Dijital nehirlerde, yolumuzu bulabilecek miyiz?

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı

DOMINIC PETTMAN

Sel Yayıncılık
Çeviri: Yunus Çetin
- A +

Ekrana bir saniye daha bakmasak, hayatımızı değiştirmeyi vadeden tweet’i kaçırabiliriz diyor, Pettman: Oysa her gün bir öncekinin aynısı gibi geçiyor. Pettman’ın tabiriyle bu dijital nehirlerde, yolumuzu bulabilecek miyiz?

KAHRAMAN ÇAYIRLI

Georg Simmel’in, özellikle komşuluk ilişkilerinde nitelediği hediyelerdeki karşılıklılık ilkesinin sosyal medyada da geçerli olduğunu düşünüyorum. Örneğin ben genellikle kimin tweet’ine favoriliyorsam ya da kimin tweet’ini retweet ediyorsam, o kişi ya da kişiler de benim tweet’lerime benzer, mütekabil şekilde davranıyor. Elbette istisna durumları da var, çok güncel bir gelişme hakkında, haber nitelikli ya da gerçekten çok felsefi, görece derinlikli cümleler, kendiliğinden alıp “yürüyebiliyor” bazen. Ancak çoğunlukla bu karşılıklılığın sürdüğünü görüyorum. Şöyle de bir eğilim var, başkasından retweet ettiğiniz tweet’ler daha çok geri bildirim alırken, ilgi görürken; kendi yazdıklarınız Twitter’da daha az ve daha zor dolaşıma giriyor. Hem sürekli kendi “inanılmaz önemli” fikirlerini yaz dur, hem başka kimsenin yazdığına kendi hesabında hiç yer verme, hem de sonra “kimse de retweet etmiyor, kimse de favoriye basmıyor” diye sızlan. Sosyal medyadaki tavırlarımızda mükemmel toplumsal ve psikolojik veriler saklı.

Paylaşım (tweet, resim, snap vb.) sayısının ve takip edilen hesap sayısının minimizasyonu ve takipçi sayısının maksimizasyonu üzerinden yürüyen bir matematik de söz konusu. Egolar, elbette “sayılabilir/ ölçülebilir” bu veriler/ rakamlar üzerinden de ilerliyor. “Aman takipçi sayısı hiç umrumda değil” diyen arkadaşlarımın ya da bana takipçi sayısı artırma taktikleri sunan arkadaşlarımın da sonra “niye takipçi sayımı artıramıyorum” krizlerine girdiğini gördüğüm ve uyanık vaktimin epey kısmını da yine bu mekânda geçirdiğim için bu bu sanal dünyadaki psikolojik mekanizmalar ilgimi çekiyor. Kesinlikle müthiş bir iletişim aracı, gelişmeleri sosyal medyadan takip ediyoruz, öğreniyoruz; vatandaş gazeteciliğini de destekleyen çok güzel bir mecra. Önemli seviyede bir bilgi dolaşımı ve yığılması söz konusu. Benzer sosyo-ekonomik seviyede insanların sosyal medyada da kabilevari kapalı odalara yoğunlaştıklarını söyleyebiliriz. Popüler konu (trending topics) ve etiketler (hashtag) sayesinde bu kabileleşmenin bir ölçüde kırılabildiği görülüyor. Ama birey yine buraların bireyi, toplum da burası o yüzden değer yargıları, ön yargılar, etiketler, statüler elbette sosyal medyanın tedirgin nehirlerinde de yüzüyor.

Fransız bir sosyologdan bahsettiğinizde övgüler yığılırken, popüler bir şarkı ya da şarkıcının isminin telaffuzu bile otomatik aşağılama sebebi olabiliyor. Kullanılan dil, üslup, söylem görmek isteyene çok veri sunuyor aslında örtük ya da açık. Bütün bu cümleleri kurarken, sosyal medyanın toplumsal hareketlerdeki çok önemli rolünü tenzih ederek düşünüyorum, o apayrı bir konu. Ama ülkemizde bu kadar yoğun kullanılan, bu yüzer- geçer iletişim biçimi üzerine daha çok düşünmemiz gerekiyor. İnsanların istedikleri biçimde kendilerini ifade ettikleri bu platform, cevap aradığımız pek çok sosyo-psikolojik sorunun cevabını içeriyor.

Hayatımızı değiştirecek tweet’i kaçırırsak…

Dominic Pettman’ın dilimize yeni gelen Sonsuz Dikkat Dağınıklığı/ Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak isimli çalışması da, sosyal medya üzerine yeni ve verimli sorular sormamıza vesile olabilecek, kıymetli bir kitap. Pettman, sosyal medyaya tarafgir bir yaklaşımla iyi- kötü/ siyah- beyaz düzleminden yaklaşmıyor. Pettman’a göre sosyal medyaya daha eleştirel ve daha siyasî ve elbette muzip bir üslupla, daha itidalli yaklaşmak daha doğru. Dikkat eksikliği bozukluğundan, kafelerde oturup dizüstü bilgisayarlarında çalışan kentlilere; algoritmanın dillerinden muzır içeriklere geniş bir spektrumda irdeliyor sosyal medya ile ilişkimizi. Dört noktanın özellikle altını çiziyor: Zorunluluk, dikkat dağılması, erteleme ve bağımlılık.

Sosyal medya hesaplarımızda, bu mütereddit sosyo-psikolojik aynalarda, bu dipsiz kuyularda aslında ne yapıyoruz her gün 4-5 saat? Parça parça egolarımızı ha bire en baştan nasıl inşa ediyoruz? +1 beğeni alabilmek için yapmadığımız kalmıyor (sözde sosyal medyayı hiç umursamadığını söyleyenlerimiz de dâhil). Böyle sürekli ağlarda, sürekli ince- geniş ekranlarda, bölüne parçalana ama yeter ki “çevrimiçi”.

Pettman’ın The Human Centipede (İnsan Kırkayak, Yönetmen: Tom Six, 2009) filminden getirdiği ilginç ama zihin açıcı bir sosyal medya alegorisi var: “Başka hiçbir yerden nefes ya da besin alamayacak şekilde birinin ağzı öbürünün anüsüne dikilmiş, önündeki erkek veya kadının türlü çeşit ifrazatını yutan, ne yaptığından habersiz dehşet verici bir insan zinciri” (sayfa 94). Kavrama biraz daha yukarıdan bakmaya çalışırsak, ürkütücü ama kesinlikle haklılık payı olan bir sosyal medya alegorisi!

Pettman’a göre kitlelerin yeni afyonu olan sosyal medya, ağrıları giderir. Daha kitabı açarken Pascal’dan “Ölüme, sefalete ve cehalete çare bulamayan bizler, mutlu olmak adına bu gibi şeyler üzerine düşünmemeyi seçtik” alıntısını yapması boşuna değil. Sosyal medya üzerine sosyo-psikolojik yorumlar getirmenin ne kadar ironik olduğunu teslim ediyor en baştan.

Ekrana bir saniye daha bakmasak, hayatımızı değiştirmeyi vadeden tweet’i kaçırabiliriz diyor, Pettman: Oysa her gün bir öncekinin aynısı gibi geçiyor.

Pettman’ın tabiriyle bu dijital nehirlerde, yolumuzu bulabilecek miyiz? Artık televizyon hâkim değil evlere. Şimdi ailenin her ferdinin kendi oyalayıcı ekranı, kendi ellerinde.

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı’nı çeviren Yunus Çetin’in pürüzsüz dili, güzel bir parantezi hak ediyor. İtinalı kelime seçimleri, kitabın okunurluğunu artırıyor.

Mutlu kukla sendromları

Eskiden yan yana gelmemizin mümkün olmadığı ünlülerle, sanatçılarla, siyasetçilerle vb. iletişim kurmamız çok daha kolaylaştı. Hatta tersinir bir durum var artık, sosyal medyada ünsüz kimse bulmak, daha doğrusu kendini ünlü hissetmeyen insan bulmak çok zor. Bir şarkının başarısı, sosyal medyada paylaşılma sayısı doğrultusunda ölçülüyor. Yeni bir dizinin tutup tutmayacağı, bir kitabın ses getirip getirmeyeceği de. Herkes kendi hesabının yıldızı, şahanesi. Bu sahte algı, kentli modern bireyin yalnızlığıyla birleşince, sosyal medya programları aldı da yürüdü elbette. Bir sosyal medya şirketinin değeri, birçok ülke ekonomisinin ürettiği toplam katkıyı üretiyor artık. Reklam dünyasının pazarlama stratejileri sayesinde, her birimiz "bol bol alışveriş yapıp para harcadığımız ölçüde" kıymetliyiz. Artık film izlemiyoruz, filmler bizi izliyor; ileri alıyoruz, geri sarıyoruz, kimi kısımları atlıyoruz (müzik için de geçerli elbet bu); kontrolün "sözde" nihai kullanıcıda olduğu bu ultra-modern (?) çağda, tabii ki herkes kendi şatosunun tanrısı. Genel olarak sosyal medya bu hisse çok uygun ve bu hissi güçlendirerek ters yansıtmaya, yaymaya devam ediyor.

Oysaki bir tür kuyu, bir tür insanların bakmalara doyamadığı ayna, sosyal medya. İnsanların sosyal medyadaki bir nevi gölge imgeleri. Bir çeşit persona. Sırf çok iyi kitaplar, filmler, operalar kovalıyor sanırsınız herkes. Sonuçta, sosyal medyadaki paylaşımlarla etkileşim içine girmek, geri bildirim almak istediğimiz kesin. Yoksa açar günlüğümüze, not defterlerimize yazardık. Sabah akşam tweet atıp, "benim için bildirim olması, yanıt gelmesi, retweet alması önemli değil" demek hiç gerçekçi durmuyor. Yanlış katarsislerle, mutlu kukla sendromlarıyla dolu tuhaf bir arena. Pettman’ın Sonsuz Dikkat Dağınıklığı, bu tuhaf arenada farkındalığımızı, bilincimizi ters köşe soruları ve gözlemleri ile derinleştiriyor. Hacminden çok daha fazlasını sunan bir kitap. Uyanık vaktimizin epeyini geçirdiğimiz sosyal medya üzerine bir tür çarpıcı yol haritası.