Cinayet siyasaldır!

Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen Alman Polisiye Yazarları Sempozyumu’ndan izlenimler...


@e-posta
Her Şey, 26 Ekim 10:48
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Günler sonra üzerinde yürüdüğü betonun altındaki sesler artık susmuştu…” Birçok karanlık sahne çağrıştıran bu cümle, Zoë Beck’in henüz yazmakta olduğu polisiyede yer alıyor. Son kitabıyla Almanya’da aylık yayımlanan “En İyi 10 Polisiye“ Eylül listesinde üçüncü olan Beck, Hamburg’da geçmiş gerçek bir haraç cinayetinden yola çıkarak yazdığı çalışmasından tadımlık bir bölümü okuyarak eserin merak edilen konusunu kısmen açıklamış oldu. Üç diğer kadın polisiye ustasıyla birlikte yer aldığı okuma gecesi, 1- 3 Eylül tarihlerinde Hamburg’da toplanan KM3 (Krimis Machen 3 - Polisiye Yapmak 3) sempozyumunun kamuya açık yan etkinliklerinden biriydi.

Serbest gazeteci, yazar, eleştirmen Tobias Gohlis ile Suhrkamp editörü eleştirmen Thomas Wörtche’nin girişimleriyle ilki 2013’te Berlin’de ve ikincisi 2014’te Frankfurt’ta düzenlenen dizinin üçüncüsünde tüm Almanya’dan –ve ilk defa uluslararası bir açılımla Fransa’dan da bir grup olmak üzere– 120 civarında polisiye yazarı, çevirmen, eleştirmen, editör, yayıncı, ajans temsilcisi ve kitapçı, Almanya’daki polisiye yazınının güncel durumunu tartışmak üzere bir araya geldi. Ağırlıkla şiddet, toplumsal cinsiyet, mekânın önemi ve ırkçılık konularının tartışıldığı dört panelin yanı sıra altı seçici atölye gerçekleștirildi. Katılan yazarların bazıları, Zoë Beck ve arkadaşları gibi, ayrıca akşamları okumalar/ söyleşiler de düzenlendi.

“Cinayet siyasaldır” başlığı altında edebiyat bilimcisi Thomas Wörtche sempozyumun giriş konferansını sundu. Polisiyeye politikayı açıkça sokan ilk isim Dashiell Hammett’e kısa bir gönderme yaptıktan sonra içinde hiç siyaset bulunmayan polisiyenin günümüzde neredeyse mevcut olmadığını vurguladı. Thomas Wörtche’ye göre siyaset konu olarak odakta bulunmasa bile, karakterlerin seçimi, anlatım perspektifi, failler ile soruşturucu/ dedektif/ polislerin toplumun kesimlerine göre dağılımları, toplumsal cinsiyet rollerinin tanımı, biçimlendirilmesi ya da görmezlikten gelinmesi gibi estetik düzlemlerde politik etkenler her yanıyla gözler önündedir. Okurların tutumunu ise geleneğe dayalı, “deneyselliğe yer yok – güvenliğe çekiliş” olarak tanımlayan Wörtche, katılanlar arasında Doris Gercke, Frank Göhre, Andreas Pflüger, Zoë Beck, Simone Buchholz, Dominique Manotti, Robert Brack gibi tanınan isimler olduğu hâlde sempozyumda konunun daha çok “Arthouse”1 olduğunu, yani çok satan popülerler ile Almanya’da çok sevilen yöresel polisiye yazarları arasında yer alan sanatsal ve zanaatsal iddiaları yüksek isimlerin burada toplandıklarını daha baştan tespit etti. Almanya’da tüm kültür alanlarında olduğu gibi edebiyatın ve konumuz olan polisiye janrının da “ciddi ve hafif” diye ikiye ayrılmasını doğru bulmadığını da vurguladı.

Yazarlar şiddeti kullanıyor fakat sevmiyorlar

“Cinayet ve şiddet” başlıklı ilk panelde yazarlar, şiddete karşı oldukları, ancak şiddetin polisiye romanının alt yapısı için belirleyici olduğu için vazgeçilmez olması üzerinde anlaştılar. Biraz da, okurların polisiyede şiddet aradıkları ima edildi. Bu noktada okurlar nezdinde polisiyenin neden en gözde janrlardan olduğunu açıklamak için yönetmen Rainer Werner Fassbinder’in meşhur bir sözü hatırlatıldı: “Günde sekiz saat fabrikada çalışan bir adam, paydosunda günde sekiz saat fabrikada çalışan bir adamı anlatan bir filmi seyretmek istemez.”

Şiddeti vurucu çıplaklığıyla ortaya koyanların genellikle şahsen şiddet deneyimlerinden mahrum olup şiddete maruz kalmış olanların ise açık, net anlatımdan ziyade dolaylı ya da yabancılaştırıcı yolları seçtikleri ortak görüş olarak belirtildi. Başarılı senaryolarıyla tanınan Andreas Pflüger, son 20- 25 yılda şiddetin yazımı ve özellikle de televizyonda gösteriminin ciddi bir şekilde değiştiğini, “20 sene önce zehir dolabına kilitlenenlerin bugün masum olarak” algılandığı görüșünde. Pflüger, şiddeti ancak karakterleri açıklamaya yönelik olursa meşru görmekte.

Robert Brack, Else Laudan, Nina Grabe et Torsten MeinickeYeni kitabıyla Eylül ayının “En İyi 10 Polisiye” listesinin başını çeken Simone Buchholz ise şiddetin, başarısızlıkla sonuçlanan bir temas girişimi olduğu düşüncesinde ve bu iletişim biçiminin neden çalışmadığını anlatmaya çalıștı.

Yazar Christine Lehmann, toplumda genellikle şiddetin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığımız hâlde, polisiyelerde şiddetin kendisine odaklanıldığından, sonuçlarının ise dışarıda bırakıldığından şikayet ederek kadınlara tecavüz edilmesinin “normal” karşılanıp bir erkeğe tecavüz edilmesinin ise editör tarafından mutlaka silindiğine işaret etti. Neden kurbanın genellikle kadın olduğu sorusuyla sempozyumun ana konularından birine geçişi sağladı: toplumsal cinsiyet ya da kadın erkek eşit(siz)liği…

Bitch mi piç mi?

Polisiye yazarlarının yarısı kadın, okurların da ezici çoğunluğu kadınken ödül verilenlerin büyük çoğunluğu nasıl olur da erkeklerdir? Akşam etkinliklerinden birinde feminist polisiye yazarlar birliği HERLAND (“onun” yani “kadının” ülkesi), dört yazar ve bir yayıncı üyesiyle yer aldı. HERLAND birliğinin kurucu üyelerinden ve Argument Yayınevi’nin feminist Ariadne edisyonundan Else Laudan, HERLAND’de, “bakışlarını kaçırmayan, politik düşünceli, feminist, tanrısız, kabuk kırıcı, sağa karşı, antikapitalist ve başarılı kadın polisiye yazarlar”ın bir araya geldiklerini belirtti. 25 civarında polisiye yayımlamış olan Doris Gercke, Almancaya daha yeni kazandırılan Dominique Manotti’den alıntıladı: “Yazmak direniştir.” Erkeklerin yazdıkları polisiyelerin çoğunda geleneksel kadın rollerinin yansıtıldığını, kadınların “ceset ya da sarışın uzun bacaklı” olduğunu savunan Gercke, “Konularımız erkek yazarlardan farklı değil, ancak bakış açımız kesinlikle ayrı, dolayısıyla da anlattığımız öyküler farklı” görüșünde. Laudan da, eski “erkek polisiyeleri”nde kadınların işlevinin “kahraman için sarışın dur işareti, süs ya da kurban” olduğunu söylediğinde akla ister istemez meşhur Bond filmlerinin mizansenleri geldi. Toplumsal cinsiyetin belirlediği klişelerin her iki tarafın da çokça kullandığını tespit eden Zoë Beck, “artık perspektifi değiştirelim” çağrısında bulundu. Mesela, “doktor ile asistanı” denildiğinde otomatik olarak “erkek doktor ile kadın asistanı” değil de “kadın doktor ile erkek asistanı” da akla gelebilmelidir. Aynı şekilde komiser ile asistanı, kadın komiser ile erkek asistanı niye olmasın?

Sempozyumun “Sürtük mü piç mi? Anlatım perspektifi ve cinsiyet” konulu ikinci panelinin başında Zoë Beck, İskandinavya polisiyelerinin yanı sıra bir de güçlü Alman polisiye yazarlığının da var olduğunun acaba ne zaman keşfedileceğini sordu. Kitapçıların raflarında yer alanların polisiye yazınının geniş yelpazesini yansıtmaktan uzak olduğunu belirtti. Kitapçıların Almanya’da raflarını janrlara göre düzenlediklerine işaret edip, bununla çok keskin bir ayrıma gittiklerini, “kadın gerilimi” etiketiyle de kadın yazarların otomatik olarak okurların yarısını –yani erkek okurlarını– kaybetmeyi göze aldıklarını, diğer yandan ise erkek perspektifinden yazılanın herkese sunulduğuna dikkat çekip Temmuz ayında yayınlanan bir araştırmaya gönderme yaptı: “İşitsel görsel diversite mi? Almanya’da TV ve sinemada cinsiyet rolleri” başlıklı, kısaca Furtwängler Araştırması2 olarak bilinen, 2016 yılının 3500 televizyon saati ile son altı yılın 800 Alman yapımı sinema filmini kapsayan bu araştırma, kadınların temsilinin tümüyle yetersiz olduğunu ortaya koymakta:

Televizyonda, pembe diziler dışındaki tüm programlarda yer alanların yüzde 67’si erkek sadece yüzde 33’ü kadın; kadınlar çoğunlukla, erkeklere oranla yüzde 50 daha fazla, ancak evlilik/ ilişki bağlamında gösterilmekte. 30 yaşına kadar olan erkek- kadın dağılımı daha eşitken, 50 yaşından sonrakilerde ise 3 erkeğe 1 kadın, kurgu olmayan hafif programlarda ise 8 erkeğe sadece 1 kadın denk düşmekte. Bilgilendirme/ haber programlarında gazeteci- televizyoncuların ancak yüzde 36’sı, sunucuların yüzde 28’i, uzmanların ise sadece yüzde 21’i kadın; dolayısıyla yayımcılık alanında kadɪnlar ancak üçte bir oranında ekrana çıkmakta. Kurgu olmayan hafif programlardaki sunucuların yüzde 96’sı erkek… Çocuk programlarında dört ana karakterden sadece biri kadın/ kız, bu yayınlarda geçen hayvanların bile 9’u erkek, sadece 1’i dişidir! Çocukların akılları şimdiden eril, paternalist bir topluma hazırlanmakta. Ekonominin bazı yerlerinde görülen kota uygulamasına benzer bir yöntemin yayın dünyasında da yararı olur mu diye düşünürken, yapımcılar ise, “seyirciler bunu böyle istiyorlar”, “öldürücü” argümanıyla tartışmayı baştan kesmekte…

Jutta Wilkesmann, Uli Deurer, Diane Kopp, Daniela Müller, Zoe BeckFurtwängler Araştırması’nın anıldığı panelin sunucusu, En İyi 10 Polisiye Aylık Listesi jüri üyesi Ulrich Noller ise, yazar perspektifinin kadın ve erkek diye ikiye ayrıldığını reddetti. Bulunduğu jüride neden yüzde 90 erkek yer aldığını hiç sorgulamayan Noller, polisiyelerde sadece ve sadece hoşuna gideni aradığını belirtti. Bunun üzerine yazar Katja Bohnet, Noller’in sözlerini, nasıl eş arayışında genellikle kafa dengi biri aranırsa, eleştirmenler de kendi bakışlarına uygun olanı över sözleriyle yanıtlayarak “Görünürlük olmadan önem de olmaz”, diye ekledi kadınlar konusunda.

Tüm kadın yazarlar, yayıncı/ editörlerin taleplerinin son derece engelleyici olduğundan yakındı. “Kadın polisiyesi asla politik olamaz” sözünü hepsi duymuş, kitaplarındaki kadınları, özellikle kadın komiser/ detektifleri daha yumuşak, duygulu ve duyarlı çizmeleri istenmiş çokça. Zoë Beck de, bir okurun, “erkek gibi yazıyorsunuz” ifadesinin büyük bir övgü olduğunu sandığını acı bir ironiyle aktardı.

Klişe düşüncelerin toplumdaki oturmuşluklarına dair çarpıcı bir örneği panele katılan kadın gazeteci- yazar Nico Anfuso ile fotoğrafçı- yazar Miron Zownir ikilisi sergiledi. Seri katil Pommerenke’nin yaşam öyküsünden yola çıkarak ortak bir polisiye romanını True Crime türünden yazmışlar (Pommerenke, Culturbooks 2017). Konuyla ilkin Anfuso ilgilenmiş, cezaevine gidip ömür boyu hapis yatan Pommerenke ile röportajlar yapmɪș, yazmaya başlamış, ancak zaman içerisinde Pommerenke’nin absürt dünyasından dolayı depresyona girmiș, projeyi bırakmak üzereyken Zownir’e açılmış. Zownir de, katilin öyküsünün yanına ruhsal olarak kötü etkilenen kadın gazetecinin kendisinin de bir karakter olarak romana girmesini önermiş, bu figürü de bizzat kendisi yazıp kitaba eklemiş. Bu gazetecinin bir erkek olmasınɪn da acaba mümkün olup olmadığı sorusuna gülen Zownir, kesinlikle hayır böyle bir ruhsal duruma ancak bir kadın düşebilirdi, dedi. Bu “ruhsal durumu” bir erkek olarak kendisinin yazıp kitaba eklemesini ise çelişki olarak görmedi; “Erkeklerden çok kadınlarla sıkı ilişkiler yaşamış bir erkekten kadınları daha iyi tanıyan kim olabilir ki” iddiasını dile getirdi…

Urban Streets – Country Noir

Ganalı Kodjo koşup duruyor, dönüp kaçıyor, Berlin sokaklarını koşarak kaçarak bir aşağı bir yukarı boyluyor... Mekân Berlin’in Friedrichshain ve Kreuzberg semtleri, daha doğrusu sokakları, çünkü Kodjo durmadan koşuyor... Geçici olarak oturduğu, aslında sadece uyumak için geldiği bir iki ev -birinin karanlık penceresinden karşı binasında bir cinayete tanık olmuș, kendisi zanlı hâline geldiğinde kendi gözüyle izlediği katilin peşine düşmüștür... -ve çalıştığı meyhane mekân olarak soluk kalıyor, kulis olmaktan öteye geçmiyor. Polisten ve güvenlikçilerden kaçtığı “maraton”larda geçtiği caddeler, sokaklar, kısaca saklanıp nefes aldığı parklar ise çukuruyla, hendekleriyle, çalısı ve ağacıyla ayrıntılı şekil kazanıyor...

Bu romanın – yani İllegal (Kaçak, Rowohl 2017)’nin – yazarı Max Annas, bir Jazz araştırması için bulunduğu Güney Afrika’dan dönünce iki buçuk yıl önce Berlin’e yerleşmiş, yazdığı Güney Afrika polisiyeleriyle ün yapmış. Bașladığı Güney Afrika üçlüsünü yarıda bırakmış, bu kez genellikle yayan keşfettiği şehri anlatan bir başka kitaba başlamış, yine Afrikalı bir kahraman seçtiği, İllegal başlıklı bu Berlin kitabını yazmıș. Yazarın da, kahramanının da mekân/lar/ı, sokaklar ve bir dereceye kadar da toplu taşıt araçları.

Annas’ın katıldığı “Urban Streets ve Country Noir – Olay Yeri“ (Kent Sokakları ve Karanlık Taşra) panelindeki dört yazardan ikisinin mimar olmaları dikkat çekiciydi: Monika Geier de, Matthias Wittekindt de mekânın birinci derecede öneme sahip olduğunu, hatta çoğu kez önce mekânı yaratıklarını anlattı. “Bir hayal mekânından yola çıktığını” söyleyen Geier şöyle devam etti: “Mekânın bir büyüsü olacak ki, karakterler oradan çıkabilsinler.” Okuma yaptığı akşam etkinliğinde de, Münih’te “meşum” bir sokakta o çevre için kesinlikle çok genç olan ve orada bulunmaması gereken bir kızı görüp yeni kitabını da onun etrafında şekillendirdiğini anlattı. Kitaptaki gencecik kız, fahişe olup bir polisi vurur...

Kendi deneyimlerinden yola çıktığını anlatan Matthias Wittekindt de, “Topografya sözcüğünü kullanıyorum, duygusal olarak bir şeyler yaşamış olmam gerekir böyle bir mêkanda” dedi ve “duygular topografyası” terimini ortaya koydu. Olay yeri terimi ise tüm katılımcılarca sınırlandırıcı bulunup yerine mekân sözcüğü tercih edildi. Mekânın, hem çok boyutlu hem de “milyö”, yani sosyal çevreyi de içerdiği görüşünde birleșildi. Olayın, mekânı değil, mekânın olayı ve hikâyeyi belirlediğini, diğer yandan sınırları ve zorunlulukları da getirdiği öne sürüldü.

Irkçılık, klişeler – kim kimin hakkında yazar?

Yukarıda gördüğümüz gibi Max Annas, İllegal romanında “beyaz” Alman bir yazar olarak Berlin’de kaçak yaşayan Gana kökenli siyah bir genci anlattı. Bu ne kadar gerçekçi olabilir? Bir yazarın empatisi, böyle bir meseleyi başarması için yetebilir mi? Bu özel konunun kaynağını kitabın teşekkür bölümünde şöyle açıkladı: “Beyazların Berlin’de genellikle edinmediği tecrübeleri benimle paylaşan (…)’a teşekkürler.” Almanya’da kaçak yaşayan, “beyaz” olmayan cemiyetten kitap ile ilgili bir yorum, eleştiri beklediği hâlde hiç bir ses alamadığını da söyledi Annas. Sempozyumda, babası Hindistanlı olmasından başka göç olgusuyla herhangi bir alakası bulunmayan yazar Merle Kröger ile özellikle son derece başarılı polisiye filmi senaryolarıyla tanınan, Lebt! (Yaşıyor, Fischer Scherz 2014) başlıklı tek bir romanı bulunan Orkun Ertener, Annas’ın Afrikalı kaçak kahramanı anlattığı kitabı kayda değer bir empati örneğini ortaya koyduğunu takdir ettiklerini söyleyerek, “beyaz” bir yazarın basbayağı “ötekiler” hakkında yazabildiğine dair görüş belirttiler. Farklı bir polisiye deneyimi ortaya koyduğu kușkusuz olan Annas, üniversite mezunu olup mükemmel Almanca bilen başkahramanı Kodjo ile klişeleri kırmayı başarmakla birlikte, Alman kamuoyunda Afrikalı kaçaklar hakkında birçok klişe/ önyargıyı (uyuşturucu satıcılığı, promisküite, fakat iyi sporcu/ koşucu v.s.) pekiştirmiş gibi de gözüküyor diğer yandan.

Sempozyumun “Öz ve yabancı olan –Kim kimin hakkında yazar” başlıklı son panelinde polisiye romanlarının bugüne kadar en çok toplumsal gerçeği yansıtmadıklarından şikayet edildi. “Polisiye tutucu bir janr gibi gözüküyor, bizler hiç yokuz” diyen, birçok polisiye filminde rol almış Hindistan kökenli oyuncu Murali Perumal, bir hekimin, bir savcının, bir polisin “çatışma nedeni de cinayet için herhangi bir etken de olmadan” bir Türk’ün, Hindistanlı’nın, Çinli’nin v.b. olabilmesini talep etti. Oynadığı filmlerde hep kötü adam rolü verildiğini, “karakterimden dolayı değil, ancak ve ancak etnik kökenimden dolayı” diye şikayet etti Perumal. Bunun üzerine Çinli mafya çevrelerinde geçen bir polisiye romanını yazmış olan (bu panele de dinleyici olarak katılan) yazar Robert Brack, kendisini sorguladığını, Çinli katil seçmekle önyargılı davranıp davranmadığını şimdi yeni yeni düşündüğünü söyledi...

Başta köşedeki Çin restoranının mütevazı sahibi gibi gözüken aile babası Feng Yun-Fat, bir aşçısı kaybolduğunda Rabe&Adler detektif bürosunu işleten Lenina Rabe ile Nadine Adler’e başvurur, Wang Shuo ya da Mang Liu isimli kaçağı bulmalarını ister. Araştırma sürecinde iki kadın dedektif, Çinli mutfak işçilerine zulmeden restorancı mafyasının peşine düşer, lezbiyen kızını iş çıkarları uğruna bir çalışanıyla evlendirmek isteyen Feng’in mafyanın bir haraç toplayıcısı olduğunu ortaya çıkarır, köle gibi çalıştırılanların kurdukları bir direniş ve dayanışma ağına destek verirler; aşçılar suikastlarda kurban gittikçe kendilerine gelen tehdit ve saldırılar çoğalır…

“Hayır, gerçek olaylardan yola çıktım”, diyor Die drei Leben des Feng Yun-Fat (Feng Yun-Fat’ın Üç Yaşamı, Edition Nautilus 2015)’in yazarı Robert Brack. “Çinli mafya işte böyledir, katil gerçekte de Çinli’ydi” diye sonuca varan Brack, böylece ön yargıları yazarak pekiştirmek ile gerçeği yansıtmanın arasındaki ince hattı ortaya koymuş oldu. Brack, konferansa katılan çoğu yazar gibi, polisiye yazarı olarak konuları bilerek politikadan seçmekte. Bundan olacak ki konularını olabildiğince büyük bir kitleye ulaştırmak amacıyla anlatımlarını polisiye ambalajına sokuşturanlar sempozyumda eleştirildiler, hatta “gerçek polisiye yazarı olmadıkları” için küçümsendiler.

“Beyaz” bir yazar sadece yakından bildiği “kendi dünyasını” mı yazmalı yoksa? “Ötekileri” ise ancak “ötekiler”den biri mi yazabilir? Sahnede ve dinleyiciler arasında bulunan tüm yazarlar bunu reddederek, “Zaten araştırarak yazıyoruz, böyle konuları da araştırarak yazabiliriz” diye ortak görüş belirttiler. “Biz ve ötekiler” meselesinin polisiye alanında da ne kadar sorunlu olduğunu paneli dinleyen bir yazarın yorumu ortaya koyuyor: “Biz polisiye yazarları, çatışmalara muhtacız, göç ve mültecilik olguları bizim için tam bir hazine, bize bol bol konu çıkıyor ve daha uzun zaman çıkarmaya devam edecek…”

Pazarlama sorunları

Yazarların ve yazarlığın bu içeriksel ve alt yapısal meselelerinin irdelenip tartışılmasının yanı sıra, polisiyelerin, özellikle de yeni yazarların ilk kitaplarının pazarlaması ile eleştiri yazılarının önemi konularına da birer atölye ayrılmıştı. Eleştiri/ tanıtım yazılarından çok yayınevlerinin tanıtım bültenlerine baktıklarını ifade eden kitapçılar, yazarların yaşamlarını da anlatan röportajlarından etkilediklerini de anlattı. Ana akım yayınevlerinden katılan editörlerin de, o düzlemde çalışan ajans temsilcilerinin de, yazarın profilinin ön planda yer aldığını ifade etmeleri dikkat çekti. Kitapçılar ise yayınevlerinin “rüşvet”lerine açık olduklarını kabul etti, tabii bu sözcüğü kullanmadan: “Bazı yayıncıların bize neden yakından ilgi göstermediklerini anlayamıyoruz, oysaki satışta odağımızın, tavsiye edilen, doğrudan elimize verilen kitapta olduğunu bildiklerini” söyleyen oldu.

Yeni bir yazarın yayınevi tarafından kabul edilme şansının, kitabın kalitesiyle birlikte yazarın biyografisinden geçtiği anlaşıldı. Zira ilginç bir yaşam öyküsü iyi satıyormuş. Büyük yayınevlerinde görevli iki editör, yazarın sosyal medyada faal olmasının ise kitap satışı için belirleyici olmadığına dair görüş belirtti. Bir yazarın kitapları editör veya ajansın gözünde “potansiyele sahip” olarak görüldüğünde, fakat buna rağmen ikinci kitabı da “tutmadıysa”, yazara yeni bir kimlik, yeni bir isim vermekten çekinilmediği anlatıldı. Örneğin Zoë Beck, gerçek ismi Henrike Heiland ile yazmaya başlamış, beş kitap yayımlamış, fakat takma adı Zoë Beck ile asıl ününü yaptığı biliniyor. Bazı popüler yazarların da değişik adlarla değişik janrlarda yazdıkları da oluyor, neden olarak genellikle yayınevlerinin “bir janr bir kimlik” talebindeki ısrarı gösteriliyor. Editör ve yayıncılar kitapçıların bunu istediklerini, kitapçılar ise okurların bildikleri bir yazardan ancak aynı janrdan kitap beklediklerini öne sürmekte…

“Arthouse” yaptıkları iddiasında olan, bu sempozyuma katılan yazarlar ise, editörlerin de ajansların da uyarıları ve getirdikleri sınırlandırmalara kulak asmayarak kendi istediklerini yazmayı sürdürme konusunda ısrarlı gözükmekte. Fakat konferansta dile getirilen şu cümle de doğru: “Özgürlüğe ancak taviz verilen yıllar boyunca yazmayı sürdürerek kavuşulur.” Yazarların çoğu, kitaplarının herhangi toplumsal bir göreve sahip olmadığı kanısını dile getirdikten sonra feminist birliği HERLAND ve Ariadne edisyonu editörü Else Laudan’ın şu iddiası da dikkat çekiciydi: “Bugün istediğimiz, dünyamızda sorunlu olanı polisiye aracıyla göstermektir.”

1 “Arthouse”, sinemacılıkta önce Amerika’da ana akım dışında, ticari amaçlı olmayan, sanatsal iddiası yüksek olan filmleri gösteren küçük özel sinemalar için, 70’li-80’li yıllarda da bağımsız yeraltı yapımlar için kullanıldıysa da günümüzde tüm kültür alanlarında ana akım dışındaki sanat iddiası yüksek üretime verilen isim.
2 https://malisastiftung.org/studie-audiovisuelle-diversitaet/