Osmanlı hanedanında kardeş katli yahut aile içi rekabeti ortadan kaldırmanın gerekçeleri ve yolları

Avrupa hanedanlarının süreklilik sorunları Osmanlılardan pek farklı değildi: Hükümdarın erkek çocuklarından sadece birinin tahta çıkacak olması, doğal olarak kardeşler arasında rekabete yol açıyordu...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Saltanatının son yıllarında Fatih Sultan Mehmed’in tertib ettirdiği (yahut bazılarına göre sonradan yazılıp Fatih’e izâfe edilmiş olan) Kānun-nâme-i Âl-i Osman’ın (nam-ı diğer Teşkilât Kānûn-nâmesi) “Umûr-ı saltanata müte’allik tertîb ü âyîn beyânında”, yani saltanatla ilgili işlem ve âdetler hakkındaki ikinci bölümünün sonlarına doğru, sefere çıkarken “bir küçük sandık ile ceyb harçlığı için” yabancı para götürülmesine dair bir madde ile Has Oda oğlanına “yılda dört def’a kaftan, takye ve pabuç” ihsan edilmesine dair bir madde arasına sıkışmış, komşularından her bakımdan farklı ve çarpıcı bir madde yer almaktadır: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl etmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdir. Anınla âmil olalar.” Yani bugünkü Türkçe ile: “Oğullarımdan hangisine tahta çıkmak nasip olursa, kamusal düzen uğruna kardeşlerini katletmesi uygundur. Âlimlerin çoğu bunda din açısından sakınca bulunmadığına hükmetmiştir. Ona göre hareket etsinler.” Osmanlılarda kardeş katli meselesinin kaynağı görünürde budur.

Neredeyse ilk günden beri Cumhuriyet Türkiyesinde tarih bir bilim olarak icra edilmemiş, geçmişi yerip şimdiki zamanı övmek, yahut şimdiki zamanı yerip geçmişi övmek için araçsallaştırılmıştır. Hâlâ da araçsallaştırılmaktadır. Bu nedenle de kardeş katli konusu yıllar boyunca tartışma konusu edilmiştir. Osmanlıları her ne pahasına olursa olsun aklamak isteyenler Fatih’in böyle bir şey söylemediğini, söylemişse bile bu maddenin bir buyruk ifade etmediğini, ancak imparatorluğun bekası söz konusu olduğu olağanüstü hâllerde başvurulacak bir önlem teşkil ettiğini, üstelik bu maddenin kısa süre uygulanıp terk edildiğini belirtirler. Osmanlıları her ne pahasına olursa olsun karalamak isteyenler ise kurtarıcısına kavuşup da Cumhuriyeti kurulana kadar Türk milletinin neler çektiğini, Osmanlıların nasıl insanlıktan nasibini almamış barbarlar olduğunu, şeri’ata bile uygun olmayan kardeş katlini emreden gaddar bir kültürden hayır beklemenin abes olduğunu anlatırlar. Burada amacımız bu iki görüşten birini mutlak surette benimseyip sonuna kadar savunmak değil. Çünki ne biri doğrudur, ne öteki. Yapmak istediğimiz, kardeşlik kurumunun bir nesilden diğerine geçiş sürecinde ortaya koyduğu sorunları biraz daha geniş bir bağlamda ele almaktır.

Her şeyden önce kardeşlerin varoluş sebebinden başlayalım. Her toplumsal birimin en önemli görevi kendini yeniden üretmektir. Çocuk ölüm oranının bugünkünden çok daha yüksek olduğu geçmiş devirlerde aile biriminin kendini yeniden üretmesi için çok sayıda çocuk yapması gerekiyordu. Ancak çok çocukluluk, ailenin uzun dönemde kurumsal varoluşunu sürdürmesinin temel boyutlarından biri olan toplumsal konumunu bazı bakımlardan tehlikeye düşürüyordu. Örneğin ailenin mal varlığı çok çocuk arasında paylaşılacak olursa kişi başına düşen servet azalacak, böylelikle ailenin toplumdaki statüsü düşecekti. Dolayısıyla ailenin kendini yeniden üretmesiyle uzun dönemde kurumsal varoluşunu sürdürmesinin koşulları arasında bir çelişki söz konusudur. Bu çelişkiyi bertaraf etmek için de aileyi gelecek nesillere taşıyacak (yani yeni “aile reisi” görevini üstlenecek) olan çocuk sağ kalıp görevi devralacak yaşa eriştiği taktirde, o âna kadar “yedek parça” işlevini görmüş olan diğer çocukların bir şekilde bertaraf edilmesi gerekmiştir. Bu sorun sadece Osmanlı hanedanında değil, birçok başka toplumda da mevcuttu. O hâlde Osmanlılarda kardeş katli konusunu şimdilik bir kenara bırakıp Avrupa’ya bir göz atmak aydınlatıcı olacaktır.

Ortaçağ Avrupası’nda feodal sınıf yapısının oluşmasında önemli rol oynayan etkenlerden biri, ailelerin sınıfsal konumlarını uzun dönemde koruma çabası ve bu çabanın beraberinde getirdiği toplumsal kurumlar olmuştur, ki evlilik ve miras düzenleri bu kurumların başında gelir. Feodalizm sistemi içindeki her konumun kendine has bir “süreklilik stratejisi” olmuştur. Bu açıdan Avrupa hanedanlarının süreklilik sorunları Osmanlı’lardan pek farklı değildi: Hükümdarın erkek çocuklarından sadece birinin tahta çıkacak olması, doğal olarak kardeşler arasında rekabete yol açmış, başa hangisi geçerse geçsin diğerlerinin —ve hattâ zaman zaman amca ve yeğenlerin de— baş kaldırma tehdidiyle karşı karşıya kalınmıştır. Peki, Avrupa hanedanları bu soruna nasıl yaklaşmış, hükümdarlar meşruiyetlerini “fazlalık” kardeşlerden nasıl koruyabilmiştir?

Genellikle veliaht sarayda eğitim görerek hükümdarlığa hazırlanırken, “fazlalık” prenslere merkezden mümkün olduğu kadar uzak mesafede bir derebeylik, hattâ bazı yörelerde fetih sonucu kazanılmış bir krallık verilirdi. Böylece, hem yüklü bir gelir kaynağı, hem de hükümleri altında bir yöre ve halk sağlanmış olur, dolayısıyla taht kavgası bir dereceye kadar önlenirdi. Örneğin Fransa kralı XIV. Louis, Chartres, Orléans ve Valois dükalıklarını 1661’de kardeşi Philippe’e vermiştir. Bu kuruma Fransızca apanage adı verilirdi; Lâtince panis, yani “ekmek” kelimesinden türetilmiş olan bu terim, söz konusu kurumun “fazlalık” prensler için bir “ekmek kapısı” olarak görüldüğüne işaret etmektedir.

Burada derhal akla gelen bir soru, bu yöntemin “fazlalık” kardeşleri avutup tatmin etmeye, dolayısıyla taht kavgalarını önlemeye yeterli olup olmadığıdır. Veliahtın muhtelif erkek akrabalarının taht üzerindeki iddiaları bu kurum sayesinde şüphesiz bir dereceye kadar kontrol altında tutulabilmişse de, Avrupa hanedanlarının tarihine kısaca göz attığımızda taht kavgalarının tümüyle bertaraf edilmediğini görürüz. Örneğin, endüstri öncesi İngiltere’sinde hanedan mensubu derebeylerinin kendi orduları ile merkezî hükümete saldırmaları sonucunda ortaya çıkan iç savaşlara sıklıkla rastlanırdı. Yenilen kardeş ya savaşta öldürülür, ya da hayatını kurtarmak için taht iddiasından vaz geçerdi. Demek ki “fazlalık kardeş” sorununa kansız bir çözüm tam olarak getirilememiştir.

“Savaş yoluyla kardeş katli” diyebileceğimiz bu durum bazen de doğrudan doğruya hanedan mensuplarının katledilmesi şeklini almıştır. Bunun belki de en ünlü örneği, Shakespeare’in klâsik edebiyata mal ettiği III. Richard olayıdır: İngiliz kralı IV. Edward’ın 1483’te zamansız ölümüyle henüz 12 yaşındaki büyük oğlu V. Edward adıyla tahta çıkmış, 9 yaşındaki erkek kardeşi Richard’a ise York Dükü unvanı verilmiş, bu arada amcaları Gloucester Dükü Richard küçük prenslerin naibi ve koruyucusu tayin edilmişti. Ancak o, verildiği bu görevi yerine getireceği yerde yeğenlerini önce Londra Kulesi’ne hapsettirmiş, sonra da boğdurarak III. Richard adıyla tahta çıkmıştır. Yani kral IV. Edward ile kardeşi Gloucester dükü Richard arasındaki taht rekabeti nesil atlayarak “yeğen katli”ne dönüşmüştür. Bununla beraber III. Richard’ın hükümdarlığı kısa sürmüş, 1485 yılında Henry Tudor’un ordusuna yenilerek tahttan indirilmiştir. Kısacası İngiliz tahtının Tudor hanedanına geçmesi gayet kanlı bir olaylar silsilesi sonucu gerçekleşmiştir. Küçük prenslerin akıbeti ise tarihçiler arasında hâlâ tartışma konusudur. Boğdurma emrini amca Richard’ın mı, yoksa iki yıl sonra VII. Henry adıyla tahta geçen Henry Tudor’un mı verdiği, yoksa çocukların her ikisinin ortak kararı sonucunda mı katledildikleri henüz tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.

Bu örnekten gördüğümüz gibi hanedan mensubu kardeşler arasında taht rekabeti ve beraberinde getirdiği şiddet ve hattâ hunharlık, dönemin devlet yapısına sımsıkı bağlı olgulardır. Şimdi bir de dönemin toplumsal yapısı içinde yer alan diğer katmanlara bakalım: Asilzadeler arasında ailenin elindeki toprak ve unvanın bir nesilden diğerine geçme sürecinde toplumsal düzen nasıl korunurdu? Her şeyden önce toprağın kardeşler arasında paylaştırılması, ailenin sınıf konumunu ciddi bir şekilde tehdit edecekti, zira toprak bölündükçe küçülecek, bu suretle ailenin toprağa bağlı olan sınıfsal konumu birkaç nesil içerisinde eriyip gidecekti. Ailenin sınıfsal konumunun nesilden nesle düzenli bir şekilde intikal etmesi belirli miras ve evlilik kurumlarına bağlıydı. Mülk ve unvan genellikle bölünmeden tek bir evlâda, çoğunlukla en büyük erkek çocuğa geçer, kız çocukları için ise ailenin mevkiine uygun eşler seçilirdi. Demek ki bu tek vârisli düzende kız çocukları asil bir aileye gelin giderek içinden çıktıkları ailenin de sınıfsal konumunu korurken, “miraslı” erkek çocukları ailenin mülk ve unvanını devam ettirir, yeniden üretirdi.

Geriye kalan “mirassız” erkek kardeşlerle uygun bir evlilik yapamamış olan kız kardeşler için ise, ailelerinin sınıfsal konumunu tehlikeye düşürmeyecek çözümler bulmak gerekiyordu. Çünki örneğin asil bir ailenin çocuğunun hayatını kazanmak için esnaflık yahut çiftçilik yapması, aile için kabul edilemez bir prestij kaybı demek olurdu. Yani bu “fazlalık” çocuklar için toplumsal yapıyı aksatmayacak, sınıf sınırlarını zorlamayacak bir yaşam çizgisi bulunması lâzımdı. “Evde kalmış” kızlar için var olan seçeneklerden biri baba evinde kalmak, babanın ölümünden sonra da mirasa konmuş olan erkek kardeşin yanında “sığıntı” sıfatıyla (ve de sık sık evin “meşru” hanımıyla çekişme hâlinde) yaşamını sürdürmekti. Bu tür bir yaşamın yol açacağı sıkıntılardan kurtulmanın bir yolu da manastıra kapanmak, rahibe olmaktı.

Evlenmemiş kız çocukları için olduğu gibi mirassız erkek kardeşler için de kilise uygun bir yaşam ortamı sağlamıştır. Bir yandan —özellikle erkekler için— kilise hiyerarşisi içinde yükselerek iktidar sahibi olmak ihtimali vardı. Örneğin 1513 yılında Katolik kilisesinin başına geçen Papa X. Leo, rönesansın ünlü hâmisi “Muhteşem” Lorenzo de’ Medici’nin ikinci oğluydu. Kilisenin feodal toplum yapısındaki derebeylerine eşdeğer olan statüsü göz önünde bulundurulduğunda, bu seçenek ilk bakışta hiç de fena sayılmaz. Kilise aristokrasiye meşruiyet, aristokrasi de kiliseye malî yardım sağlamış, bu şekilde her ikisi ortakyaşar (symbiotic) bir biçimde birbirini desteklemiştir. Ama durum bu kadar basit değildi aslında, çünki kendini kiliseye vererek din hiyerarşisinde yükselen mirassız kardeşle mirasa konan kardeş arasında önemli bazı farklar vardı. Her şeyden önce din adamlığını seçen kardeş bekâr kalmaya mahkûmdu, asla aile sahibi olamazdı. Böylece ileride fakir düşüp ailenin prestijine halel getirecek, yahut da miras üzerinde hak iddia ederek rekabet edebilecek “yeğen” sorununa etkili bir çözüm getirilmiştir. Başka bir deyimle kiliseye giren kardeş katledilmemiş de olsa, bekâr kalmaya zorlanarak gelecek nesillerde ailenin mülk ve unvanına rakip çıkabilecek akraba “üretmesi”nin önüne geçilmiştir. O hâlde yeğenler katledilmemiş, ama doğmaları hepten önlenmiştir bu suretle.

Zorunlu bekârlık sadece kiliseye mahsus değildi üstelik. Asil, ama mirassız erkeklerin evlenmesi hiç de kolay değildi. Asil aileler unvan ve servet sahibi damatları tercih eder, mirassız (yani unvansız ve de servetsiz) asilzadelere kız vermekten kaçınırdı. Mirasa konan erkekler genellikle kardeşlerinden daha genç yaşta evlenir, dolayısıyla daha çok çocuk sahibi olurdu. Mirassız kardeşler ise uygun bir evlilik yapabilmek için uzun süre beklemek zorunda kalır, çoğu zaman da hiç evlenemezdi. Bu da toplumsal yapının ve sınıfsal sınırların muhafaza edilmesini sağlamıştır.

“Fazlalık” asilzadeler için diğer bir seçenek de askerlikti. Savaştan savaşa sürüklenen Orta Çağ Avrupa’sında orduların başında sefere çıkan şövalyelerin çoğu, asil ailelerin mirassız oğullarıydı. Örneğin I. Haçlı Seferi’nden sonra 1099’da Kudüs Lâtin Krallığını kuran meşhur Godefroy de Bouillon, bir Fransız asil ailenin ikinci oğluydu. Dönemin kanlı savaşları sayısız “fazlalık” kardeşin genç yaşta ölmesine yol açmış, hâkim sınıflar üzerindeki kardeş kavgası baskısı bu vasıtayla da bertaraf edilmiştir. Yani bir kere daha kardeş katli olmamış, ama kardeşler yine de devreden çıkartılmış, birçoğu genç ölmüştür.

Her biri varlıklı bir İngiliz ailesinin ikinci oğlu olan üç büyük kâşif: soldan sağa Sir Francis Drake (1540 civarı–1596), Sir Walter Raleigh (1554 civarı–1618) ve Sir Humphrey Gilbert (1539 civarı–1583)Sömürgeler dönemi “fazlalık” kardeş sorununa yeni bir çözüm getirmiştir, zira mirassız asilzadeler bu yoldan servet edinme olanağı bularak sömürgelerde yeni bir hâkim sınıf oluşturmuşlardır. Bu dönemde ünlü kâşiflerin birçoğunun asil ailelerin mirassız oğulları olması tesadüf değildir. Örneğin 16’ncı yüzyılda İngiliz krallığının sınırlarını alabildiğine genişleten Sir Francis Drake, Sir Walter Raleigh ve Sir Humphrey Gilbert’ın üçü de ailelerinin ikinci, yani “fazlalık” oğullarıydı.

Özetlemek gerekirse, evlilik ve miras kurumlarının ortaya koyduğu zorunluluklar asil ailelerin mirastan pay alamayan dallarını âdeta budamış, gelecek nesillerde ortaya çıkabilecek miras kavgaları bu şekilde mümkün olduğunca kısıtlanmıştır.

“Fazlalık” kardeş sorunu kapitalizm öncesi Avrupa’sında hanedanları ve hâkim sınıfları etkilemekle kalmamış, köylü ve esnaf aileleri için de sorun teşkil etmiştir. Toplumun bu kesiminde aile birimi aynı zamanda üretim birimiydi. Köylü aileleri için nesilden nesle toprak bölünmesi ciddî bir geçim sorununa yol açardı. Gerek toprak sahibi bağımsız köylüler, gerekse derebeyinin toprağını işleyen serf aileleri, ekip biçme hakkına sahip oldukları araziden geçimlerini genellikle zar zor sağlayabiliyordu. Bağımsız köylüler için aile çiftliğinin nesilden nesle bölünmesi, birkaç nesil içerisinde ailenin geçimini sağlayamayarak bağımsızlığını yitirmesine yol açabilirdi. Serf aileleri için de nesiller arası geçim kaynağı transferi büyük bir sorun teşkil ediyordu, zira onların da sürdüğü toprakları bölmesi söz konusu değildi. Her iki durumda da ailenin geçim kaynağını kardeşler arasında paylaştırması mümkün olmamış, kardeşlerden birinin aile varlığını devralması uygun görülmüştür. Esnaf ailelerinde de durum farklı değildi. Baba mesleğini bir oğul devralır, “fazlalık” kardeşler ya piyade olarak derebeyinin ordusuna katılır, ya da birinin yanında çırak yahut hizmetkâr olarak çalışırdı. Geçim kaynağından yoksun erkeklerin evlenmesi son derece zordu. Bu da üretim birimleriyle aile birimleri arasında denge sağlardı.

Köylü ve esnaf ailelerinin “fazlalık” oğulları daha sonraları sömürgelere göçme yolları aramış, yeni dünyanın işçi ve küçük üretici sınıflarını oluşturmuşlardır. Avrupa’da endüstri devrimi sürecinde ilk işçi sınıfları genellikle köylü ve esnaf ailelerinin “fazlalık” çocuklarından oluşmuştur. Kısacası, “fazlalık” kardeş sorunu tarih boyunca değişik şekillerde kendini göstermiş, üretim tarzına ve sınıf yapısına bağlı olarak çeşitli çözümlerle hâlledilmeye çalışılmıştır.

Gelelim Osmanlı İmparatorluğu’nda kardeş katline. Fatih gibi bir millî kahramana görünürde bu kadar insanlık dışı olan bir yasayı yakıştıramayanlar —özellikle sağ cenah tarihçileri— Teşkilât Kānûn-nâmesi’nin, yahut da en azından kardeş katline cevaz veren kısmının, uydurma olduğunu iddia etmişlerdir. Bilimsel dayanaktan yoksun, duygusal ve tepkisel bir yaklaşımın ürünü olan bu iddia hiç olmazsa Ali Himmet Berki’nin İstanbul’un beş yüzüncü fetih yıl dönümü münasebetiyle 1953’te yayınlanan kitabında ifade edileli beri muhtelif vesilelerle tartışılmıştır. İlk ortaya çıktığında tek nüsha olduğu sanılan Teşkilât Kānûn-nâmesi’nin sonradan başka nüshalarının da belirmesi ve bunların ufak tefek nüsha farkları dışında genellikle birbiriyle tutarlı olması, metnin bütünüyle uydurma olması ihtimalini gerçi bir miktar zayıflatmıştır; yine de nüshalardan birinde kardeş katline dair maddenin bulunmamasını Mustafa Armağan “Fatih’e değil, ya sonradan gerektikçe yapılan müdahalelere, ya da (Sadrazam) Karamanî Mehmed Paşa’ya ait” olduğu iddiasını “kuvvetlendiren delillerden biri” olarak öne sürmüştür. Yani okuyucudan, Kānûn-nâme’nin bir nüshasında böyle bir madde bulunmamasına, bütün diğer nüshalarında bu maddenin mevcut olmasından daha fazla ağırlık vermesi talep edilmiştir, ki buradaki mantığı anlamak güçtür. Her şeyden önce, madde bir nüshadan çıkartılmış mıdır, yoksa diğerlerine eklenmiş midir, bu belli değildir. Üstelik tahrifatın hangi nedenle ve kim tarafından yapılmış olduğu belirtilmeyince, “bize karşı onlar” komploculuğunun ötesine geçilememektedir. El yazması eserlere aşina olanların gayet iyi bildiği gibi, nüsha farklılıkları bu kadar basitçi ve mekanik yorumlara elverişli değildir; tarih de indî hüsnükuruntulara dayanılarak yazılmaz.

Diğer taraftan Ahmed Akgündüz, Teşkilât Kānûn-nâmesi’nin sahih olduğunu kabul etmektedir ve kardeş katline dair maddesinin İslâm hukukuna uygun olmadığı yolundaki iddiayı çürütmeye girişmektedir. Bu suretle suç Kānûn-nâme’den sorumlu olan Fatih’ten alınarak, kanunu yanlış bir biçimde uygulamış olan başkalarına yüklenmiş olacaktır herhalde aklınca. Ancak, devlete yahut hükümdara karşı başkaldırmanın (bağy) ve hattâ başkaldırmayı tasarlamanın hadd cezasına tâbi olduğunu, idam gerektirdiğini söylemenin, söz konusu maddenin İslâm hukukuna uygun olduğunu nasıl ispat ettiği doğrusu anlaşılır gibi değildir. Bir daha bakalım kardeş katli maddesine: “her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl etmek münâsibdir.” Burada devlete karşı başkaldırmaktan söz edilmiyor görüldüğü gibi, sadece öldürmenin kamusal düzen uğruna yapılabileceği belirtiliyor. Ama “nizâm-ı âlem içün katl etmek” sözlerinin beşikteki masum bebeğin bile, belki ileride kamusal düzeni tehdit edebileceği endişesiyle, katledilmesine açık kapı bıraktığı aşikârdır. Böyle bir ihtimal var oldukça, “Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur” (el-Ma’ide 5/32) âyeti de göz önünde bulundurulduğunda, kardeş katli maddesinin yazıldığı hâliyle İslâm hukukuna uygun olması hiç mümkün müdür? Değildir elbette.

Aslında Fatih’in tertip ettirdiği yasanın “Bu Kānûn-nâme atam ve dedem kānunudur ve benim dahi kānunumdur. Evlâd-ı kirâmım neslen-ba’de-neslin bununla âmil olalar.” sözleriyle başlaması, içeriğinin Fatih’ten önceki devirlere dayandığını kanıtlamaktadır ve nitekim I. Murad’ın, Yıldırım Bayezid’in, I. Mehmed’in ve de II. Murad’ın kardeşlerini katlettirmiş olmaları bu uygulamanın Fatih ile başlamadığını açıkça göstermektedir. Öte yandan adı geçenlerin katlettirdiği kardeşlerin kendilerine boyun eğmemiş, yani sultanın mutlak yetkesini tanımamış, isyan etmiş kişiler olduğu da bir gerçektir; oysa Fatih’in katlettirdiği kardeşi Ahmed henüz küçük bir çocuktu. Bu durumda, suç işledikleri sabit olmayan kardeşlerin öldürülmesi uygulamasını —hiç olmazsa Osmanlı topraklarında— Fatih’in başlattığı, ve III. Murad’ın 5, III. Mehmed’in ise tam 19 kardeşini öldürttüğü hatırlandığında hayli kanlı bir uygulamanın kurumlaşmasından bizzat sorumlu olduğu teslim edilmelidir. Bu, Fatih’in birçok başka bakımdan son derece meziyet sahibi bir padişah olduğu gerçeğini değiştirmez, ama tarihsel hakikatleri inkâr etmenin de hiçbir anlamı yoktur.

 Sultan III. Murad’ın tahta çıkar çıkmaz katlettirdiği beş kardeşiyle yeni vefat etmiş olan babaları II. Selim’in naaşlarının, Ayasofya’nın yanıbaşında inşa edilmekte olan türbeleri bitene kadar geçici olarak bekletildiği otağ. Freshfield albümü (1574), Trinity College, Cambridge, env. no. O.17.2.Hatırlanacağı gibi Yıldırım Bayezid 1402 Ankara Muharebesi’nde Timur’a yenik düşünce Fetret Devri adıyla bilinen kargaşa dönemi başlamış, Bayezid’in oğulları Mehmed, İsa, Musa, Süleyman ve Mustafa Çelebiler arasında 11 yıl süren iç savaşlardan Mehmed Çelebi’nin galip çıkmasıyla Osmanlı devletinin ve topraklarının parçalanması güç belâ önlenebilmiştir. Onun torunu olan II. Mehmed’in (yani Fatih’in) kardeş katli üzerinde durmuş olmasında bu talihsiz dönemin henüz taze olan hatırası önemli rol oynamış olsa gerektir. Ama aslında sorun daha öncesine, Orta Asya’da hüküm süren Türk-Moğol âdetlerine dayanır, çünki bu geleneğe bağlı devletlerde bir hakan ölünce yerine kimin geçeceğine dair açık bir kural yoktu. Adını “pay” anlamına gelen “ülüş” kelimesinden alan hâkim düzende hakanın bütün ailesi ülke üzerinde eşit hakka sahipti, hiç kimsenin taht üzerinde doğuştan önceliği söz konusu değildi. Var olan tek kural, yeni hükümdarın yine hakanın ailesinden gelmesiydi. Bu nedenle taht kavgaları eksik olmaz, neticede devletler kısa sürede parçalanırdı. Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerinin parçalanması kısmen bundandır, Osmanlı hanedanında kardeş katli ise devletin taht kavgaları sonucunda parçalanmasını önlemek için düşünülmüş bir çözümden ibarettir. Ahmet Mumcu’nun dediği gibi, ne Türk, ne de İslâm geleneğinde var olan bu uygulamayı “Osmanlılar zaruretler nedeniyle benimsemişler ve bu zaruretler ortadan kalkınca terk etmekte sakınca görmemişlerdir.”

Nitekim özellikle son dönemde birçok kardeşin birbiri ardınca Osmanlı tahtına çıkmış olduğunu görüyoruz. Örneğin Abdülmecîd ile Abdülazîz II. Mahmud’un, V. Murad, II. Abdülhamîd, V. Mehmed Reşad ve VI. Mehmed Vahdeddîn ise Abdülmecîd’in oğullarıydı. Bundan da kardeş katli uygulamasının devam etmediği belli oluyor, ki işin doğrusu kardeş katli çok daha önce, 17’inci yüzyılda kademe kademe son bulmuştur. Şöyle ki, Sultan III. Mehmed’in büyük oğlu I. Ahmed 1603’te tahta çıktığında 13 yaşındaydı ve henüz çocuğu olmamıştı. Eğer tek erkek kardeşi Mustafa’yı katlettirseydi, vakitsiz ölmesi durumunda Osmanlı hanedanının kökü kuruyacaktı. I. Ahmed’in ölümünden sonra, aklî dengesi bozuk olan kardeşi I. Mustafa hal’ edilince tahta çıkan en büyük oğlu II. Osman sefere çıkmadan önce en büyük kardeşini katlettirmek isteyince Şeyhülislâm fetva vermemiş, ancak Rumeli Kadıaskerinin fetvasıyla arzusunu gerçekleştirebilmiştir; bundan da ulemanın kardeş katline verdiği desteğin o dönemde artık azalmakta olduğu anlaşılıyor.

Daha sonra IV. Murad keza sefere çıkarken kardeşlerini katlettirmiş, 1640’ta öldüğünde sağ bıraktığı tek kardeşi İbrahim tahta çıktıktan sonra kendisine “Deli İbrahim” lâkabını kazandıran taşkınlıkları sonucunda hal’ edilmiştir. Yerine geçen altı yaşındaki IV. Mehmed ile de kardeş katli uygulaması hepten ortadan kalkmış, o günden sonra padişahın en yaşlı oğlunun (İng. agnatic primogeniture) değil, hanedanın en yaşlı erkeğinin (İng. agnatic seniority) padişah olması geleneği yerleşmiştir. O hâlde Fatih Sultan Mehmed’in kardeşi Ahmed’i öldürtmesiyle başlayan, herhangi bir suç işlememiş kardeşlerin topluca katledilmesi uygulaması, IV. Murad’ın üç kardeşi Bayezid, Süleyman ve Kasım’ı öldürtmesiyle noktalanmış, sonraki devirlerde her ne kadar hanedan mensupları zaman zaman öldürülmüşse de her tahta çıkanın masum kardeşlerini katlettirmesi söz konusu olmamıştır. Mehmet Akman’ın tesbitine göre Osmanlı tarihi boyunca (suçlu ya da suçsuz) toplam 35 kardeş katli vuku bulmuştur; diğer hanedan üyeleri de katıldığında katledilenlerin sayısı 61’i bulmaktadır.

Osmanlı toplumu bütün mülk ve iktidarın padişahın elinde yoğunlaştığı malûm merkezî yapısına (en azından 18’inci yüzyıla kadar, ki o zaman artık iş işten geçmişti) sahip olmasaydı, servet biriktiren ve/ veya siyasî nüfuza sahip olan ailelerin “fazlalık” çocukları belki bilinmeyen kıtalar keşfedecek, uzaklarda sömürgeler kuracak, yeni devletlerin başına geçecek, ticaret imparatorlukları tesis edecekti. Kim bilir? Ama böyle olmadı, hanedan içindeki “fazlalık” kardeşlerin tasfiyesi için başka yollara gidildi.

Ziya Gökalp’in meşhur sloganı hatırlardadır: “Ferd yok, millet var” (ve devamı). Bu özdeyişte cisimleşen, bireyciliğin karşısında durup bütünlüğü (her nasıl tanımlanıyorsa — aile, ümmet, millet, devlet, vatan, ...) şahıstan üstün gören anlayış aslında insanlık tarihinin büyük çoğunluğu boyunca hâkim durumda olmuştur. Bunun da nedenini anlamak zor değildir, çünki tarih boyunca tek tek insanların bekasını kendi şahsî çabalarından ziyade toplum içi dayanışma sağlamıştır. Dolayısıyla da toplumun selâmeti doğal olarak bireyin selâmetinden daha önemli addedilmiştir. Bireycilik ise ancak asgarî yaşam şartlarının peşinen sağlanmış olduğu refah toplumlarında anlam kazanabilir. Bu bakımdan günümüz Türkiye’sinde hâlâ Fatih Sultan Mehmed’in “imparatorluğun selâmeti için” kardeş katlini yasallaştırmasını doğru bulanlar olmasına şaşırmamak gerekiyor herhalde. Yine de kardeş katli imparatorluk için idiyse eğer, acaba imparatorluk ne içindi diye sormayı —hiç olmazsa kendimizi daha iyi tanımak adına— ihmal etmemeli. Çünki (kardeş katlinin çok daha geniş çapta sürmekte olduğu) günümüz siyasetinde de yansımaları vardır bu sualin.

Ana görsel: Sultan III. Mehmed’in tahta çıktığında katlettiği on dokuz kardeşinin, babaları III. Murad’ın türbesindeki sandukaları.
Kaynakça
Ahmed Akgündüz ve Said Öztürk, Ottoman History: Misperceptions and Truths,  Rotterdam: IUR Press, 2011, 94–110.
Osmanlı Devletinde Kardeş Katli. Mehmet Akman, İstanbul: Eren Yayıncılık, 1997.
“Kardeş Katlinin İç Yüzü.”, Mustafa Armağan,Türk Edebiyatı 375 (2005), 36–40.
Jean-Louis Bacqué-Grammont, Mikail Bayram, Günhan Börekçi, Ekrem Buğra Ekinci, Mustafa Kara, Ahmet Mumcu ve Abdülkadir Özcan. “Kardeş Katlinin İçyüzü” dosyası. Derin Tarih 22 (2014), 70–87.
Büyük Türk Hükümdarı İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed Han ve Adâlet Hayatı, Ali Himmet Berki, İstanbul: Kutulmuş Basımevi, 1953, 141–148.
Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Ahmet Mumcu, Ankara: Birey ve Toplum Yayınları, 1985, 183–204.
“Fâtih’in Teşkilât Kanunnamesi ve Nizam-ı Âlem için Kardeş Katli Meselesi.” Abdülkadir Özcan, Tarih Dergisi 33 (1980–81), 7–56.
Osmanlı’da Kardeş Katli: Gün Görmeyen Şehzâdeler. Nazım Tektaş, İstanbul: Çatı Kitapları, 2004.
Osmanlı’da Kardeş Katli ve İktidar Mücadeleleri, Ahmet Varol, Konya: Yazarın kendi yayını, 2013.
İlgilenenler ayrıca Avrupa’da kardeşlik kurumunun tarihsel seyrine ilişkin şu eserlere başvurabilir:
Fabrice Boudjaaba, Christine Dousset ve Sylvie Mouysset, der. Frères et sœurs du Moyen Âge à nos jours / Brothers and Sisters from the Middle Ages to the Present. Bern: Peter Lang, 2016.
Leonore Davidoff,  Thicker Than Water: Siblings and Their Relations, 1780–1920. Oxford: Oxford University Press, 2013.
Christopher H. Johnson ve David Warren Sabean, der. Sibling Relations and the Transformations of European Kinship, 1300–1900. New York ve Oxford: Berghahn Books, 2011.
Jonathan R. Lyon,  Princely Brothers and Sisters: The Sibling Bond in German Politics, 1100–1250. Ithaca: Cornell University Press, 2013.