî hayatta cinsel meta hâline gelmişken, ezelden beridir içinde yaşadıkları gerçek ve potansiyel erkek şiddetinin oluşturduğu çok daha derin bir gerçeklikten söz ediyorum.

Bu şiddetin varlığına dair daimi farkındalık, güçsüzler arasında güçlü bir bağ oluşturur. Bu şiddetin idame ettirdiği ve koruyup kolladığı birtakım ciddi tabular var.

Birçok kadın hayatının güzergâhını belirleyen bu tabulara riayet eder. Pek çoğu, sistemi kendi lehlerine çevirebilecek her ne imkân ve kabiliyete sahiplerse (bazıları için bu cinsellik bile olabilir) onu kullanarak hayatlarını idame ettirmeye çalışır. Bir kısmı, sınırları kısmen de olsa zorlamaya, belirsizleştirmeye çalışır: bir nevi kaçakçılık yapmak gibi. Bazıları bu sınırları aşar, fakat son derece büyük riskler alarak. Ve dahi bazı kadınlar, mevcut koşulları tamamen ardında bırakır, ruhen veya hatta bazen bedenen de.

Fakat bir kadın sözünü ettiğim bu dağılımda hangi gruba dâhil olursa olsun, diğerini gördüğü anda tanır ve hayatını idame ettirmekte hangi taktiklerini benimsediğini anlar.

Başta anlattığım hikâyedeki anne, kadına yönelen şiddetin dehşetini önemsizleştirmeye çalışan, risk almayıp, pasif bir bakış açısına sığınan kadınlardan. Öte yandan, rıza göstermeden yaşanan veya kötü bir cinsel ilişkinin de önemsiz veya sıradan bir tarafı yok. Bu, birçok kadının başına gelen, kötü evlilik olarak adlandırılan şeyin bir özeti olabilir. Bu ise kadını köleleştirir. Cinsellik içermeyen bir evlilik veya bekârlık çok daha tercih edilir bir durumdur.

Evet veya hayır diyebilme özgürlüğü, bir insanın kendi bedeninin ve duygularının tek hâkimi olması, hâla ve dünyanın her yerinde kadınların uğrunda mücadele vermeye devam ettikleri bir mesele.

“Kötü bir cinsel ilişki deneyimi” gibi berbat bir teselli, tecavüze uğrayan kişiye yaşattığı dehşeti tarif etmenin yanından bile geçmez. Bu olaydaki anne figürü, kadınların arasındaki o derin bağın zayıf halkasıydı, dayanışma zincirinin koptuğu noktaydı. Arkadaşımın annesinin meseleyi halının altına süpürme eğilimi ise kadınları çevreleyen tabuları onaylayan bir davranış biçimiydi.

Bu hikâyedeki anne aynı zamanda konunun ailenin erkek fertlerine yansıtılmasına da karşı çıkmıştı: Babana söyleme, erkek kardeşlerinin bundan haberi olmasın! Neden? Bu onları ne gibi bir zarardan koruyacaktı? Annenin bu tavrı bana, cinsel taciz ve saldırı vakaları karşısında yıllarca süren ortak sessizliği nihayet sona erdiren #MeToo hareketini hatırlatıyor, ama o konuya birazdan geleceğim.

Türkiye’nin kültüründe, kadınların sahip olması beklenen ve onları daha da çekingen ve suskun hâle getiren bir utanç katmanı da var. Zannediyorum, Hollywood vakasında etkili olan kültürel değişkenler arasında utanç da bir rol oynuyordu.

Sanki erkekleri kendi işledikleri suçların etkilerinden, kendi cinslerinin aşırılıklarından ve istismarından korumakla ödevlendirilmişiz gibi; sanki erkekleri ve toplumun tamamını, takındıkları edep maskesi düşmesin diye korumak için bir suskunluk yemini etmişiz gibi. Türkiye’nin durumunda mesele, tecavüz kurbanı kadının erkek akrabalarının namuslarına sürülen lekenin ağırlığını taşıyamamaları. Bu, bana bir biçimde, Philip Roth’un İnsan Lekesi romanını anımsatıyor.

Bu durum mutlaka bir ceza gerektirir, eğer bu mümkün değilse, erkekler kendilerini kirlenmiş ve hadım edilmiş hissederler. Ve bir kez daha, vebal kadınların üzerindedir: tecavüze uğradıkları için cezalandırılır veya aşağılanırlar.

Erkeklerin çoğunlukla farkında olmadıkları ise, her ne pahasına olursa olsun, gerekli gördükleri takdirde şiddete bile başvurarak sürdürdükleri tabular yoluyla, aslında kendilerinin sürekli ve sistematik bir biçimde kadınları hadım etmekte olduklarıdır. Şiddet, erkeklerin uzmanlık alanıdır.

Elbette, erkek şiddeti karşısında kadınlar arasında ortaya çıkan ortaklaşma, ne yazık ki her defasında bir dayanışmaya dönüşemiyor. Hatta bazen kadınlar kendi prangalarına erkeklerin yaptığından daha fazla sahip çıkıyor. Yine de, dayanışmanın büyütülmesi yönünde artan bir eğilim olduğunu görüyorum ve bu beni mutlu ediyor.

Fakat burada çok daha vahim bir mesele var.

Greer gibi feminizmin simge isimlerinden birinin bile tecavüz konusunda böylesi edilgen ve zavallı bir tutum takınmayı seçmesi, bence önemli bir şeye işaret ediyor: Kadına yönelik şiddet, özellikle de günümüzde bir salgın hâline gelmiş olan tecavüz dalgası, artık dünya çapında öyle korkunç boyutlara ulaşmış durumda ki, bu mücadelede bizzat yer almış nicenin feministleri bile pasif-agresif bir pozisyona doğru geri çekiliyorlar. Sanki bu şiddet dalgasına karşı durulamıyor. Bu, yenilgiyi kabul etmek demek.

Tartışmanın gidişatından anladığım kadarıyla, bu yenilgiyi kabullenme hâlinde, tecavüz vakalarının kovuşturulmasında karşılaşılan güçlükler önemli rol oynuyor.

Arkadaşımın başına gelen olayda, tecavüzcü yakalanmış, yargılanmış ve yasanın öngördüğü en ağır cezaya çarptırılmıştı. Bunlar, suçun işlenmesinde kullanılan bıçakta bulunan parmak izleri ve arkadaşımın mahkemede ifade vermeyi cesurca kabul etmesi sayesinde olmuştu.

Polis, arkadaşımla irtibata geçerek mahkemede tanık kürsüsüne çıkmayı kabul edip etmeyeceğini sorduğunda, arkadaşım her ne kadar o dehşeti yeniden yaşayacak olmayı ve olanları kamuoyu önünde anlatmayı istemese de (ki bu anlayışla karşılanacak bir durumdu) yine de tanıklık yapmayı kabul etti ve olay bu sayede çözüldü. Sanık ânında ifadesini değiştirdi ve suçunu kabul etti.

Yine de zorlu bir mücadeleydi, çünkü savunma avukatları, en hafif tabirle, son derece gayretliydi. Fakat arkadaşım ifadesine inanılıp inanılmayacağı gibi korkunç bir konuda mücadele vermek zorunda kalmadı.

Şunu da eklemeliyim ki, bu olay Birleşik Krallık’ta yaşandı ve İngiliz polisi tüm süreç boyunca kusursuz bir çalışma yürüttü. Adalet mekanizması da üzerine düşeni yaptı. Ancak bu, yıllar önce yaşandı ve her vaka bu anlattığım olaydaki kadar netliğe sahip değil, bu gerçeğin farkındayım.

Ayrıca şunun da farkındayım ki, yargılama süreci ile ilgili yasal güçlükler hâlihazırdaki en büyük engelleri teşkil ediyor; Greer’in çıkışı da bunun yarattığı yılgınlığın bir dışavurumu olabilir.

O zaman, yenilgiyi kabul mü etmeliyiz?

Bu olay sayesinde farkına vardım ki, bir kez daha kritik bir dönüm noktasından geçiyoruz. Ve ivmenin yok olmasına müsaade edemeyiz. Adına “yasal doğruluk” diyeceğim bir koşul, bu şiddet dalgasının bizi alt etmesine neden oluyorsa, bu, bizim o dalgayı durdurabilmek için çok daha sağlam bariyerler inşa etmemiz gerektiği anlamına gelir. Çünkü o dalgayı durdurmak zorundayız. Çünkü, sadece tecavüz gibi korkunç bir suçun değil, şiddetin veya terörün hiçbir türünün normalleştirilmesine izin veremeyiz.

Bu yeni şiddet dalgasının yarattığı kafa karışıklığının farklı sebepleri olduğunu düşünüyorum, fakat zannımca, temel çıkış noktası, cinsiyetler arasındaki güç dengesinde yaşanmakta olan eksen kayması. Hatta belki “güç dengesi” doğru bir terim olmayabilir, çünkü bu hem oldukça eski bir kavram, hem de “cinsiyetlerarası çatışma” mantığını çağrıştırıyor. Zannımca, gerçekte olan, öteden beri varlığını sürdüren ataerkillik ve erkek egemenliği gibi düzenlerdeki güç odaklarının birer birer etkisizleştirilmesi ve bunun ortaya çıkardığı güçlü tepki. Bir nevi, eskimiş erkek-egemen düzenin son kalesini koruma çabası.

Bu yüzden, her şeye rağmen bu mücadeleyi sürdürmeliyiz. Eğer Germaine Greer bizim safımızda yer almayacaksa çok yazık, ama çok da büyük bir kayıp olmayacak. Asıl üzücü olan, İğdiş Edilmiş Kadın gibi bir kitabı yazmış, tabulara yüreklilikle karşı çıkmış birinin şimdilerde bu tabuları körükleyen safta yer alacak olması. Gerçek şu ki, Greer’in bu çıkışı, tecavüze uğramış tüm kadınları -kendisi de dâhil- incitti, ama yine de onu arkadaşımın hikâyesindeki anne gibi tahayyül etmekten kendimi alamıyorum; üzgün ve bitkin bir anne olarak, her ne kadar yanlış bir bakış açısıyla da olsa, kızlarını daha fazla acıdan kurtarmaya çalışıyormuş gibi hissediyorum.

Greer’in son çıkışı onun önceki başarılarını ve kadın hareketine yapmış olduğu katkıyı asla küçültemez. Kendi yaşadıklarının acısından kurtulma gücünü. yazmak ve militan olmak dışında, başka nereden bulmuş olduğunu bilemeyiz. Vaktiyle başından geçenleri açıklamamayı tercih etmiş. Ve elbette kendince haklı gerekçeleri vardı. Fakat şimdi kadınları bir zamanlar kendi yürüttüğü mücadeleyi vermekten vazgeçirmeye çalışmak, hele ki bu mücadeleye en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda, en hafif tabiriyle, haksızlık.

Arkadaşımın başına gelenlerden biliyorum ki, insanlar bir noktadan sonra bağışlamaya meyilli olabiliyorlar; olmak zorundalar, çünkü bir noktadan sonra, geçmişi geçmişte bırakmak gerek. Acı ve öfke zamanla keskinliğini yitirse de, asla yok olmuyor. Geçmişi öfkeyle anmak bir tarafa, ama Greer’in önerisi uygulamaya konulacak olsa, tecavüz kurbanları, adalet yerini bulmadığından, geleceğe de öfkeyle bakmak zorunda kalırdı, ki böyle bir hayata kim tahammül edebilir?

Mahkemedeki beyanınıza inanılmaması berbat bir ıstırap, ama Greer’in önerdiği gibi, inanılırlığı hafifletilmiş hapis cezalarıyla değiş tokuş etmek bence çok daha berbat, vicdanen kabul edilemez.

Burada suç ve ceza felsefesine girmeyeceğim, ama bu konuda da bir şeyler söylemek lazım.

Failin hapis cezasına çarptırılması veya aldığı cezanın süresi elbette mağdur için temelde bir şey değiştirmez; acısı hâlâ aynı acıdır, hâlâ hayatını yeniden yoluna koymaya çalışmak zorundadır. Fakat bir suçun gerektiği şekilde cezalandırılmaması kabul edilemez -özellikle de bu suçun hedefi olan kimsenin kendisini daha da değersiz hissetmesine yol açacağı için.

Kişiye özsaygısını kısmen de olsa yeniden kazandırabilmenin ve mağdurun iyileşme sürecinde aşama kaydedebilmenin yolu, suça verilen ceza kadar, hatta bundan daha çok, suçun toplum tarafından da suç olarak görülmesinden geçer. Ve bu da, ancak yerinde ve ölçülü bir cezalandırma ile mümkün olabilir.

Tecavüze uğramış kişinin beyanına inanılmaması veya beyanının kabul edilmemesi, o insanı toplumdan dışlamaktır.

Greer’in önerisindeki gibi adaletin daha hızlı tecelli edebilmesi adına ceza sürelerini kısaltmak, berbat bir fikir, çünkü her suçun kendine özgü belli unsurları vardır ve bir formüle indirgenemez. Bu yaklaşım yine insan onurunu ayaklar altına almaktır. Neden ispat yükümlülüğü eşit derecede zor olan başka suçlar için düşünülmezken, sadece tecavüz suçunun mağdurları bu tür bir uygulamaya layık görülsün?

“İndirimli adalet” diye bir kavram olamaz. Bu korkunç bir fikir.

Öte yandan, Greer’in çok doğru bir tespiti var: Giderek yükselen bir mağduriyet kültürü, kadınları daha da içlerine kapanma tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor. Empoze edilen bu eğilime ayak uydurmayı reddetmesi övgüye değer. Fakat mağduriyeti reddetmek, suçu ortadan kaldırmıyor. Bu, kesinlikle üzerinde durulması gereken, son derece hassas bir mesele.

Ayrıca, Greer’in, yasal mevzuatın sadece tecavüz vakalarına odaklanmak yerine daha kapsamlı olan cinsel saldırı kavramı üzerine odaklanması önerisi de üzerinde durmaya değer bir öneri. Yine de ceza sürelerinin kısaltılması önerisine karşı çıkıyorum, ama neticede bir hukuk uzmanı değilim.

Fakat Greer’in #MeToo hareketi kapsamında ortaya atılan birtakım iddiaları “sızlanmak” olarak nitelemekle hata yaptığını düşünüyorum. Sırf kendi reklamını yapabilmek için ortaya atılanlar olabileceği yönündeki uyarısı haklı olabilir, ama bu her hareketin göze alması gereken bir risk.

Kadınların, cinsel tacize maruz kaldıkları anda, beklemeden harekete geçmeleri ve şikâyetlerini ilgili makamlara iletmeleri gerektiği konusunda da Greer’le hemfikirim. Ancak bu imkânlara her kadının sahip olmayabileceği de bir gerçek. Adaleti geriye dönük olarak işletmek elbette zor, fakat zor olması, bunun imkânsız veya gereksiz olduğu mânâsına gelmez, gelmemeli. Öyle olsa, hiçbir savaş suçu yargılanamaz, hakikat ve uzlaşma komisyonları kurulamazdı.

Tacizci ve saldırgan erkeklerin yaptıklarının yanına kalmasına göz yumulamaz. İtibarları zedelenmeden ortada dolaşmalarına izin veremeyiz.

Greer’in #MeToo hareketini küçümser tavrı da bence yanlış bir yargıdan kaynaklanıyor. İş yerinde taciz, gücü kötüye kullanmanın en sinsice ve en kötü niyetli türü. Yıllar önce, editörlük ve yazarlık yapmakta olduğum gazeteden sırf bu yüzden istifa ettim, bununla da kalmayıp gazetecilik kariyerimi sona erdirdim, çünkü boyun eğmemek, daha fazla mobbing’e maruz kalmak anlamına geliyordu. Bu, benim kararımdı ve bu kararımdan dolayı pişman değilim, ama tüm kadınların da böyle bir nedenden ötürü işlerinden ayrılmalarını veya kariyerlerini noktalamalarını bekleyemeyiz.

Bilakis, daha da çok sayıda kadının iş gücüne katılımını, üretken bireyler olmalarını, başları dik bir biçimde kendi hayatlarını kazanmalarını sağlamak istiyoruz.

On dokuz yaşımda Amerika’da üniversiteye gittiğimde öğrendiğim feminizm tam da buydu. O yıllar, sütyen yakma eylemlerinin yapıldığı, Kate Millett’lı, Germaine Greer’lı yıllardı ve o dönemdeki özgürlük arzusu benim için hep canlı kaldı.

Wellesley’in, yani mezun olduğum okulun, bu tartışmaya ne şekilde dâhil olacağını görmeyi büyük bir merakla bekliyorum.

Benim #MeToo deneyimimde, meslek örgütlerinin yokluğu -veya güçsüzlüğü- meselenin dile getirilememesinde büyük ölçüde etkili olmuştu. Ve bu da bize dayanışmanın önemini bir kez daha hatırlatıyor.

Konuyu yine Türkiye’ye getirerek bitireyim: #MeToo hareketi burada henüz etkisini göstermeye başlamadı, ama derinlerde bir yerlerde yankılanıyor ve burada da ifşaların başlaması yakındır.

Dünyada eğer edep nâmına bir kırıntı kalmışsa, bunun kadınların suskunluğu sayesinde olduğunu düşünüyorum; o, nesilden nesile aktarılan, bin yıllık suskunluk sayesinde. Bu suskunluğun bozulacağına üzülebilir bazıları, çünkü sonrasında dünya bir daha asla eskisi gibi olmayacak, ama bu suskunluk bozulmalı, çünkü kadınlar bu yükü yeterince taşıdı.

Daha çok kadın iyileştikçe, daha çok kadın için adalet yerini buldukça ve kadınlar güçlü hâle geldikçe, dünya yeniden güzel bir yer olabilir. Bu uzun soluklu bir tartışma ve daha da uzun soluklu bir mücadele olacak. Bu süreçte bizim yapabileceğimiz ise, belki sesimizi fazla tizleştirmeden mücadele etmek olabilir.

Greer, bir biçimde tartışmayı yeniden körükledi. Ve kendisi bir konuda daha haklıydı, ki bu belki de en önemlisi: “Heteroseksüel ilişki zor günlerden geçiyor, artık sevmeyi bilmiyoruz.”

Greer’in bu sözlerini sevdim. Wellesley’in bu seneki mezuniyet töreni konuşmasını yapan şair Tracy K. Smith’in konuşmasından şu sözleri anımsattı: “Hayata katıldığınızda, dünyaya kendisini sevmeyi öğreteceksiniz; hem de başarabileceğini henüz bilmediği biçimlerde sevmeyi.”

Eğer dünyanın kurtuluşu hâlâ mümkünse, onu bence kadınlar kurtaracak.

Çeviri: Yasemin Gürkan 
Yazının İngilizce orijinali için tıklayın