Ana akım sinema queer tarihi nasıl çarpıtıyor?

Son 10 yılda queer sinemayı izlerken, aynı zamanda küresel anlatıları şekillendiren bir yapı olarak Hollywood'un queer tarihi ehlileştirmesini, radikalliklerden arındırmasını ve heteronormatif yapıya uygun hâle getirmesini de izledik

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

LGBTİ+ temalı ya da LGBTİ+'ların hayatlarına değinen filmleri nasıl adlandıracağız? LGBTİ+ sineması nedir, neleri kapsar? Bir filmin bu kategoriye alınması için neleri göz önünde bulundururuz? Son dönemdeki terminolojiyle de queer sinema bu kapsam içinde nerede durur? Bu sorular, devamlı açılması gereken ve üzerinde kolay kolay konsensüs sağlanamayacak tartışma başlıkları. O nedenle bu yazıda daha geniş bir kapsamı ele almak için queer sinema tabirini kullanacağım.

Queer sinemanın tarihini oluşturmaya kalkıştığımızda, sinemanın ilk yıllarına kadar giden bir zaman çizelgesi çıkarabiliriz. Ancak bu zaman çizelgesi dağınık, çok fazla duraksamalara sahip ve kırılgan. Kanada gibi hareketin tarihinin uzun bir geçmişe dayandığı ülkelerin queer sineması daha çeşitliyken, Türkiye sineması gibi ülke sinemalarında genellikle tek tük örnekleri üzerinden konuşabiliyoruz. 

Queer sinema uzun süre underground kültürün bir parçası olarak üretildi. Queer hareketin gelişimiyle beraber sineması da ana akımda kendine bir alan açtı. Brokeback Mountain (2005, Ang Lee) filminin Altın Küre, BAFTA ve Akademi Ödülleri'ndeki başarısı, queer sinemanın artık Hollywood'da işlerlik kazanacağının ve dolaşıma gireceğinin habercisiydi. Moonlight (2016, Barry Jenkins) filminin birçok ödülün yanında geçen yıl aldığı En İyi Film Oscar'ı bu kanıyı daha da sağlamlaştırdı. Son 10 yılda, tüm sinema tarihi içinde üretilen işlerin toplamından daha fazla queer film görmüş olduk.

Moonlight filminden bir kareBu filmlerin önemli bir kısmı da queer tarih için simgesel anlamdaki tarihsel figürler ile olguları karşımıza getirdi. Tarih, Hollywood için her zaman önemli bir besin kaynağı. Dahası, tarihin yeniden yazılma sürecinin bir parçası olarak Hollywood bu konuda önemli bir rol üstleniyor. Bu süreçte, yeni queer sinemayı izlerken, aynı zamanda küresel anlatıları şekillendiren bir yapı olarak Hollywood'un queer tarihi ehlileştirmesini, radikalliklerden arındırmasını ve heteronormatif yapıya uygun hâle getirmesini de izledik. Hollywood bir anlamda queer tarihle hesaplaştı ve bu tarihi "düzelterek" karşımıza getirdi. O nedenle queer tarihin de Hollywood'la hesaplaşmasının zamanı geldi. Bu yazıda son 10 yılda üretilmiş, queer tarihe dokunan filmlerin bazıları üzerinden bir değerlendirme yapacağım.

Queer sinemanın rönesansı mı, heterolar için queer mi?

Queer tarihin çarpıtılmasına dair tartışmalar en güçlü şekilde Stonewall (2015, Roland Emmerich) filminde yapıldı. ABD'deki ve dünyadaki queer hareketi yükselişe geçiren 1969 yılındaki Stonewall isyanı üzerine bir film neden aksiyon filmleri çeken bir yönetmene emanet edilir, diye en başında soruldu zaten. Ancak daha büyük sorun da transların ve siyahîlerin başını çektiği bir hareketi feminen olmayan, beyaz (hatta bembeyaz) bir eşcinsel erkek üzerinden anlatmasıydı. Ayaklanmada önemli rolü üstlenen siyahî trans kadın Marsha P. Johnson filmde varla yok arası temsil edildi. Ve birçok tarihçiye göre de yanlışlarla dolu bir film ortaya çıktı. Yönetmen Emmerich gelen eleştiriler üzerine başroldeki karakterin heteroseksüel izleyicilere daha kolay hitap edeceğini düşünerek böyle bir yol izlediğini savundu. Stonewall filminin önemli oranda eleştirildiğini ve tarihin çöplüğüne atıldığını görebiliriz. Ancak filmdeki sorunlar daha çok yönetmenin beceriksizliğine bağlandı.

Marsha P. Johnson ve Sylvia RiveraFakat queer tarihe dair filmlere baktığımızda, sorun kötü yönetmenlikte, tarihsel araştırmanın eksikliğinde ya da "heterolara" şirin görünme çabasında yatmıyor. Sorun, queer tarihin sistematik bir saldırı altında olmasında. İlginçtir ki sevilen, hataları görülmeyen ya da görülse de ses edilmeyen ve bugünkü mücadeleye katkı sunduğu savunulan filmler de benzer bir temizlik çalışmasının parçasına dönüşmüş durumda. Tarihsel anlatısı ince ince hesaplanmış ve radikalliklerinden arındırılmış filmlere en iyi örneklerden biri de Pride (2014, Matthew Warchus) oldu. Pride ödüller aldı, ayakta alkışlandı, günümüzdeki mücadele biçimlerine örnek gösterildi. Fakat bir o kadar da tarihi çarpıttı.

Pride, 1984 yılında İngiltere'de maden işçileriyle gey ve lezbiyenlerin bir araya gelişini anlatıyor. Thatcher neo-liberalizminin baskısı altında greve giden madencilere destek amaçlı kampanya örgütleyen “Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor” isimli grubu kuran ekibin, heteroseksüel ve eril kültürle karşılaşmalarını anlatan film, bütün dünya izleyicileri için bir arada yaşamanın, ortak mücadelenin sembolüne dönüştü. Ancak lezbiyenler ve geyler, bir anda "Hadi, ortak düşmanımız Thatcher’a karşı örgütlenelim" demediler.

Pride, yön.: Matthew Warchus, 2014Filmin ilham kaynaklarından aktivist Gethin Roberts, Altyazı dergisinin 2015 Haziran sayısına verdiği söyleşide fikir aşamasından filme geçiş sürecini ayrıntılarıyla aktardı. Söyleşiyi yapan Engin Ertan'ın "Daha geniş bir kitleye hitap edebilmek adına filmde herhangi bir şeyden taviz verildiğini düşünüyor musunuz" sorusuna Roberts şu şekilde cevap veriyor: "Taviz vermek çok kuvvetli bir kelime ama elbette filmde hakkıyla işlenemeyen ya da hiç işlenmeyen kimi meseleler var. Aslında iki saat bir film için uzun bir süre. Ancak neyi dâhil edip neyi edemeyeceğiniz bakımından yine de ciddi bir kısıtlama getiriyor. Fakat ekip yapmak istediğini alnının akıyla yaptı diye düşünüyorum."

Roberts devamındaki açıklamasında da queer hareketin solla ilişkisinin geçmişini ve filmden nasıl çıkarıldığını anlatıyor: "Stephen’a (senarist) demişler ki yapımcılarla buluştuğunda şu iki kelimeyi sakın ha kullanma: Komünizm ve fisting (yumrukla penetrasyon). (gülüyor) Şaka bir yana, filmde lezbiyen ve geyler olarak niye ayaklandığımıza dair bir açıklama yok. Sanki Mark birdenbire eline bir kova alıp sokağa fırlamış gibi gösteriliyor. Kuşkusuz böyle olmadı. Biz bir grup genç gey ve lezbiyen olarak hâlihazırda bazı sol partilerde yer alan, aktif sendikacılardık. Kendi sendikalarımız ya da politik örgütlerimiz dâhilinde madencilerle dayanışma içindeydik. Yani lezbiyenler ve geyler olarak bir araya gelmemiz ve kimliklerimizi açıkça ifade ederek eyleme geçmemiz doğal bir sürecin sonucuydu. Buna filmde değinilmiyor mesela."

Roberts'ın da bahsettiği gibi, Britanya'daki LGBTİ+ hareketinin, sol başta olmak üzere muhalif hareketlerle II. Dünya Savaşı sonrası dönemden bu yana güçlü bir ilişkisi var. Eşcinsel ilişkiyi suç sayan yasanın 1967 yılında yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte görünürlük kazanan ve güçlenmeye başlayan Britanya LGBTİ+ hareketi, başta Gay Liberation Front olmak üzere çeşitli örgütlerle hem toplumsal kampanyalara hem de politik çalışmalara giriştiler. En yakın dirsek temasında bulundukları da 80' sonrası neo-liberalizminden en çok zarar gören işçi hareketiyle olmuştu. Pride filminde bahsedilen maden işçileriyle LGBTİ+'ların bir aradalığı da bunun en kristalize örneklerinden biri. Film ise bunu tarihsel bağlamından koparıp ortak düşmana karşı mücadeleyi bir keşfe indirgemiş oluyor.

The Danish Girl filminden bir kareAna akım sinemanın tarihsel kişilikleri "düzelttiği" ve queer çeşitlilikten sıyırıp hâlihazırda kabul edilmiş rollere indirgediği filmlerden biri de The Danish Girl (2016, Tom Hooper). Dünyada bilinen ilk trans geçiş ameliyatını olan Lili Elbe ile eşi Gerda Wegener'in hikâyesini anlatan film çoğunlukla Wegener'in anılarına dayanıyor. Filmde eşinin tablosunda model olmak için elbise giydiğinde kendini keşfeden Elbe'yi izliyoruz. Sonrasında da fedakâr eş ve acıların kadını rolünde Wegener'i. Ancak Maria San Filippo gerçekte iki karakterin de akışkan yönelimlere sahip olduğunu, filmdeyse cinsel çeşitliliğin ikiliğe indirgendiğini vurguluyor. Carol Grant da IndieWire için yazdığı makalede filmi indirgeyici ve zararlı olarak tanımlayıp, stereotipleri desteklediğini belirtiyor. The Danish Girl, çiftin hikâyesini çeşitliliklerinden arındırıp ikili cinsiyet sisteminin içine hapsediyor.

Elbe'yi canlandıran Eddie Redmayne de, oyunculuğuyla trans geçiş sürecine dair bilinen anlatıları yineleyerek öğrenme/imrenme performansını sahneliyor. Kadınlık ve erkekliğe dair kalıplar başka formlarda yeniden üretiliyor. Kendini LGBTİ+'ların mücadelesine duyarlı olarak gören bir heteroseksüel için ne kadar da dokunaklı bir hikâye. Ancak gerçek hikâyeye baktığımızda, bu anlatıların, kalıpların ve rollerin de heteroseksizm tarafından üretildiğini ve çoğunlukla yaşananlarla uyuşmadığını görüyoruz.

Dallas Buyers Club filminden bir kareÖrnekler çoğaltılabilir. Dallas Buyers Club (2014, Jean-Marc Valle) filminde maço ve heteroseksüel olarak yansıtılan Ron Woodroof karakterinin açık bir biseksüel olduğu eşinin ve arkadaşlarının beyanlarıyla ortaya çıkarıldı. Tom of Finland  (2017, Dome Karukoski) filminde başkarakterin mücadelesi "Özgürlükler Ülkesi ABD" propagandasına dönüştü. 2018 yılının sonunda gösterime girecek Freddie Mercury'nin hikâyesini anlatan Bohemian Rhapsody (Bryan Singer) filminin fragmanında da sanatçının eşcinselliğine ve AIDS mücadelesine yönelik herhangi bir işaret görülmedi. Ve fragmanın yayınlanmasıyla birlikte buna dair eleştiriler de yazıldı.

Ana akım filmlerdeki LGBTİ+ görünürlüğü, LGBTİ+'ların tarihlerine dair anlatıların sinemaya taşınması ve kitlelerle buluşması tabii ki önemli adımlar. Özellikle son 10 yılda üretilen filmler, Queer Sinema Rönesansı'nın bir parçası olarak da adlandırılmaya başlandı. Ancak rönesansla gelen kayıp belki de daha büyük. Ana akım sinema ya da daha doğru bir tabirle Hollywood, LGBTİ+'ların tarihini ana akımlaştırıyor, heteronormatif bir noktaya çekiyor. İkili cinsiyet sistemi nasıl yüz yıllar boyunca inşa edildiyse, bu rönesans da yeniden inşa rolüne soyunuyor.

Buna karşı itirazlar da yok değil. Yazı boyunca saydığım filmlerdeki çarpıtmalara yönelik eleştiriler yapılıyor, protestolar gerçekleştiriliyor. Her filmden sonra ufak çaplı da olsa "Aslında tam olarak öyle olmadı" denerek eklemeler yapılıyor. Ancak bu eleştiriler çoğunlukla bu filmlerin günümüzdeki mücadeleye katacağı puanlar göz önüne konulunca, kenarda köşede kalıyor. Fakat sorun şu ki, çarpıtma sistematik bir şekilde işliyor. Eleştirilerse o kadar değil. Yönetmen ya da yapımcı suçlanıyor, tarihsel belgelerin eksikliğinden dem vuruluyor, keşke böyle olmasaydı deniliyor ya da en hafif şekilde bütün hikâyenin iki saatlik film süresine sıkıştırılamayacağından dem vuruluyor.

Hollywood 100 yılı aşkın tarihi boyunca sadece ABD'ye değil, bütün dünyaya anlattığı hikâyelerle ikili cinsiyet sistemini, militarizmi, dünya düzenini alternatifsiz bir model olarak sundu. LGBTİ+ hareketi bu kadar yükselmiş ve toplumsal açıdan meşruiyet kazanmışken, buna da el atmaması beklenemezdi. Neyse ki acı çeken, cinselliğini yaşayamayan LGBTİ+'ların sonu hüzünlü biten travma anlatıları artık 80'li ve 90'lı yıllardaki kadar tutmuyor. Tıpkı, bu filmlerde oluşturulmaya çalışan tarihsel anlatının da gerçekliği olmadığı gibi. Queer, özü itibariyle, ana akım sinemanın, Hollywood'un kalıplarına sığmayacak kadar çeşitliliği, politikayı, aşkı ve cinselliği barındırıyor. Queer sinema rönesansından bahsedeceksek, temelinde yatan anlayış da bu çeşitlilik olmalı.