Kadın “olamamak" sancısı
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kadın “olamamak" sancısı

Ben bu coğrafyada kadın olmak sancımın ve erken menapozumun, kadın olamamak sancımla yakın ilişkili olduğunu düşünüyorum, hem de çok yakın ilişkili. Bir yandan müthiş bir özgürlük, bir yandan eksilen, çekilen o hormonun beynimde, cildimde, vajinamdaki etkisi...

Kadın “olamamak" sancısı

“Dairesel yalnızlığın tadını çıkaran yusyuvarlak bir küre”

-Empedokles

Rüzgârlı burun Anamur’a doğru yola çıkıyorum.

Yola çıkarken de yanıma, yolculuğu tuhaf şekilde kesintiye uğramış olan kitabımdan iki adet alıyorum.

Kitabım da ülkedeki ağır suç ikliminin gazabına uğradı.

Şimdilik bu süreci, “askıda kitap ve hüzün var” diye geçiştiriyorum.

Kötü bir sürprizle kırılan hevesimi, zamanın elinden yeniden alabilmeyi umuyorum.

Düzensiz ve verimsiz geçen bu yaz mevsiminde, güneyin en ucuna gitmek için tam tamına 1.5 gün ayırmışım kendime.

Gitgide insanın kendisini asla tanıyamadığını kavradığım için “kendimi tanımladığım” demek daha yerinde olacak, işte o vakitten beri bitmek bilmeyen işleri peş peşe dizer, telaşsız tek gün geçiremem zaten.

Ona yüklediğim işleri kovalamaya yetemeyen zaman da kuyruğu kopartılmış bir uçurtma gibi ufkumda bir belirir bir kaybolur.

Anamur Belediyesi ve Uluslararası Öykü Günleri Derneği iş birliğinde ilki düzenlenen kitap festivalinde, “Kadın Olmak Sancısı” başlıklı panelde konuşacağım.

Kadının, kadın hekim ya da eski zamanların ak büyücüleri olan kadın şifacılara muhtaç bedensel sancılarının, arazlarının eril tıp tarafından nasıl göz ardı edildiğini anlatacağım.

Konuyu genel başlıklarla derlediğim eski şu yazımı okuyacağım panelde.

Neyse ki şu günlerde, kadının erkekten daha uzun ama çileli olan yaşamının uzun olan kısmı dikkate değer bulunuyor da kadının erkeğin farklı bir modeli olmadığı anlaşılır hale geliyor.

Aynı panelde Zekiye Yüksel var.

Suudi Arabistan'da kadın ve öğretmen olarak yaşadıklarının güncesi diyebileceğimiz “Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak” kitabının da yazarı.

Gece yarısı Alanya’ya iniyor uçağım.

Genç bir şoför alıyor beni.

Yan yana geçerken birbirlerine değecek gibi olan araçlardan yolun darlığını kavrıyorum.

Büyülü bir Dolunay eşlik ediyor, yolun sağında, Ay’ın ışık huzmelerini bir mum alevi gibi dalgalandıran deniz sonsuz bir karaltı gibi uzanıyor.

“Gündüz geçseydiniz keşke” diyor şoför “dönüşünüz de gece yarısı, bu manzarayı çok sever gelenler.”

İki tane muz uzatıyor çekingen.

Anestezi teknisyeniymiş aslında ama yorucu ve kazançsız işinden şimdilik vazgeçip memleketine dönmek zorunda kalmış.

Muz seraları da varmış.

Yola çıkmadan, şimdi Anamur’da çalışan , eskiden öğrencim olmuş iki kadın hekimden mesaj almıştım.

Yanımdaki kitaplar onlar içindi.

Uzaktan tanıyorlardı beni, bense onları hiç tanımıyor hatta anımsamıyordum.

Ama hekimlik ve kadınlık, aynı koridorlardan geçmiş olmak ortak bir mazi demek, tanışmamış olsak da tanıdık yabancılar sayılırlar.

Artık tıka basa doldurulmuş bir darı ambarından farkı kalmadı belleğimin.

Tesadüfi hatırlamalara, seçilmiş anımsamalara kaldı.

 Kendimi, “bellek bu kadar yorulunca, beynimdeki yaşlanma kaçınılmaz mı olacak” diye düşünürken bulup sonra bilinç akışıma batan bu saçma varsayım için kendimi hafife alıyorum.

Sezgisel korkular insanın bilişini puslandırıyor.

Telaşlı bir zamanda, yolun ne kadar zahmetli olduğunu hesaba katmadan planladığım o bir buçuk güne ne çok şey sığıyor.

Kahve içmek için lobiye indiğimde rastlantıyla eski öğrencilerimle karşılaşıyorum.

Yoğun bir programı olan Dahiliye ihtisasını ve zorunlu hizmetlerini tamamlayıp istifa etmiş olan öğrencim, hekimlik yapmaya çabalarken yaşadıklarının nasıl tahammülünü aştığını ve çok sevdiği hekimliği bırakmaktan başka çare kalmadığını anlatıyor.

Akşamüstü buluşması için önceden sözleştiğim diğer meslektaşlarım otele geliyor.

Beni götürdükleri yer, pırıl pırıl turkuaz bir denizin kıyısında.

“Hava açık olsa rahatça Kıbrıs’ı görürdünüz” diyorlar.

Tüm sahil boyunca denize ya ören yerlerinden müze kartla ya da yerel işletmelerin önünden ücretsiz girilebiliyor.

Kapıları hemen denize açılan bungalovlara gözümü dikiyorum, oteldeki ilanlardan anladığım kadarıyla “yürüyüş, tırmanma rotaları” var, “bir bahar mevsiminde gelmeli” diye düşünüyorum.

Bir zamanlar çok sevdiğim ama son zamanlarda gitmek için heveslenmediğim Kaş’ın ilk zamanlarına benziyor.

O sırada tüm ihtişamıyla Dolunay beliriyor.

“Sizi çekelim, siz Ay’ı seviyorsunuz” diyorlar gülümseyerek.

Önlerinde onlar için imzaladığım kitabım “Ay Işığıyla Yıkanan Kadınlar” duruyor.

Dolunay kristal bir lamba gibi ışık huzmelerini yerküreye serpiyor.

Denize yansıyan ışığı, denizi kristal ışıklara, o ışıkları da moleküllere ayırıp, ihtişamlı gölgesiyle karanlığı bir sihir gibi deliyor.

Sanki orada yaşanmış, donmuş o geçmişin buzulunu eritip bilincime akıtıyor.

İnsanın zamanı içine çekip, içinde tutmak istediği o anlardan biri.

Ay’ı sevmek sonsuz bir karanlığa razı olup bir labirentte mum aleviyle çıkış yolu aramak gibi.

O büyülü sahneyi, zar zor bırakıyoruz.

Beni etkinlik yerine ulaştırmak için telaşla yola koyuluyoruz.

Toprak, karanlık yolda, arabanın arka tekerleklerinden birini hendeğe kaptırıyoruz.

Yaşanılan büyülü anları bu tuhaf eğri büğrü gerçekliğe kaptırmamaya kararlıyız.

Ama tekerlek havada, hendek çok derin.

Umutsuzca etrafa bakarken, çelimsiz bir adam beliriyor.

Yakında bir muz serası var, üzerindeki üniformadan orada çalıştığı anlaşılıyor.

Bir kalas ve iri taşlarla arka tekerleğe bir köprü yapıyor daha doğrusu adeta inşa ediyor.

Minnetimizi vakurca “ne var ki, ne yaptım ki” der gibi karşılıyor.

“Demek Hızır burada bekliyormuş” diyorum, gülüşüyoruz.

Etkinlik yerine ulaşıyorum.

Belediye Başkanı Durmuş Deniz hem katılımcılara hem izleyiciye çok özenli.

Etrafta asılı olan “Geleceğe Kitapla Yürüyoruz” sloganı yürek soğutuyor.

Minnet duygum hüzünle kamaşıyor, her şeye rağmen bu tehdit altında dahi nasıl vakarla çalışıyorlar.

Büyülü bir kürsüde bu çağın ve coğrafyanın en sevdiğim ozanlarından Şükrü Erbaş var.

Büyülü çünkü Dolunay konuştuğu kürsünün tam arkasına yerleşmiş.

Hem de ağzından çıkan tüm sözcükleri seyircide büyü etkisi yapıyor.

Memleketten söz ederken huysuzlaşmaya çabalıyor ama ne ki huysuzluk onda eğreti duruyor.

“Biz iyileşecek miyiz “diye soruyor bir izleyici.

“Tarih bilgim demiyorum tarih bilincim ve sanatın büyüsü bunun böyle gitmeyeceğini söylüyor” diyor.

Herkes bir ak büyü ile bozulacak kara bir büyüye tutulduğumuza inanıyor sanki.

Sonra ben “Kadın Olmak Sancısı” yazımı okumazdan önce “İçinizdeki tüm kadınlara şöyle sorayım; hayatınızın doğal bir evresi diye vazedilen içinizdeki tüm sıvıları kurutan menapozunuzu sevebildiniz mi gerçekten” diyorum.

Gülümseyerek “aslında tıp doğal denilenlerle aranızı düzelten bir disiplindir, menapoz da öyle” diye sürdürüyorum

Kendim bir hekim olarak 44 yaşımda girdiğim menapozu, annem kadar kötü geçirmediğimi düşünerek öylece kabullenmeye çalışmıştım.

İçimdeki hüzün dalgalarıyla allak bullaktım.

Öfkeliydim, depresyondaydım.

Ama doğumum dahil üreme evreme eşlik eden çok yakın arkadaşım da olan erkek hekim aslında şikâyetsiz geçirmeye çalışmama rağmen arada sızan sızlanmalarıma “Abartmayalım, olağan” diyordu.

Sonra gencecik bir kadın hekim buldum.

“Aslında çok iyi geçiyor ama…” dedim

“En fenası sizin gibi ağır bulguları olup onları görmezden gelenlerdir abla” dedi.

Bana hem şefkat hem hormon hapları verdi.

Nilay Örnek ve Banu Çiftçi’nin MENAPOZ röportajını ve benim “Kadın Olmak Sancısı” yazımı okumanızı dilerim.

Ben bu coğrafyada kadın olmak sancımın ve erken menapozumun, kadın olamamak sancımla yakın ilişkili olduğunu düşünüyorum, hem de çok yakın ilişkili.

Bir yandan müthiş bir özgürlük, bir yandan eksilen, çekilen o hormonun beynimde, cildimde, vajinamdaki etkisi.

Biliyorsunuz değil mi; östrojen yalnızca bir üreme hormonu değil, tüm doku ve organlarımızda, kalbimizde, damarlarımızda etkisi var.

Ve menapoz (meno,adet kanaması; pause, durmak) kanamanın durması anlamına gelse de östrojenin durmaksızın çekilmesi ve eksilmesi demek.

Östrojen, erkenden yaşlanan bir organdan sentezlenen bir hormondur ve tüm hormonlar gibi pek çok doku ve sistemsel işlevde etkilidir.

Yanlış yere salt “kadınlık” ve “üremek” ile ilişkilendirilir durur.

Birhan Keskin’in erken menapozuyla yaşadığı hüsranını sonra da şu şiirini okumuştum, nasıl da içimi yakmıştı.

Ba, Eziyet; “Ağaç duruyor/Yol da ot da/Duran bir şey var bende, ağaç gibi./Onu ayaklandırıp, oradan oraya gitmek zor/Bende bir ağaç duruyor, bir ot/Eserse arada rüzgâr/Ağacın saçlarını o tarıyor/Aşk ayaklandırmıştı bir kere/hatırlıyorum ama…/Şimdi rüzgâr şimdi güz/Ağacın dallarını zorluyor”

Oysa her şey bir hekimin şefkati ve eksileni telafi edecek o ilaçlara bakıyor.

Söyleşi bittiğinde başımı çeviriyorum, Dolunay çoktan yerini terk etmiş.

Bu rastlantılar ve karşılaşmalar, telaşa verdiğim bu kısa yolculuğa rağmen yüzeyinde süzüldüğüm zamanın derinliğine yeniden inmek, o derinliğe değmek gibi.

İyi haber, sürekli rötar yapan havayolunun bir önceki gece yarısı beni bırakan uçağının beni alıp götürecek olan uçak olması.

Aynı şoför geliyor.

“Nasıl sevdiniz mi” diyor.

“Daha uzun bir zaman ayarlayıp geleceğim” diyorum.

En büyük becerilerimden biri zamanı oyaladığım gibi kendimi de vaatlerle oyalayıp durmam.

Şairin inancı, inanmazlığın askıya alınmasıdır”

-Coleridge

İlgili İçerikler