Bir Kutup Ayısının Anıları

Goethe Madalyası sahibi Yoko Tawada'nın romanı Bir Kutup Ayısının Anıları, bu hafta raflardaki yerini alıyor. Zehra Kurttekin'in Türkçeye çevirdiği ve Siren Yayınları etiketiyle basılan kitaptan tadımlık bir bölüm paylaşıyoruz...


@e-posta
Tadımlık, 20 Eylül 10:25
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

(...)

İvan birden yanımda belirdi ve tepeden metnime baktı. “İvan! Nasılsın? O zamandan beri neler geçti başından?” Ona bu soruları sormak isterdim ama sesim çıkmadı. Birkaç kez derin derin soluk alıp verdikten sonra İvan’ın görüntüsü kayboldu. Aşina bir beden sıcaklığı ile derimde hafif bir yanma hissi bıraktı arkasında. Normal soluk almaya devam etmek zor geldi. Benim için uzun zamandır ölü olan İvan yaşama dönmüştü, sırf yazdığım için. Görünmez bir kartalın pençeleri beni göğsümden yakalamıştı sanki, nefes alamaz olmuştum, bu dayanılmaz baskıdan kurtulmak için hemen o saydam, kutsal sudan yutmam gerektiğini düşündüm. O zamanlar şehirde iyi cins votka bulmak zordu, ülkeye döviz girsin diye dışarıya satılırdı genel olarak. Oturduğum eski püskü evin kapıcısı kadın, ona arada bir değerli şeyler sağlayan ilişkileriyle övünürdü. Bazen dolaba bir şişe sakladığını biliyordum kendisi için.

Dairemden çıktım, merdivenlerden indim ve kapıcıya o malum sıvıdan olup olmadığını sordum pat diye. Yüzünde Sümer çiviyazısını andıran tuhaf bir gülümseme belirdi. İşaretparmağını münasebetsiz bir biçimde başparmağına sürttü, “Yanında mı... Yoksa?” diye sordu. Hiddetle yanıtladım: “Hayır! Yanımda yabancı para yok!” Benimle samimi bir biçimde paylaşmak istediği o uyarıcı, tatlı gizemi, “yabancı para” diye kupkuru bir terimle dile getirmemden dolayı incindi ve yüzünü çevirdi. Onu yeniden sohbete çekmeliydim! “Saç modelinizi değiştirmişsiniz. Size fevkalade yakışmış.” – “Ah, darmadağın saçlarımı mı kastediyorsunuz... Dün gece ters yatmışım.” – “Ve yeni ayakkabılarınız? Harikulade.” – “Ne, ayakkabılarım mı? Demek fark ettiniz. Yeni almadım, akrabalarımdan armağan. Beğeniyorum ama.” İltifatlarım açıkça beceriksiz pohpohlamalar olarak gelse de kulağa, kapıcı kadın iyi niyetimi kabul etmeye hazırdı. Bakışları geri döndü ve şişman, tüylü bir solucan gibi sokuldu bana.

“Siz içki içmezsiniz ki, votkamla neden ilgileniyorsunuz durduk yerde?” – “Çocukluğumu hatırladım, aslında çoktandır her şeyi unutmuştum ama şimdi beni bunaltıyor. Soluk almakta çok zorlanıyorum.” – “Nahoş bir şey mi geldi aklınıza?” – “Hayır, yani, hoş olup olmadığını bilmiyorum. Şu anda sadece soluk alma sorunum var.” – “Unutmak için içki içmemelisiniz. Yoksa sonunuz üst katınızda oturan zavallı müfettiş gibi olur.” Bir keresinde evin önündeki kaldırım taşlarına ağır bir şeyin düştüğü işitilmişti ve bu, kulağa yetişkin bir adamın bedeninden daha ağır gelmişti. Patlamayı bir kez daha duyar gibi oldum, tüylerim ürperdi.

Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada, Çeviri: Zehra Kurttekin, Siren Yayınları“Anılarınızı boşaltıp kurtulmak istiyorsanız eğer, iyisi mi bir günlük tutun.” Önerisi beni şaşırttı, fazla entelektüel geliyordu kulağa, ona uymuyordu. Üzerine gittim ve bir hafta önce Sarashina Nikki’nin Rusça çevirisini okuduğunu itiraf etti, Ortaçağ Japon günlük edebiyatının başyapıtı. Bağlantılarından biri yardımcı olmuş, kitabın ön siparişle çoktan tükenmiş olan elli binlik mütevazı baskısından bir adedini eline geçirebilmişti. Kitabı okumasının biricik nedeni muhtemelen sosyal ilişkilerinden dolayı duyduğu gururdu. “Yazmaya cesaretiniz olmalı, tıpkı bu kitabın yazarı gibi!” – “Ama günlüğe günlük olaylar yazılır. Benim istediğim ise hatırlayamadığım bazı şeyleri yazarak geri getirmek.” Kapıcı kadın dediklerimi dinledi ve bu arada başka bir öneride bulundu: “O zaman otobiyografi yazın siz de!”

Değerli vaktimi insanı felç eden sıkıcı konferanslarla geçirmek üzere sahne kariyerime veda etmemin nedenleri vardı. Sirkimizin parlak yıldızı olduğum günlerde Kübalı bir dans grubuyla bir akşam programı düzenlemek istemiştik. Başlangıçta, belli bir sentez oluşturmaksızın dönüşümlü olarak sırayla sahneye çıkmamız biçiminde düşünülmüştü bu. Ama işbirliğimiz beklenmedik bir yönde gelişti. Ben, Güney Amerika tarzı dans etmeye hayran oldum, bunu öğrenmek ve repertuvarıma katmak istedim. Latin Amerika danslarıyla ilgili hızlı bir kursa katıldım ve gayretle antrenman yaptım. Aşırı gayretle. Saatlerce, günlerce kalça salladıktan sonra dizlerim öylesine zarar gördü ki hiçbir biçimde akrobasi yapacak halim kalmadı. Sirkin işine yaramazdım artık. Normalde beni vururlardı ama şans eseri büro elemanı olarak idari işlere geçirdiler.

Bir büro görevi için yeteneğim olduğunu hiç düşünmemiştim.

Ama personel bölümü, yararlarına kullanabildikleri ve istismar edebildikleri sürece görevlilerin yetilerini küçümsemezdi. Büro düzeninin benim için doğuştan biçilmiş kaftan olduğunu söyleyecek kadar bile ileri gidebilirdim. Burnum önemli ve önemsiz hesapları ayırt edebilirdi. İç saatim hep doğru çalışırdı, öyle ki dakik olmak için saate bakma gereği duymazdım asla. Hesaplamak için rakamlarla kendime eziyet etmeme gerek yoktu, çünkü ilgililerin yüzlerine bakarak ne kadar ücret almaları gerektiğini okuyabilirdim. İstesem her projeyi şefime onaylatabilirdim, fikrin kulağa ne denli uçuk geldiği önemli olmazdı. Dilim, zor sindirilebilecek bir planı bile önceden çiğneyip yumuşatarak ikna edici bir biçimde aktarma sanatına vakıftı. Sirkimiz ve bale için halledebileceğim yeterince görev vardı: Yurt dışı turnelere hazırlık, basın işleri, yeni işler için yazışmalar ve her zamanki evrak işleri, ama her şeyden önce, konferanslara katılmak. Özyaşamöykümü yazmaya başlayıncaya kadar hoşnuttum bu yeni görevimden. Sonra ansızın konferanslara katılma hevesimi yitirdim. Odamda oturup kurşunkalemimin ucunu yalarken bunu hep sürdürme, bütün kış boyunca kimseleri görmeme ve metnim üzerinde çalışma isteğine kapıldım. Yazmak kış uykusundan pek farklı değildi. Dışardan bakanların gözüne belki biraz uykulu görünüyordum ama beynimin ayı mağarasında kendi çocukluğumu dünyaya getiriyor ve onu gizlice büyütüyordum.

Hülyalı bir biçimde kalemimi emmekteydim ki bir telgraf aldım, içinde ertesi günü bir toplantıya katılmam gerektiği yazıyordu. “Sanatçıların Çalışma Koşulları” konusunda tartışılacaktı.

Toplantılar tavşanlara benzer: Her toplantı yeni bir toplantının gerekli olduğu kararını doğurur. Hızla ürer toplantılar. Eğer bir şeyler yapılmazsa sayıları öylesine artar ki her birimiz, her gün, vaktimizin çoğunu toplantılara feda etsek bile gereksinimler karşılanmaz. Toplantıları ortadan kaldırmak için bir şeyler bulmalıyız, yoksa popomuz uzun süre oturmaktan yassılır, ayrıca popolarımızın ağırlığından bütün kurum ve kuruluşlar çöker. Gitgide daha çok kişi, kafasını, bir sonraki toplantıya gitmemek için inanılır bir özür bulmak için kullanıyor. Mazeret virüsü tehlikeli bir grip salgını gibi yayılıyor böylece. Bunun dışında gerçek ve uydurma akrabalar, toprağa verilişleri mazeret olarak işe yarasın diye defalarca ölmek zorundalar hayatta. Uyduruk bir ölüme göndereceğim akrabalarım yok benim. Bünyem doğam gereği gribe izin vermez, yani mazeretim yok.

Zaman geçip gidiyordu ve kayıtların kara küflerinin istila ettiği randevu takvimimin içinde kayboluyordum.

(...)