Vitrindeki yazar, meraklı okur: Ferrante Knausgaard’a karşı

Knausgaard fazla “görünür”, bir anlamda yazar kimliği ile sürekli vitrinde. Ferrante ketum ve meçhul. Her iki yazar da bize iki farklı hakikat imkânı veriyor


@twitter @e-posta
Dosya, 02 Kasım 11:20
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Milan Kundera, Ölümsüzlük adlı romanında kendisini kurmaca bir karaktere dönüştürmekle yetinmez, Hemingway ile Goethe’yi de oyuna katar. Pasajlardan birinde Goethe, kurmaca dostu Hemingway’e bir rüyasını aktarır:

“Gözünüzün önüne küçük bir kukla tiyatrosu salonu getirin. Ben sahne arkasındayım, kuklaları oynatıyorum, metni de ben okuyorum. Bu bir Faust temsili. Benim Faust’umun. Bu arada, Faust’un hiçbir yerde kukla tiyatrosundaki kadar güzel oynanmadığını biliyor musunuz? Bu yüzden, oyuncu olmadığı ve o gün her zamankinden de hoş bir şekilde yankılanan dizeleri bizzat kendim okuyabildiğim için çok mutluydum. Birden salona baktım ve salonun boş olduğunu fark ettim. Bu canımı sıktı. Seyirciler neredeydi? Faust’um, herkesin çekip gitmesine yol açacak kadar sıkıcı mıydı? Islıklanmaya bile değmiyordum. Rahatsızlık duyarak etrafıma bakındım ve şaşkınlıktan kalakaldım: Ben onları salonda bulmayı beklerken, onlar sahnenin arkasındaydılar! Faltaşı gibi açılmış gözlerle merakla beni seyrediyorlardı. Bakışlarımız karşılaşır karşılaşmaz, alkışlamaya başladılar. Ve onların görmek istediği oyunun, kuklalar değil, bizzat ben olduğumu anladım. Faust’u değil Goethe’yi istiyorlardı!”

Kundera’nın hınzırlıkla yazdığı bu satırlar; kurmaca, yazar ve okur ilişkisini bütün gerçekliğiyle ortaya koyar, 20'nci yüzyılın sonundan 21'inci yüzyılın kurmaca sahnesini aydınlatır. Ama tartışma bundan çok daha eskidir. Barthes, modern edebiyat hakkında yazılmış en etkileyici metinlerden biri olan “Yazarın Ölümü” adlı makalesinde, “Çağdaş kültürdeki edebiyat imgesi despotça yazarın kişiliğine, yaşamöyküsüne, beğenilerine ve tutkularına odaklanmıştır” der örneğin. Foucault, Sartre, Eco gibi birçok düşünür de okur, yazar ve metin arasındaki ilişkiyi kurcalar.

Sahne arkasında kalıp metni yazan kişi; gerekli görülürse okurlar, yayınevleri ve medya tarafından vitrine ya da sahneye davet edilir. Çünkü okurlar, sadece Faust’u değil, Faust’u yazan Goethe’yi de görmek istiyorlardır. Sadece “saf” olanlar değil, “düşünceli” okurlar da, Masumiyet Müzesi’ndeki kurmaca karakter Kemal’in evini Orhan Pamuk’un evi sanmak istiyorlardır. Knausgaard’ın hayatını en ince ayrıntısına kadar öğrenmek, Napoli Romanları’nın yazarının Napoli’de yaşıyor olduğuna inanmak istiyorlardır. Yazar, okurlarını salonda bekliyorken, onlar sahne arkasında durup yazarı izlemek istiyorlardır belki de. Dahası yazar da, inkâr etsin ya da etmesin, okurların nerede olduğunu merak eder. Onlardan her zaman alkış beklemez belki ama en azından bir ses versinler ister, orada olmadıklarını gördüğünde canı sıkılır. Edebiyat sahnesinde, vitrine çıkmayı reddetmek ya da vitrini sevip orada fazla görünür olmak kamuoyunun farklı tepkilerini de beraberinde getirir.

#FerranteFever vs. #KnausgaardMania

Napoli Romanları (Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Yeni Soyadının Hikâyesi, Terk Edenler ve Kalanlar, Kayıp Kızın Hikâyesi), Elena Ferrante, Çeviri: Eren Yücesan Cendey, Everest Yayınları Son yıllarda edebiyat dünyasını, deyim yerindeyse sallayan iki yazar, iki büyük romanla sahneye çıktı. Biri Kavgam serisinin yazarı Norveçli Karl Ove Knausgaard’dı, diğeriyse Napoli Romanları serisinin yazarı İtalyalı Elena Ferrante.

Sosyal medya çağında herkes ve her şey bir gün 15 dakikalığına #hashtag olacaktı, yazarlar da. Önemli yazarlar dünya basınında Napoli Romanları hakkında “çılgınca” övgüler düzüyorlardı. Editörler bu övgüleri kitabın başına almadan edemezdi. Mesela Pulitzer Ödüllü Jhumpa Lahiri, bu romanları bir “başyapıt” olarak görüyordu. Kitapların her birine gömülmüş, her birinde kendinden geçmişti. Başka bir yazar, “Elena Ferrante’nin gerçek kimliği hakkındaki tartışmalar anlaşılır bir hayal gücü yoksunluğuna işaret ediyor” diyordu.1 Çünkü ona göre, “Bir insanın bir odada oturup bu romanları yazdığını insanın aklı almıyor”du. Dahası, “Bu görkemli ve yürek parçalayıcı ‘Napoli Romanları’ sanki yazılmış değil de tecelli etmiş gibiydi.” İşte #FerranteFever buydu!

#KnausgaardMania ise en net ifadesini İsveçli bir yazarın şu sözlerinde buluyordu: “Bırakamıyorum, bırakmak istiyorum, bırakamıyorum, sadece bir sayfa daha, sonra akşam yemeğini hazırlayacağım, bir sayfa daha...”2 Meghan O’Rourke ise Knausgaard’ın başarısını şu sözlerle ortaya koyuyordu: “Kavgam devrimsel bir roman. Tamamen anlaşılabilir. Heyecanla okunuyor. Kitap bir başyapıt gibi, mirası olan geleneği tamamen değiştiren, gerçek anlamda şaşırtıcı işlerden biri.”

Knausgaard altı ciltlik Kavgam serisi ile, Ferrante ise dört ciltlik Napoli Romanları serisi ile özellikle Anglosakson coğrafyada büyük yankı uyandırdılar. Knausgaard öncelikle kendi küçük ve yalnız ülkesinde dikkat çekti, Ferrante ise önce Anglosakson coğrafyada. Knausgaard yazdığı romanla bütün hayatını apaçık ortaya koyuyordu. Karakterlerin hepsi “gerçek”ti, romanın kahramanı Karl Ove yazarın ta kendisiydi. Ve okuduğumuz, aslında otobiyografiye çok yakın, bir tür “özkurmaca” idi. Kitap kapaklarında yazarın karizmatik fotoğrafları vardı ve her bir kitap esas olarak farklı bir dönemi konu alsa da, aslında yazarın kişiliğinin temel taşlarını oluşturan “gerçek” olayları anlatıyordu. Yazdıkları sayesinde, Karl Ove Knausgaard’ın babasıyla olan ilişkisini, abisiyle olan arkadaşlığını, annesine duyduğu sevgiyi, ilk kez âşık olmasını, sevişmesini, çocuklarıyla ilgilenmenin zorluğunu, öğretmenlik yaparak geçirdiği vakitleri, hatta küçük bir çocukken tuvaletini yapmasına kadar hayatının her detayını öğreniyorduk. Bir edebiyat klişesi ile ifade edersek: Yazar gözümüzün önünde soyunuyordu.

Buna karşın, Ferrante’nin gerçekte kim olduğunu bile bilmiyorduk. Yirmi beş yıldan fazla bir süredir müstear Elena Ferrante ismiyle yazan birisiydi. Kadın ya da erkek mi olduğu bile bilinmiyordu. Sonra kadın olması gerektiğine karar verildi. Zaten bu kadar sahici kadın karakterleri bir “erkek yazar” yazabilir miydi? Napoli’de uzun yıllar yaşamış olmalıydı, belki de hâlâ orada yaşıyordu? Yazarın gerçek kimliğiyle ilgili çeşitli iddialar ortaya atıldı, hatta yakın zamanda gerçek Ferrante’nin kim olduğunun bulunduğuna inanıldı. Ama resmî bir açıklama gelmedi.

Aslına bakarsanız, Ferrante sürekli olarak kimliğinin mesele edilmesini sıklıkla eleştiriyordu. Son derece ilgi çeken yazarlık yolculuğu hakkında bilgi edinmek isteyen okurlar, çeşitli mektuplar, söyleşiler ve notların yer aldığı, Frantumaglia – A Writer’s Journey adıyla yayımlanan kitabı okuyabilirler. Bu kitapta da yer alan ve Ferrante’nin editörlerine yazdığı bir mektupta “Okumayı sevenler için”, diyordu yazar, “yazar bir isimden ibarettir.” Kitaptaki farklı bir metindeyse aslında bu yazıda açıklamaya çalıştığım, “vitrinde olmak” meselesini oldukça doğru bir açıdan ele alıyordu:

“Ancak medya, özellikle de yazar fotoğraflarını kitaplarla, yazarın medyadaki görünürlüğünü kitabın kapağıyla ilişkilendirerek, tam tersi yönde bir bağ kuruyor: Yazar ile kitap arasındaki mesafeyi ortadan kaldırıyor, öyle bir biçimde hareket ediyor ki, ilkini ikincisinin hizmetine sürüyor, kitabın malzemesi ile yazarı birbirine karıştırıyor ya da tam tersini yapıyor.”

Ferrante’nin eleştirilerinden editörlük müessesi de nasibini alıyordu. “Editörlük piyasası”, diyordu Ferrante, “acaba yazar bir karakter olarak kullanılabilir mi ve piyasada eserinin yolculuğuna hizmet edebilir mi, özellikle bunu anlamakla meşguldür.”

Kavgam (Çeviri: Ebru Tüzel), Âşık Bir Adam (Çeviri: Haydar Şahin, Ebru Tüzel), Çocukluk Adası (Çeviri: Haydar Şahin), Karanlıkta Dans (Çeviri: Ebru Tüzel), Karl Ove Knausgaard, Monokl Yayınları Knausgaard’ın bu denli vitrinde olması bazılarınca bir “pazarlama stratejisi” olarak görülmüştü. Ama Ferrante de “namevcudiyeti” ile aynı eleştirilerin hedefi oldu. Sahi neden bu kadar saklanıyordu ki? Dikkat mi çekmeye çalışıyordu? Nadiren söyleşi verme ilkesi, görünüşe göre artık o kadar nadiren uygulanabiliyordu ki... Neredeyse her hafta dünya basınında yazar hakkında bir yazı ya da kendisiyle yapılmış bir söyleşi yayınlanıyor ve hep aynı soru soruluyordu: Neden gizleniyorsunuz?

Göründüğü kadarıyla metinleri geniş bir okur kitlesinin dikkatini çeken yazar, ne vitrinde olabiliyor ne de vitrinde olmayı reddedebiliyordu.

Çağdaş kurmacanın iki ucu: Ferrante mi, Knausgaard mı?

Ferrante ve Knausgaard’ın başarısı çağdaş kurmaca hakkında bize ne söylüyor? Kurmaca ve yazarlık anlayışları birbirinden hayli farklı bu iki yazarın yapıtları nasıl oluyor da aynı etkiyi ve başarıyı gösterebiliyor? Vaktiyle George Steiner’ın Tolstoy mu Dostoyevski mi adlı kitabında sorduğu gibi, bu iki “büyük” yazar arasında bir tercih yapmak mümkün mü?

Ferrante, dili olabildiğince sade ve titiz bir şekilde kullanıyor, nasıl anlattığı kadar neyi anlattığıyla da öne çıkıyor. Lineer bir anlatımı var. Knausgaard’sa oldukça “sıradan” şeyler anlatıyor. Ama bunları “hipnotize” edici bir üslupla yazıya döküyor. Çağrışımlarla ilerleyen, zaman ve mekânı parçalayan bir anlatımı yeğliyor. Ferrante’nin olay örgüsü ve hikaye anlatış biçimi “bildiğimiz” roman geleneğine daha fazla benziyor. Knausgaard ise kurmacanın sınırlarına inanmıyor. Araya uzun uzun denemeler, düşünceler sıkıştırıyor. Yazarın kurmacadaki yerini en uç noktasına kadar kullanıyor. Ferrante, çok sayıda karakterle “tarihî roman” diyebileceğimiz bir türde yazıyor. Bir yandan bir kadın arkadaşlığını anlatırken, öte yandan İtalya’nın yoksul ve tehlikeli Napoli kentindeki dönüşümü de kurmacanın bir parçası hâline getiriyor. Knausgaard’ın yazdıklarında ise başrol yazarın kendisine ait. Yan karakterler de çoğunlukla yakın aile üyeleri. Ve Knausgaard tek bir şeyi anlatıyor: Adına yaşam dediği kavgayı.

Ferrante dikkatini farklı karakterlere yoğunlaştırırken, Knausgaard dibe doğru benliğinin en derin noktalarına uzanıyor. Ferrante’nin kurmaca tarzı uzun zorlu bir merdivenin adım adım aşağı inilmesi gibi, Knausgaard’ınki ise bir anda dibine düşülen bir kuyudan adım adım yukarı çıkmayı andırıyor. Knausgaard fazla “görünür”, bir anlamda yazar kimliği ile sürekli vitrinde. Ferrante ketum ve meçhul. Kişiliği hakkında neredeyse hiçbir ipucu vermiyor. Joshua Rothman’ın New Yorker’daki yazısında incelikle sıraladığı gibi: Knausgaard ironik, Ferrante’yse daha ciddi. Knausgaard eğlenceli, Ferrante ise kışkırtıcı. Knausgaard tam bir estet, anların büyüsüne kapılıyor, Ferrante’yse sahici bir dramaturg, sahneler kuruyor.

Sonuçta bu iki yazar, belki de Rothman’ın iddia ettiği gibi, bize iki farklı hakikat imkânı veriyor. Knausgaard dipte yer alan imaları sunuyor bize, Ferrante’yse paylaştığımız dünyanın somutluğunu ve vakarını. Knausgaard ve Ferrante’nin yazdıklarında; yalnızlık, arkadaşlığa karşı, tinsellik maddeselliğe, görünmez olan gözümüzün önünde durana, dünyanın bilinmezliği onu olduğu gibi görmeye karşı. İşte belki de Knausgaard ya da Ferrante tercihimizin arkasında bu iki farklı hakikat anlayışı yatıyor.

Görsel: Wesley Merritt
1 Bkz. Gideon Lewis-Kraus, A Sense of Direction'ın yazarı. Alıntı, Napoli Romanları'nın dünya basınından övgüler, yorumlar kısmında yer almaktadır. 
2 Bkz. Västerbottens-kuriren. Alıntı, Kavgam'ın dünya basınından övgüler, yorumlar kısmında yer almaktadır.