“Muhabirliği Duygu Asena'dan, editörlüğü Tuğrul Eryılmaz'dan öğrendim”

Filiz Aygündüz'le dünden bugüne kültür sanat haberciliğini, bu alandaki deneyim, gözlem ve tavsiyelerini konuştuk...


@e-posta
Dosya, 06 Aralık 11:20
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Filiz Aygündüz, kültür sanat haberciliğinde günümüzün en deneyimli isimlerinin başını çekiyor. Uzun yıllar süren piyasa deneyimini birçok farklı dergide, kuşaklarının en önemli ustalarıyla edinmiş, bugün Türkiye’nin en köklü ve önemli kültür sanat dergilerinden Milliyet Sanat’ta “pişmiş” ve uzun yıllar çeşitli görevlerde bulunduğu bu derginin yıllardır Genel Yayın Yönetmenliğini yürütüyor. Filiz Aygündüz’le dünden bugüne kültür sanat haberciliğini, bu alandaki deneyim, gözlem ve tavsiyelerini konuştuk.

Mimar Sinan Üniversitesi Matematik Bölümü mezunusunuz. Uzun bir süre de öğretmenlik yaptınız. Matematik öğretmenliği yaparken, dergicilik hayatınız nasıl başladı?

Kitaplarla yoğun ilişkim üniversiteden de önce, hatta okuma yazma öğrenmemle başladı. Okumanın yanı sıra, günlük tutma, dolayısıyla da yazma alışkanlığım da vardı. Üniversitede matematik okuduğum sıralarda da kitapla olan ilişkimin yanında, sanatın diğer dallarıyla da sıkı bir ilişki geliştirdim. Okul dışı zamanlarımda film festivallerine gider, sergiler gezerdim. Yani kültür sanatla olabildiğince organik bir bağım vardı. 

Üniversitenin son yıllarında sürekli bir yazma eylemi içindeydim. Hatta üniversitenin ikinci yılında bir roman denemesinde bulundum; 20 sayfalık bir şeydi, novella bile denemez aslında. Üniversitedeki Sanat Tarihi hocam, beni Ayşe Şasa ile tanıştırdı. Ayşe Hanım bu romanımı okuduktan sonra bana “Sizde yazar mayası var ama bu yazdığınızı bastırmanızı önermem. Çünkü bu çok acıklı… Kalemi bu kadar iyi olan birinin bir Kerime Nadir gibi çıkmasını istemem” dedi. Ve böylece ben roman yazmaktan vazgeçtim. Ancak azalmak bilmeyen bir yazma isteği vardı içimde. Açıkçası bu isteği nasıl doyuracağımı da tam olarak bilmiyordum. Bu sırada okul bitti, öğretmenliğe başladım. O arada Edibe Dolu’nun çıkardığı Topaz isimli bir kültür sanat dergisinde çalışmaya başladım. Harbiye’de, Edibe Hanım’ın evinde, iki muhabirdik bu dergide. Burada kitap tanıtımları yapmaya başladım. Topaz’dan sonra bir kadın dergisi deneyimim oldu, sonra Go’da, Cosmopolitan’da çalıştım. 

Sonra Duygu Asena’nın yanında çalışmaya başladım. Duygu Hanım o dönem, bugünkü Milliyet binasında, yani şu an çalıştığım bu binada Kim ve Negatif isimli dergileri yapıyordu. Her iki dergiye de yazmaya başladım. Hayatım şöyle gidiyordu: Sabahları saat altıda uyanıp etek ve döpiyesimi giyip okula gidiyor ve matematik öğretiyordum. Sonra eve gelip üzerimi değiştiriyor, dergiye gidiyordum ve röportajlarımı yapıp, yazılarımı yazıyordum. Ardından tekrar eve gidip kasetlerimi çözüyordum, ertesi günün matematik dersine hazırlanıyordum. Tam bir ikili yaşamdı sürdüğüm. Gazetecilik ve öğretmenliği bir arada götürerek, bu yorucu tempoyla tam sekiz yıl çalıştım.

Derken Diyarbakır’a tayinim çıktı. Bir yandan gideceğim için hüngür hüngür ağlıyordum ama bir yandan da içimden bir ses “Git” diyordu. Gittim ve bir buçuk yıl Silvan’da öğretmenlik yaptım. “Diyarbakır’a giden de ağlar, gelen de ağlar” derler ya, sahiden öyle oldu. Diyarbakır’daki anılarımdan çıktı Kaç Zil Kaldı Örtmenim? adlı ilk romanım.

Diyarbakır dönüşü Duygu Hanım’la çalışmaya devam ettim. Ardından dergiler kapandı ve Milliyet Sanat’ta çalışmaya başladım. Artık bu işin tadını gerçekten almış durumdaydım ve bundan sonra gazeteci olarak yaşamam gerektiğine karar verdim, öğretmenlikten istifa ettim.

Mesleğe başladığınız yıllarda kültür sanat piyasasındaki hareketlilik nasıldı?

İlk girdiğim dergi de bir kültür dergisiydi, sonra Duygu Hanım’ın Negatif’i de bir kültür sanat dergisiydi. Bunlar mesleğimin ilk yılları. Her şey o kadar yeniydi ki. Mesela Negatif dergisinde bienal haberi yaptık, ama bienalin ne olduğunu kimse bilmiyordu. Yani ben mesleği, mesleğin bizzat içindeyken öğrendim.

Her şey çok yeniydi, çok az sergi vardı o dönemlerde mesela. Bugün haftada 40-50, ayda nereden baksanız 200'e yakın yeni çıkan kitap geliyor elimize. O zamanlar çok az kitap gelirdi. Sinemaya gelince… O zamanlar ne bu kadar çok film çekiliyordu, ne bu kadar çok film bir haftada vizyona giriyordu, ne de bu kadar çok salon vardı zaten. Haber yapmaya çalışırken elimizdeki malzeme o kadar azdı ki, o az malzemeyle dergi doldurmak, dergi hazırlamak da çok zordu. 

Şimdi de tam tersine bir zorluk yaşıyor olmalısınız…

Kesinlikle öyle. Şimdi “Nasıl eleyeceğim” kaygısıyla doluyuz. O kadar çok sergi, kitap, tiyatro ve film var ki, iyileri belirlerken, o iyilerin içindeki daha iyileri ayıklarken hakikaten zorlanıyoruz. 

Bir de Milliyet Sanat, hem sanatın tüm dallarını hem edebiyatı içinde barındıran Türkiye’deki tek dergi, ayrıca dünyada da benzerini görmedim. Öyle olunca, sorumluluğumuz da büyüyor, her alandan en iyileri seçmek zorundayız. Eskiden sanat piyasasındaki işlerin azlığından dolayı zorlanıyorduk, şimdiyse artan çeşitlilik zorluyor bizi.

Gazetecilik ve dergicilik hayatınızda kimlerin “öğrencisi oldum” dersiniz?

Ben hakikaten şanslı bir gazeteciyim. Çünkü iki büyük isimle birlikte çalıştım ve onlardan çok şey öğrendim. Kendimi üç üniversite bitirmiş gibi hissediyorum: Matematiği Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrendim; muhabirliği Duygu Asena’dan öğrendim; editörlüğü Tuğrul Eryılmaz’dan öğrendim.

Eskiden yazılarımda gereksiz bir lirizm vardı mesela. Bana onları kırdıran, “haber gibi haber” yazmayı öğreten kişi Duygu Hanım’dır. İyi röportajın, daha bitmeden başlığını çıkarabildiğim röportaj olduğunu ben Duygu Hanım’dan öğrendim mesela. Bir de çok renkli bir kadındı, hayatın çok içindeydi. Üç dört saat süren aylık dergi toplantılarında hem çok eğlenir hem de çok şey öğrenirdik. Olağanüstü bir dört sene yaşadım ben Duygu Hanım’la. 

Öğretmenlikten istifa edip Milliyet Sanat’a geldiğimde derginin başında Zeynep Oral ve Akal Atilla vardı. Henüz kadrolu da değildim. Dergi 15 günde bir çıkıyordu ve bir süre sonra bana çok kuru, yavan gelmeye başladı ve bazı değişiklikler yapmayı önerdim, bu değişiklikler hayata geçti. Ardından editörlük görevi verildi bana. 

Tuğrul Eryılmaz o dönemde Radikal 2’nin başındaydı. Onun Türkiye’nin en iyi dergicilerinden biri olduğunu biliyordum. Bir gün çekine çekine yanına gittim, dergiyi verdim, “Ben Milliyet Sanat’ta çalışıyorum, dergimizde yenilikler yaptık, görmenizi istedim” dedim ve çıktım. İlk karşılaşmamız böyle oldu. Ardından bir gün iş çıkışında servisleri beklerken karşılaştık, “Dergiye bir kadın eli değmiş, yoksa o senin elin mi” dedi. Meğer o da Milliyet Sanat’ı çok sıkıcı bulurmuş. 

Derken Milliyet’te büyük bir tenkisat oldu. Zeynep Oral ve ekibi işten çıkarıldı, Tuğrul Eryılmaz yayın yönetmeni olarak geldi. On bir kişilik Milliyet Sanat kadrosu beş kişiye düşürüldü ve Tuğrul Bey’in birlikte çalışmaya karar verdiği kişiler arasında ben de vardım. 

Özlem, herhalde bir seneye yakın Tuğrul Bey’in yanından ayrılmadım. O bilgisayar önünde yazı düzeltiyor, ben izliyorum. Ara başlık nasıl atılır, spot nasıl çıkartılır, ara spotlar nasıl olur, yazıya başlık nasıl atılır, tüm bunları bir okula gider gibi yanından ayrılmadan seyrettim ve Tuğrul Bey’den öğrendim. Ben onun sayesinde editör oldum.

Kültür sanat dünyasında ve haberlerinde popüler “olan” ve “olmayan” ayrımı hep konuşulmuştur. Siz bu ayrımla ilgili neler söylersiniz?

Tuğrul Bey gelene kadar Milliyet Sanat 15 günlük periyodlarla çıkıyordu. Bir dergi ya haftalık ya da aylık olmalı. Tuğrul Bey, dergiyi aylık dergiye çevirdi. O gelene kadar popüler olan hiçbir şey girmiyordu dergiye. Dergiye popüler kültür haberlerini de koymaya başladı ve yepyeni bir slogan yarattı: “Popüler olanla olmayan arasında ayrım yapmayan kültür ve sanat dergisi.” Hatta bu sloganla da kalmadı, çıkardığı ilk sayının kapağına Tarkan’ı koydu, kıyamet koptu. Bir yandan okurlardan çok büyük tepkiler geldi, öte yandan Milliyet Sanat okurunu üç dört katına çıkardı. 

Bugün o gelenek hâlâ devam ediyor. Yani Milliyet Sanat “popüler olanla olmayan arasında ayrım yapmayan sanat ve kültür dergisi” olarak devam ediyor. Milliyet Sanat eskiden de bir okuldu, artık birtakım şeyleri daha rahat öğrenebileceğiniz bir okul. Bunu Tuğrul Bey başlattı, bugün de aynı misyonda devam ediyor. 

Nasıl?

Milliyet Sanat’ı aldığınız zaman, bir ay boyunca hangi sergileri görmeniz gerektiğine, çıkan onca kitabın arasında hangilerini okumanız gerektiğine, hangi oyunların, vizyon filmlerinden hangilerinin size göre olduğuna dair birçok bilgiyi bulabiliyorsunuz. En iyi albümler hakkında bir fikriniz oluyor. Yazarlarla, oyuncularla, yönetmenlerle yapılan röportajlar da meslekle ve sanat eserleriyle ilgili önemli bilgiler içeriyor. Yani bir aylık kültür sanat ajandanızı çıkarmış oluyorsunuz aslında. Ve tabii en önemli farklarından bir tanesi de bütün yazıları gerçekten işin uzmanı, alanın uzmanı kişilere yazdırıyor ve çok lezzetli yazılar kullanıyor oluşumuz. Dolayısıyla bu soruya yanıtım, evet.

Geçmişten günümüze yazılı basında, üretim sürecinde kültür sanat haberlerine verilen değeri yorumlayacak olursanız, neler söylersiniz? 

Her sabah yazı işleri toplantısına servisten bir arkadaşım giriyor. Toplantılara katılıyoruz. Çok ilgiyle dinleniyor, o ağır gündemlerin içinde, kültür sanat hep bir kurtarılmış bölgedir aynı zamanda. Nefes aldırıyor. Karşılığında da o sayfayı korumaya devam ediyorum.

Birçok gazetede kültür sanat sayfalarının yarısı ilanlarla, reklamlarla dolu. Dergilerin de birçok sayfasını benzer reklamlar kaplıyor. Sizce kültür sanat haberleri reklam ve tanıtımların ötesine geçebiliyor mu?

En ufak bir sıkıntı olduğunda, birtakım tasarruf tedbirlerinin alınması gerektiğinde gazetelerde ilk gözden çıkarılan sayfa kültür sanatınki olur. Milliyet özelinde söyleyeceğim bundan sonrasını. Son dönemde ekonomide yaşanan zorluklardan sonra, döviz kurundaki hareketlilikle birlikte Türkiye’nin yurt dışından aldığı kâğıt fiyatlarının artmasından gazeteler de çok etkilendi ve sayfa sayıları otomatikman azaltıldı. Ama Milliyet’te kültür sanat sayfası tam sayfa olarak devam ediyor şu an. Daha öncesinde kültür sanat sayfalarının kapatıldığı dönemleri yaşadım ama bugün için öyle bir şey yok.

Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle haberi bulmak da habere ulaşmak da eskiye nazaran daha kolaylaşmış görünse de, bir haberci için işleri sadece kolaylaştırmakla kalmadığını söyleyebilir miyiz?

Ben gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda, Duygu Hanım dönemidir o, internet hayatımıza çok yeni girmişti. Sadece arşivde internet vardı, oradan internete girip bakabiliyorduk. Bugüne geldiğimizde internetin tam olarak hayatımıza girmesiyle birlikte haber kaynaklarımız çok arttı. Ama gazetecinin işi de o artan haber kaynaklarının içinden en güvenilir olanını seçmektir zaten. Haber ağı genişledikçe biraz daha dikkatli olmak zorunda kaldık. Bugün de aynı şekilde devam ediyor. 

Öte yandan sosyal medya hayatımıza girdi, yani sosyal medyayı biz de kullanır hâle geldik. Örneğin Milliyet Sanat’ın bir Instagram hesabı, internet sitesi var. Biz de sosyal medyadan faydalanmaya başladık. Evet, artık iki kelimeyle, birkaç karakterle insanlar kültür sanat haberleriyle ilgili birbirleriyle bilgi alışverişinde de bulunuyor; ama bu gerçek bir kültür sanat okuruna yetmez. Basılı bir yayını, misal Milliyet Sanat’ı aldığında, o iki üç kelime hakkında fikir sahibi olduğu şeyi derinlemesine okuyup, onun hakkında bilgi edinme şansına sahip olur kişi. O yüzden, sosyal medyanın kültür sanat piyasasına ve haberciliğine çok da zarar verdiğini düşünmüyorum.

Kültür sanat haberciliğinde haber kıstası gibi bir değerden söz edebilir miyiz? Bir gazete veya dergide yer alacak haberlerin, “olmuş” dediğiniz bir haberin içinde neler vardır?

Milliyet Sanat’ın içinde genelde röportajlar ve eleştiriler kullanıyoruz ve bunları işinin ehli kalemlere yazdırıyoruz. Bir kültür sanat eleştirisinin iyi bir eleştiri olabilmesi için, öncelikle kişinin okurken sıkılmaması lazım. İkincisi, o yazıyı okuduktan sonra, o haberin içeriği neyle ilgiliyse, onun büyüsünü, heyecanını kaybettirmeyecek bir yazı olması, yani örneğin kitabın ya da filmin sonunu söylememesi lazım. Ve bence iyi bir haber, okurun okuduktan sonra o sanat ürününü almasına neden olan haberdir. Benim en önemli kıstaslarımdan biri bu. 

İşinin ehli kalemleri bulmanın yöntemleri nelerdir? 

Milliyet Sanat’ın içinde şu anda Sevin Okyay, Atilla Dorsay, Naim Dilmener gibi çok eski yazarlarımız hâlâ yazmaya devam ediyor. Bir yandan da her zaman gençlere de derginin kapılarını açık tutmaya özen gösterdik. Ben bu geleneği de Tuğrul Bey’den aldım. 

Peki, genç yazarları nasıl seçiyorsunuz? 

Bize sık sık yazılar geliyor. Hayatta becerebildiğim birkaç şeyden bir tanesi, iyi yazının kokusunu almaktır. Okuduğunuzda zaten anlayabiliyorsunuz. Öyle olunca, o insanı da Milliyet Sanat’ın içinde ağırlamaktan keyif duyuyoruz. 

Türkiye’de kültür sanat muhabirliğinin hakkı veriliyor mu sizce? Varsa eksikler neler?

Kültür sanat muhabirliği gerçekten çok zordur. Mesela bir kitap röportajı yapacaksınız, 300-400 sayfalık kitap okumak zorundasınız. O kitabı okumak da yetmez, yazarın diğer kitapları hakkında da fikir sahibi olmanız lazım. Diyelim ki sinema eleştirisi yazacaksınız. Gidip de o filmi izlemekle bitmez; dünya sinemasını bileceksiniz, o yönetmenin diğer filmlerini bileceksiniz. Bugün sadece Türkiye’deki çağdaş sanatı bilerek plastik sanatta bir editörlük yapamazsınız mesela. Dünyada neler olup bittiğini de bilmeniz gerekiyor. Yani eskiye ve bugüne hâkim olacaksınız ve sürekli de kendinizi yenileyeceksiniz.

Daimi bir öğrencilik aslında…

Aynen öyle. Hepsi birbiriyle zincirleme oluşuyor çünkü. Sadece tek bir kitap üzerinden ya da film üzerinden eleştiri, söyleşi, haber yapamazsınız. Sizin bir geçmişinizin, birikiminizin olması lazım. Onlar bugünü besleyecek ki ortaya güzel, keyifle okunabilecek, sağlam ve bilgi veren bir yazı çıksın. Çok donanımlı olması gerekir iyi bir kültür sanat muhabirinin ve sürekli kendisini geliştirmesi, hem Türkiye hem dünyayı takip etmesi lazım alanıyla ilgili. Böyle olmalı kültür sanat muhabiri.

Genç kültür sanat muhabirlerine önerileriniz nedir?

Filmlere gitmek, oyunları izlemek, kitapları okumak lazım. Gerçekten iyi bir metinde çok iyi bir matematik vardır biliyor musun? O yazının kuruluşu, girişi, gelişmesi, sonuç kısmı, aralarda atılan ilmekler, çıkarılan başlığı, spotu… Bol bol yayınları takip edip o matematiği çözmek gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de iyi kalemleri, yani alanının usta isimlerini sıkı takip etmek lazım.

Onun dışında da iyi bir sanat izleyicisi olmak gerekiyor. Hiç film festivaline gitmeden, yılda iki tiyatro oyunu izleyip konser filan takip etmeden kültür sanat muhabiri olamazsınız. Olayın bizzat içinde olmanız lazım. Tabii ki çok ciddi bir masa başı boyutu da var bu mesleğin; ama öncelikle o sanat etkinliğinin içinde olup onun kokusunu içine çekmeniz gerektiğini düşünüyorum.

Gazeteciliğin yanında dergicilik alanında da en deneyimli kültür sanat habercilerinden birisiniz. Format açısından yorumlarsanız, kültür sanatın üzerine hangisi daha iyi oturuyor? Dergi mi, gazete mi?

Ben de dergi kökenli olduğum için, dergiciliği her zaman çok sevdim. Yani sonuçta gazetede bir sayfanız oluyor ve oraya üç haber koyabiliyorsunuz. Ama dergi bambaşka bir şey… Daha fazla sayfa sayısına sahip olduğunuz için, işin mutfağında daha fazla lezzetle karşılaşıyorsunuz, ortaya çok daha renkli ve leziz yemekler çıkarıyorsunuz.

Biz 128 sayfalık bir dergi hazırlıyoruz. O 128 sayfada sinemadan, tiyatrodan, müzikten hep tadımlık parçalar sunuyoruz. Biz bir ay sonra çıkacak olan dergiyi hazırladığımız için, bir ay sonrası etkinliklerden önceden haberdar oluyoruz. Önce bunun tadını alıyoruz dergiyi hazırlarken. Dergi çıktıktan sonra gidip bizzat yerinde izleyerek, okuyarak, doymaya başlıyoruz. 

Hem hazırlayıp hem okuru oluyorsunuz aslında.

Aynen öyle. Yani hazırlıyorsunuz, daha sonra da izleyicisi oluyorsunuz. Yani sanat dergiciliği yapıp daha sonra da sanat izleyicisine dönüşüyorsunuz. Zaten bunları birbirinden ayırmanın da doğru ve mümkün olmadığını düşünüyorum. Dergi, o genişliği itibariyle insana bu hazzı veren bir şeydir. O yüzden dergicilik tarafını daha çok seviyorum.