Söylencenin alacakaranlığından kurgunun dehlizlerine: Vampir çılgınlığı

Kurgusal vampir mitine kaynaklık eden folklorik vampirlerin kökenleri kadim çağlara dayansa da, dünyanın onlardan haberdar olmasını sağlayan gelişmenin, Balkan kırsalında filizlenen “18. Yüzyıl Avrupa Vampir Çılgınlığı” olduğu aşikârdır


@e-posta
Dosya, 01 Kasım 11:23
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Eğer dünyada en iyi yazılmış bir tarih varsa o da vampirlerin tarihidir. Yok yoktur: Sorgulamalar, saygın kişilerin tasdikleri; doktorların, papazların, hâkimlerin... Hukuki kanıtlar olabilecek en sağlam hallerindedir. Ve tüm bunlarla beraber, vampirlere kim inanıyor ki? İnanmamış olduğumuz için hepimiz lanetlendik mi peki?
Jean-Jacques Rousseau, 1764

Genel kanının aksine, gerek yaşadığı dönemde gerekse vefatından sonra, Dracula (1897) romanının tarihsel esin kaynağı sayılan Kazıklı Voyvoda’nın vampirlik kurumuyla bir alakası olmamıştı. Eğer tarihteki ilk vampir olmamasına rağmen “ilk vampir” sıfatını hak edecek birisi olmuşsa, o Arnavut Pavle’ydi... Hakkında oldukça sınırlı bilgiye sahip olduğumuz Pavle, özel ya da seçilmiş bir kimse değildi. Habsburg ve Osmanlı hanedanlarının Doğu ve Orta Avrupa egemenliği uğruna giriştikleri çetin mücadele neticesinde kaosun düzen hâline geldiği 18’inci yüzyıl Sırbistan’ında, paralı askerlik, yasa dışı faaliyetler ve benzeri tehlikeli iştiraklerle hayatını idame ettirmeye çalışan binlerce hayduttan biriydi. Zavallı Arnavut Pavle, ruhunun lanetlendiği o korkunç saldırıya müteakip kitlesel kâbuslara yön veren gelişmelerin müsebbibi olacaktı.

Pavle, Balkanlardaki ilk vampir olmadığı gibi, vampir saldırısına uğrayan ilk insan da değildi... Bu tür doğaüstü varlıkların fenalıkları dünyanın o kısmında kadim çağlardan beri gayet iyi bilinmekteydi. Muhtemelen çocukluğu ve gençliği, komşu kültürlerde değişik adlarla bilinen vampir-benzeri-doğaüstü-varlıklara dair sonu gelmez korku öykülerini dinleyerek geçmiş, saldırıya uğrama durumunda gerekli hayatta kalma becerilerini bu öğretici anlatılarla geliştirmişti. Nitekim, Kosova dolaylarında adı ve cinsiyeti bilinmeyen gizemli bir Türk vampirin saldırısına uğradığında verdiği tepki, hiçbir cahil Batılının idrak edemeyeceği kadar bilinçliydi. Pavle laneti kırmak için burnunu tıkayıp gözlerini kapayarak, önce vampirin mezarından aldığı toprağı yedi, ardından da onun kirli kanını vücuduna sürerek belayı def etti... Daha doğrusu, ölmeden önce çevresindekilere anlattıklarına bakılırsa, o öyle zannediyordu. 1726 yılının ılık bir sonbahar akşamında, ölüm her fani gibi Arnavut Pavle’nin de kapısını çaldı. Yaşamı boyunca atıldığı yüzlerce maceradan sağ çıkmayı başaran acar haydut, bir saman arabasından düşüp boynunu kırarak -muhtemelen kısa ve acısız bir yoldan- ebediyete intikal etti. Lakin bu suskun gidiş, muhteşem dönüşünün ilk adımı olacaktı...

Vampirler ve çılgınlıkları

Modern insanın bilinçaltına başarıyla nüfuz etmiş küresel popüler kültür fenomenlerinden “vampir”, şüphe yok ki en iyi tanınan korku edebiyatı karakterlerinden de biri. Günümüzde bu türe özel ilgisi olmayan kişiler bile, öngörülemez aralıklarla medya, edebiyat, sinema ve televizyon sahalarında hortlayan popüler-vampir-salgınları hasebiyle söz konusu kurgusal figürün doğası ve faaliyetlerine dair temel bilgilere haiz. Bunun yanı sıra, kan emici gece avcıları sadece modern anlatılara değil, ilgi çekici tarihsel kökenleri dolayısıyla çok sayıda popüler ve akademik incelemeye de konu olmaya devam ediyorlar.   

Modern vampir figürünün meydana gelmesine etki eden kadim inanışlardan bahsederken, ağırlıklı olarak inkubus ve sukkubus adlı şeytansı enerji emiciler, İbrani kökenli dişi kötülük Lilith, Antik Yunan mitolojisinden Lamia ve Mezopotamya/Anadolu söylencelerinin zengin doğaüstü evreninden çeşitli şeytanlar/tanrılar anılır. Bunlar ve daha fazlası vampir mitinin oluşumuna değişen oranlarda katkı sağlamış olsalar bile, günümüz kurgusal vampirinin “folklorik vampir” de denilen esas kökeni; Balkanlar, Ege kıyıları ve Adalar, Trakya, Orta Avrupa’nın bazı bölümleri ve Karadeniz çevresindeki halk inanışlarında sıkça rastlanan doğaüstü varlıklardı. İstisnai itikatlara rastlanmakla beraber, vampir-benzeri addedilen bu grup, tanrılar, şeytanlar ya da canavarlardan değil, çeşitli nedenlerle mezarlarını terk ederek yaşayanlar dünyasına geri dönen, en yakınlarından başlayarak yerel topluluklarda terör estiren, ilahi yasaya (ölüme) lanetli bir yöntemle meydan okuyan sıradan cesetlerden müteşekkildi.

Altını çizmek gerekir ki, kurgusal vampirin kökenleri tek bir halk inanışına, tarihsel olay ya da figüre, dinî itikat ya da etnik grup özeline dayanmaz. Zaman içinde folklorik figürden edebî karaktere dönüşürken kazandığı özellikler çok çeşitli halk inanışlarından, pagan dönem kültlerinden ve -en önemlisi- insanların hayal güçlerinden beslenmiştir. Neticesinde, folklorik vampir fenomeni kapsamında değerlendirilen varlıkların birden fazla tanımı, farklı dillerde onlarca adı ve bazıları birbirleriyle uyuşmayan nitelikleri vardı.

Bulgaristan Sozopol bölgesinde bulunan bir vampir mezarı, National Museum of History, Sofia. Balkan mezarlıklarının sinsi avcılarını -şöhreti zamanı gelince tüm dünyaya yayılmak üzere- Batı Avrupa kamuoyuna sansasyonel biçimde tanıtan ilk popüler-vampir-salgını, yaygın ifadeyle “18. Yüzyıl Avrupa Vampir Çılgınlığı (ya da Histerisi)” diye adlandırılan süreçti. Çılgınlığın temelinde Doğu ve Orta Avrupa’dan gelen haberlerle beslenen bir medya spekülasyonu yatıyordu. Çoğu araştırmacının hemfikir olduğu üzere, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu otoritelerini gecenin çocuklarıyla karşı karşıya getiren ortamı hazırlayan gelişme, 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması’ydı. Balkanlar ve Orta Avrupa’nın önemli bölümlerinin geçici olarak Osmanlı egemenliğinden çıkıp Habsburg kontrolüne girişi, bölgede yaşayan halkların asırlardır takip ettiği ilgili halk inanışlarını da yeni yöneticilerinin sorunu hâline getirmişti. 1720’lerin ilk yıllarında askerî ekiplerin sansasyona mahal vermeden hallettikleri vampir salgınları, gerekli editoryal dokunuşlarla 1730’larda yazılı basının gündemine yerleşti.

Viyana halkı vampir sözcüğünü ilk kez 1725 yılında, dokuz kişinin vampir Petar Blagojeviç (ö. 1725) tarafından öldürüldüğü hadise üzerine hazırlanan resmî raporda duymuştu, fakat ayrıntıları iyi belgelenmeyen bu olay fazla dikkat çekmedi. Çılgınlığın tetikleyicisi, kuşkusuz Arnavut Pavle (ö. 1726) vakası oldu. 1731 yılında Morava’nın Medveda kasabasında 13 kişinin şüpheli bir salgın sonucu vefatı üzerine Viyana yönetimi, salgın hastalık uzmanı askerî tabip Dr. Glaser’i bölgeye gönderdi. Raporunda salgın hastalık izine rastlamadığını ancak korkuya kapılan halkı yatıştırmak için vampirleri imha izni istediğini belirten doktor, kendini mezarlarda bozulmadan durduklarına müşahede ettiği cesetlerin gizemine kaptırmıştı. Ardından ekibiyle bölgeye sevk edilen Dr. Flückinger, beş yıl önce yaşanan Arnavut Pavle olayının detayları, yerel halkın batıl inanışları ve cesetlerin mezar içindeki ayrıntılı durumları dâhil birçok bilinmeyeni aydınlatan geniş kapsamlı ikinci bir rapor hazırladı. Ayrılmadan önce de yerel halkın talep ettiği vampir imha ritüellerinin gerçekleştirilmesine müsaade etti. Dehşetengiz detaylar içeren resmî belgelerin kamuoyuyla buluşmasıysa, ilk gönderilen uzman Dr. Glaser’in, raporunu ve izlenimlerini kendisi de doktor olan babasıyla paylaşması sonucu oldu. Baba Dr. Glaser elde ettiği “içeriden” bilgileri haftalık yayın yapan bir tıp dergisiyle -oğlunun birinci el şahitliği ve devletteki saygın mevkiini de vurgulayarak- Doğu’da henüz dermanı bulunamamış, ölülerin mezarlarından çıkıp kan emmelerine neden olan gizemli bir salgın hastalık olduğu yönünde ifadelerle paylaştı.[1] Ve kıyamet koptu...

Voltaire’in aktarımına göre, çılgınlığın başlamasından 1735 senesine kadar Avrupa’da hiçbir konu vampirlerden daha fazla konuşulmamıştı. Bazı hanedan üyelerini de içeren geniş kitleler vampirin estirdiği korkunun pençesindeydi; akademi ise uzmanlık alanlarının izin verdiği ölçülerde mantıki açıklamalarla olayları aydınlatmanın derdindeydi. Batı kiliselerinin din âlimleri bir taraftan Rum Ortodoks otoriteleri topa tutarken, bir taraftan da sansasyon sonrası açıklama bekleyen meraklı kitlelere yönelik dinen caiz -ayrıca rasyonel- argümanlar üretmeye çalışıyorlardı. Tüm tarafların işi ciddiye almaları ve mantık sınırlarını aşmamaları zaruriydi, sonuçta, saraydan gönderilen son derece güvenilir bilim insanlarının raporlarında “cesetlerin mezarlarında bozulmadan ve içleri kan dolu hâlde bulundukları” yazıyordu.

1740’lardan itibaren folklorik vampirlere yaklaşımlar biraz daha sertleşti. Artık merak unsurundan ziyade, Avrupa’nın doğusundaki Hristiyanların nasıl bu kadar yanlış inançlara sahip olabildikleri tartışılıyordu. Dönemin en saygın din âlimlerinden Fransız rahip Agustine Calmet, vampir sorununu etraflıca ele aldığı pek meşhur kitabının yoğun ilgi gören birinci baskısını 1746’da, Avrupa’nın her yerinden gelen okur mektuplarıyla genişletilmiş ikinci baskısını da 1751’de yayımladı.[2] Açıklamalar yapılmış, Batı biliminin Doğu hurafesine üstünlüğü tekrar ve tekrar kanıtlanmış, korku içindeki kitleler nispeten sakinleşmişti. Ve vampir efsanesi bu sefer sadece Avrupa’yı değil, tüm dünyayı ele geçirmek üzere tekrar dirilmeden önce kısa bir süreliğine rutubetli mezarına geri döndü.

Eski defterler

Genellikle, Batı Avrupa’nın vampir farkındalığı 18’inci yüzyılın ikinci çeyreğinde ortaya çıkan bir durum gibi değerlendirilir. Oysa ki mezar firarileri, 16’ncı yüzyılda başlayan Katolik Karşı-Reform sürecinden beri özellikle okumuş çevrelerde biliniyordu. “Vampir çılgınlığı öncesi” ve “vampir çılgınlığı sonrası” bahsedilen doğaüstü varlıklara dair anlatılar/söylemler, muhtelif açılardan devamlılıklar ve farklılıklar arz eder. Söz konusu farklılıklardan bilhassa iki tanesi, dönemler arasındaki bağlantıları görmeyi zorlaştırabilmektedir. Bunlardan ilki doğaüstü varlığın ismiyle, ikincisiyse yaptıklarıyla ilgili.

Sırpça kökenli “vampir” sözcüğünün ifade ettiği folklorik korku karakteri geniş bir coğrafyada upir, vrykolakas, hortlak, tenacz, cudlak, strigoi, obur, cadı, nosferatu gibi farklı adlarla biliniyordu, ne var ki Batı dillerine 18’inci yüzyılda yaptığı başarılı girişten sonra “vampir”, diğerlerini kapsayan bir şemsiye terime dönüştü. Benzer şekilde, çoğu olayda görülmeyen kan içme unsuru da gerek 18’inci yüzyıl anlatılarına sonradan eklenerek gerekse 19’uncu yüzyıldaki edebiyat yorumlarında fazlasıyla öne çıkarılarak folklorik vampirin değişmez niteliği konumuna getirildi. Modern kurgusal vampirlerin aksine, folklorik vampirler her vakada insanlara saldırmazlar, besi hayvanlarına zarar vererek veya eşyaların yerini değiştirerek de ahaliye huzursuzluk verebilirler; insan öldürdükleri durumlarda ise en sık izledikleri metot kan emmek değil, uyku esnasında boğmaktır.

Katolik Karşı-Reform (1545-1648) sürecinde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan Rum Ortodoks Hristiyanlar üzerinde yürütülen misyonerlik çalışmaları, aynı zamanda folklorik vampirler hakkındaki ilk yazılı kayıtların ortaya çıkmasına neden olmuştu. Unutulmamalıdır ki, bu erken dönem folklorik vampir kayıtları, temelde “Roma ve Konstantinopolis’i Katolik çatısı altında birleştirmeye yönelik” misyoner faaliyetin ürünleriydi. Bilinçsizce pagan gelenekleri takip ettikleri öne sürülen doğu Hristiyanlarını doğru yola döndürmek, misyonun bir parçasıydı. Rum Ortodoks Kilisesi’nin Hristiyanlığa sızmasına göz yumduğu iddia edilen pagan inançlarının en sakıncalılarından birisi de folklorik vampirdi. Velhâsıl, sıklıkla hakaret seviyesine ulaşan itikadî suçlamalar aslında güçlü politik motivasyonlarla yüklüydü; dolayısıyla Rum halk inanışları ile ilgili bu dönemde dile getirilen keskin iddiaların gerçekte yaşanan durumları abartma eğilimde olabilecekleri göz ardı edilmemelidir.

Kadim Rum Ortodoks Kilisesi kanun derlemelerinden çeviriler yapan, kendisi de Sakız Adası doğumlu sonradan Katolik olmuş bir Rum olan Vatikan Kütüphanesi baş sorumlusu Leo Allatios’un 1645 tarihli eseri, vampirler hakkında yazılan ilk derli toplu çalışma kabul edilir.[3] Bunun yanında misyoner Cizvit rahip François Richard’ın Santorini Adası notları ve Osmanlı ülkesine bilimsel araştırma yapmak amacıyla gönderilen Fransız botanikçi ve seyyah Tournefort’un Mikonos Adası’nda şahit olduğu folklorik vampir hadisesi,[4] kendilerinden sonra gelen vampir incelemelerinin hemen hepsinde yer bulmuşlardır. Vampir Çılgınlığı metinlerinin, önceki bölümde bahsedilen askerî tabip raporlarıyla beraber, bu öncül çalışmalar üzerinde yükseldiğini söylemek yanlış olmaz.  

Ne var ki, bu kısmın başında belirttiğim nedenlerden dolayı, sözü geçen hiçbir erken dönem eserde vampir terimine ya da kan emme olgusuna rastlanmaz. Bu dönemin popüler ölümsüzü sonrasında “Yunan vampiri” de denilecek vrykolakas; anlatıların odağındaki topluluk etnik Slavlar değil, etnik Yunanlar; olayların geçtiği coğrafya ise Balkanlar değil, Ege bölgesidir. Çeşitli halk inanışlarını birbirleriyle ilişkili “folklorik vampirler” grubu hâline getiren ve onlara tepki gösterilmesinin asıl nedeni olan unsur ise mezardan çıkarmak, bedene kazık çakmak, kafa kesmek ve ceset yakmayı içeren vampir durdurma/imha metotlarıdır. Söz konusu yöntemler çok az değişiklikle 21’inci yüzyıl anlatılarına da taşınmışlardır.

Aydınlanamamış ötekinin yargılanması

Rönesans’tan Aydınlanma Çağı’na giden süreçte, Avrupa’nın öz tahayyülleriyle paralel olarak merkez-çevre dengeleri de değişmekteydi. Sanat ve ticaretin beşiği kadim İtalyan şehirleri, prestijlerini Paris, Londra, Amsterdam gibi yeni merkezlere kaptırmıştı. Bununla birlikte, medeniyetten uzaklığı, dinde pagan etkilerini, korku ve geriliği Orta Çağ boyunca temsil eden, barbar akınlarının kaynağı Kuzey Avrupa merkeze yaklaşırken, istenmeyen “öteki” bayrağını Doğu Avrupa’ya devrediyordu.[5] “18. Yüzyıl Avrupa Vampir Çılgınlığı” da söz konusu sosyal-politik iklime oldukça uygun bir deneyimdi.

On sekizinci yüzyıl sansasyonlarında, 17’nci yüzyıl Karşı-Reform Katolik Kilisesi’nin söylemiyle devamlılık arz eden belirleyici unsur, “Doğu’nun cehaleti” vurgusuydu; köylülerin dizginlenemeyen hurafeleri, asırlardır Türk boyunduruğundaki Rum Ortodoks Kilisesi’nin içten içe çürümesi ve daha da kötüsü, halkı aydınlatması beklenen otoritenin vampir inanışını manipüle ederek kendi çıkarı için kullanabilmesi hep bu cehaletin eseriydi. Katolik itikadında açıkça ermişlik belirtisi sayılan “mezarda bozulmadan durmak” bu korkunç hurafede lanet alameti kabul ediliyor, diğer yanda, vahşice parçalanan ve yakılan Hristiyan cesetleri mahşer günü dirilme şanslarını yitiriyordu. On sekizinci yüzyılda öne çıkan kan içme unsuruyla da âdeta komünyon ayiniyle dalga geçiliyordu. Hristiyan öğretisi cehalet içinde ayaklar altına alınmıştı. Aydınlanma figürleriyle muhabbeti ve akademik faaliyete düşkünlüğüyle bilinen hümanist Papa XIV. Benedikt (p.1740-1758) en yetkili ağızdan, bizzat Rum Ortodoks Kilisesi’nin çıkar amacıyla bu yanlış inancı yaydığını öne sürmüş, köylülerin vampir görülerini de “delilik, beyin hasarı, fazla oruç tutmak veya uykusuzluğa bağlı halüsinasyonlar” gibi nedenlerle açıklamıştı.[6]

Doğu Avrupa tahayyüllerine damga vuran “dinî konularda bilinçsizlik” iddiası belli bir devamlılık izlenimi yaratmasına rağmen, Aydınlanma döneminde cehaletin kaynağı ve niteliği üzerine düşüncelerde yeni yönelimlerin kuvvetlendiği fark edilebilir. Düşün alanındaki tartışmalarda din dışı aktörler bilimsel gelişmenin etkisiyle güç kazanırken, otoritelerin hurafe olarak değerlendirilen inanışlara karşı tepkileri de sertleşir. Vampir Çılgınlığı ve onu takip eden süreçte tek hedef gerçek dinden saçma inançları temizlemek olmamış, bunun yanına saçma inanışların ortaya çıkışında dinin etkisinin ne olduğunu sorgulamak da eklenmiştir.

Mesela, kadim pagan mirasının (özellikle Eski Yunan) vampir söylencesinin kökeni tartışmaları üzerindeki etkisi, söz konusu değişimin ilginç bir göstergesidir. On yedinci yüzyılda Karşı-Reform Katolik Kilisesi’nin önderliğinde baskın olan teori, folklorik vampirin Hristiyanlıkla ilgisi olmayan bir pagan inancı olduğu yönündeydi. Oysa ki Aydınlanma’nın ve deizmin sembol düşünürlerinden Voltaire, cehalet ürünü olarak değerlendirdiği bu inanışın elbette Büyük İskender, Aristo, Eflatun, Epikür ve Demostenes’i barındıran kıymetli pagan Yunan’la ilgili olmadığının altını çiziyor, folklorik vampiri Hristiyan Yunan’a özgü bir hurafe olarak tanıtıyordu. Keza 1819’da yayımlanan ilk vampir romanının önsözünde John Polidori de vampir inanışının Hristiyanlığın ortaya çıkışıyla Yunan’a bulaşan, öncesinde daha ziyade Araplar arasında gözlemlenen bir batıl inanç olduğunu tebliğ ediyordu. İnanışın kökeninin Arap halk kültürü olduğunu öne süren bu tür iddialar, folklorik vampiri gūl inanışıyla ilişkilendirir.

Bir yıldız doğuyor

Vampirin 18’inci yüzyıldaki tanınırlığı günümüze dek kesintisiz olarak devam etmedi. Hatta 1764’te yayımlanan Felsefe Ansiklopedisi’nin vampir maddesinde, bir zamanlar Avrupa’yı karıştırmış bu hayalî varlıkların bir sürü saygın ismin ilgisini ve zamanını harcadıktan sonra çoktan tarihin karanlık sayfalarına karıştığı yazıyordu. Hâlbuki vampir kendine halk inanışı, medya figürü ve akademik ilgi odağı rollerinden sonra yepyeni bir mecra bulacak ve gerçek anlamda ölümsüzleşecekti; söz konusu alan vampir edebiyatıydı. Bu janrın ilk eserleri, vampir sansasyonunun etkisiyle yazılan 18’inci yüzyıl şiirlerinde verildi. Erken dönem ürünlerin çoğu vampir temasına yan öge olarak değiniyordu ve bu çalışmalarda hâlâ köy vampiri niteliklerini muhafaza eden figürün, kurgusal kimliği henüz belirginleşmemişti.  

Günümüz vampir anlatılarının vazgeçilmezleri olan “insanlık” ve “cinsellik” gibi unsurların ortaya ilk kez 19’uncu yüzyılda çıktıkları göz önünde bulundurulduğunda, bu asırda üretilen işlerin fenomenin biçimlenişindeki belirleyici rolleri daha rahat anlaşılabilir. Değişimin mimarlarından birisi kuşkusuz Lord Byron’dır. İngiliz şairin janra ilk faydası, 19’uncu yüzyılın en ünlü folklorik vampir temalı şiirlerinden birisi sayılan Gâvur, Bir Türk Masalından Bir Kısım’ı (1813) yazmasıydı. Ama asıl katkısı, ilk vampir temalı kısa roman olan John Polidori imzalı The Vampyr’in (1819) ortaya çıkış sürecinde oldu. Lord Byron’ın eski özel doktoru ve eski yakın arkadaşı Polidori, eserinde Lord Byron’ın tamamlanmamış bir öyküsünden esinlenmiş, ayrıyeten, romanın kötü karakteri sinsi vampir Lord Ruthven karakterini yazarken kötü şöhretli eski dostundan doğrudan ilham almıştı.[7] Genç yazarın vampir janrına armağan ettiği karanlık Lord Byron parodisi Lord Ruthven, artık Kont Dracula ile bütünleşen ve bir klasik sayılan “aristokratik vampir” tipinin gotik edebiyattaki ilk örneğidir.

Camilla için çizilmiş bir illüstrasyon, 1872Aristokrat kimliği kazanmasına rağmen henüz cinselliğinin üstü örtülü olan ve insanî özelliklerden yoksun bulunan vampir, 19’uncu yüzyılın ilk bölümünde hâlâ bir nevi ölü canavardı. Kan emicilerin iç gıcıklayıcı seksüel varoluşlarını öne çıkartan en erken ve sansasyonel örneklerden biri Sheridan Le Fanu’nun 1872 tarihli kısa romanı Carmilla’dır. Öyküde vampir Kontes Carmilla sinsi bir oyun tezgâhlayıp Orta Avrupa’da ikâmet eden İngiliz baba-kızın mütevazı malikânelerine tanrı misafirliği bahanesiyle yerleşiyor; kendi hâlindeki iyi huylu genç kıza musallat oluyordu. Aristokrat görünümlü dişi vampir, şeker perisi tadındaki munis kurbanının yaşam enerjisini iştahla yudumlarken, arkadaşlık kisvesi altında genç kızla homoerotik temaslar kurmaktan da kendini almıyordu.

Kanlı Kontes Carmilla vampir fantezisine yeni boyutlar katarken, vampirin “insanlaşma” serüveninde önemli bir basamak, uzun süre önce Varney the Vampire ile atlanmıştı. Birleşik Krallık’ta 1845 yılında yayımlanmaya başlayan 232 bölümlük, gotik korku türündeki kısa öykü serisi, kendisinden sonra yazılan eserlerde -Carmilla ve Dracula dâhil- tesadüf edilen bir sürü vampir standardının ilk ortaya çıktığı mecraydı. Bu yeniliklerin en önemlilerinden biri -tam olarak günümüzdeki hâliyle olmasa da- vampirlik durumlarından mustarip, vicdan azabına gark olmuş, kader mahkûmu “insan” vampir karakterinin ilk alametlerinin görülmesidir.

Yirminci yüzyılla birlikte ölümsüzler, bilhassa Dracula uyarlamalarıyla, beyazperdeyi de fethetti. Önce telif sorunları nedeniyle Dracula adını kullanamayan kısmi Dracula uyarlaması Nosferatu (1922), ardından adıyla sanıyla, anlı şanlı Dracula uyarlaması Dracula (1931), Batılı vakur hanımefendilerin damarlarında akan kıymetli kanın peşinden koşan, soylu gibi görünen ama aslında sinsi ve ahlaksız olan Doğulu erkek tipini milyonların görsel hafızasına nakşetti. Bu bahiste, kurgusal vampir fenomeninin evriminde mühim yer tutan, baş vampir karakterinde Kont Dracula ve Kontes Carmilla’yı bir bünyede harmanlayan Kontes Zaleska’nın görüldüğü, 1931 yapımı Dracula’nın devam filmi Drakula’nın Kızı’nı (1936) biraz teferruatlı irdelemek isabetli olacaktır.

Vampir mezarı olduğu iddia edilen bir mezarın etrafında bir grup vampir avcısı, 1893Eserin adından da anlaşılacağı üzere, kanlı Kontes Zaleska, ilk filmin sonunda kalbine yediği kazıkla saf dışı bırakılan Kont’un küçük kızıdır. Ancak babasının aksine, vampirlik müessesiyle sorunları vardır. Karakterli burnu ve sert yüz hatları, kâh büyüleyen kâh kederlendiren esrarlı gözleri, iri kemikli bedeni ve ölü beyazı teniyle dikkat çeken Kontes’in genelgeçer güzellik ölçütlerine uyduğu söylenemez. Daha filmin başında, babasının lanetli bedenini yakarak hareketlerini istem dışı yönlendiren karanlık içgüdüsünden kurtulmaya çalışır, ancak bu eski usul lanet kırma girişimi sonuçsuz kalır. Bunun üzerine, Drakula’nın kızı modern tıbba yönelerek uzman bir psikiyatrı kendisini iyileştirmesi için alıkoymaya karar verir. Filmin büyük bölümünde Kontes Zaleska “duygusuz canavar” tipinden oldukça uzak, âdeta kaderin oyunlarıyla baş etmeye gücü yetmeyen bir trajedi kahramanıdır. İşlemediği bir suç yüzünden lanetlenmiştir ve durmaksızın mücadele ettiği bu laneti bir türlü kıramadığı için suç işlemeye devam etmektedir. Dişi vampirin asıl ilginç özelliğiyse, aynı babası gibi, beyaz tenli genç kadınlara düşkünlüğüdür.

Filmin en sansasyonel sahnesi şöyle gelişir: Vampir Kontes’in at hırsızı görünümlü insan uşağı, köprünün korkuluklarında mahzun bakışlarla uzaklara dalmış, evsiz ve oldukça güzel bir hanımın yanına yanaşır; ona soğukta aç biilaç dolaşmak yerine bir sanatçı olan efendisinin atölyesinde modellik yapmayı teklif eder. Başına geleceklerden habersiz mekâna gelen saf kurban, Kontes’in şuh bakışlarında bir tekinsizlik olduğunu başta anlayamaz. Tecrübesiz model, çok da bir kapatıcılığı olmayan paravanın gerisinde bluzunu çıkarıverir. Karanlık içgüdüsüyle baş etmeye çalışmasına rağmen, baştan beri göz markajını kesemeyen kanlı Kontes, çamaşırının askılarını da indirince iyice karşı konulmaz hâle gelen avına doğru ilerlemeye başlar. Evsiz kadın, garip bakışlardan rahatsız olup ortamdan gitmek istediğini bildirdiğinde ise artık çok geçtir. Üstüne üstüne gelen vampirin korkusuyla çığlığı basıveren genç kadınla kararan sahne, kurbanın sedyeyle araca bindirilirken göründüğü bir planla değişir. Tahmin edilebileceği üzere, sansür kurullarına takılmamak için sahnenin her karesine, hem çekim hem de kurgu esnasında özel ihtimam gösterilmiştir. Neticede, Drakula’nın Kızı büyük bir yapım şirketinden çıkan ve güçlü cinsel güdülere sahip lezbiyen vampir karakterini sinema perdesinde geniş kitlelerle buluşturan ilk yapım olma unvanını elde eder.   

Drakula’nın Kızı, janrın sınırlarını zorlayarak kendisinden sonra gelen onlarca vampir temsiline ilham verdi. Bunların en etkililerinden biri -aynı zamanda 21’inci yüzyıl vampir prototipinin ana hatlarını çizen anlatı- filmden aldığı ilhamı açıkça belirten yazar Anne Rice’ın Vampir Günlükleri (1976-1988) üçlemesiydi. Serinin sonsuz gençlik ve güzellikle lanetlenmiş, varoluşsal krizlerle boğuşan, hüzünlü kahramanları, şüphe yok ki folklorik mezar firarileriyle ayrı dünyaların vampirleriydi. Güzelliğe âşık, sanatçı ruhlu, dinsiz ve narsistik X kuşağı vampirleri, sinema perdesinde ve televizyon ekranında kendilerine geniş yer bularak vampir tarihinde geri dönüşü olmayan bir sayfa açtılar.

Son olarak, neredeyse sevgi dolu ve yufka yürekli karakter özelliklerine sahip, gerçekten “insan” gibi bir başka vampir figürü daha -Anne Rice marjinal romanlarını yazmazdan evvel- televizyon ekranında ortaya çıkmıştı. Arkası-yarın türündeki Karanlık Gölgeler dizisi yayın hayatına 1966 yılında başlayıp 1971’e kadar devam etti. Serideki birçok doğaüstü varlık temsili arasında önce geçici karakterlerden biri olarak düşünülen vampir Barnabas Collins, izleyicinin yoğun ilgisi sonucu projenin başrolüne yükseldi. Böylece, güçlü hissiyatı ve doğaüstü hiddetiyle öne çıkan kurgusal vampir, aşk, ihtiras ve entrikanın harman olduğu arkası-yarın dünyasında da kendisine yer bulmuş oldu.

***

Kurgusal vampir mitine kaynaklık eden folklorik vampirlerin kökenleri kadim çağlara dayansa da dünyanın onlardan haberdar olmasını sağlayan gelişmenin Balkan kırsalında filizlenen “18. Yüzyıl Avrupa Vampir Çılgınlığı” olduğu aşikârdır. Global popüler kültür ikonu vampir, takriben 19’uncu yüzyılda bağımsızlığını ilan etmiş, aristokrat kisvesi altında her yeni anlatıda kişisel tarihini baştan yazarak köy kökenini ustalıkla gizlemiştir. Asırlardır muhtelif kültürel etkilerin, sosyal-politik iklimlerin ve tecimsel kaygıların yönlendirmesiyle şekillenen vampir fenomeni, uzun yolculuğunda kitlesel histerilere sebebiyet veren mutlak kötülük timsalinden sıyrılıp karizmatik, romantik ve hatta sempatik kurgu karakterine dönüşmüştür. Nihayet ölümsüz kan emicilerin görünüm ve davranış olarak tamamen insanlaştığı özgür dünyamızda; her türlü edebî gereksinim, zevk ve yönelime uygun vampir anlatısı mevcuttur. Daha yolun başından toplumsal ve ilahi kurallara başkaldıran, ölüp de dirilmenin ustası hâline gelen vampirler, küçük büyük sansasyonlarla yaşayanlar dünyasına kendilerini hatırlatmaya, büyülemeye, hayran bırakmaya ve korkutmaya devam etmektedirler. 

Kaynakça
Burial, and Death: Folklore and Reality, Paul Barber, New Haven: Yale University Press, 1988.
“The Frightening Borderlands of Enlightenment: The Vampire Problem.” Peter J. Bräunlein, Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences 43, no. 3 (2012): s. 710–19.
The Phantom World: The Philosophy of Spirits, Apparitions, Augustine Londra: Richard Bentley Calmet, New Burlington Street, 1850.
Relation de ce qui s’est passé de plus remarquable à Sant-Erini, isle de l’Archipel. Richard François, Paris, 1657.
On the Beliefs of the Greeks: Leo Allatios and Popular Orthodoxy, Karen Hartnup, Leiden; Boston: Brill, 2004.
“From Nosferatu to Von Carstein: Shifts in the Portrayal of Vampires.” A. Asbjørn Jøn, Australian Folklore: A Yearly Journal of Folklore Studies, no.       16, (Ocak 2001): s. 97-106.
“The Aetiology of Vampires and Revenants: Theological Debate and Popular Belief.” David Keyworth, JORH Journal of Religious History 34, no. 2 (2010): s. 158–73.
“Decline of Witches and Rise of Vampires in 18th Century Habsburg Monarchy.” Gábor Klaniczay, Ethnologia Europaea, (1987): s. 165–80.
“The Name of the Vampire: Some Reflections on Current Linguistic Theories on the Etymology of the Word Vampire.” Peter Mario Kreuter, Vampires: Myths and Metaphors of Enduring Evil, edited by Peter Day. Amsterdam: Rodopi, 2006. s. 57-65.
Carmilla, Sheridan Le Fanu, Çeviri: Zeynep Bilge, İstanbul: Can Yayınları, 2011.
McConnell Stott, Andrew. The Poet and the Vampyre: The Curse of Byron and the Birth of Literature’s Greatest Monsters. Pegasusbooks, 2014
Morley, John. The works of Voltaire, A contemporary version (New York: E.R.      DuMont, 1901) A critique and Biography by John Morley, notes by Tobias                    Smolett,  John Morley, Çevii: William F. Fleming. Cilt VII “Philoshopical Dictionary Part V” (1764).
The Darkling: A Treatise on Slavic Vampirism. Jan L. Perkowski, Columbus, Ohio: Slavica Publishers, 1989.
The Vampyr; a Tale.  John William Polidori, Londra, 1819.
Dracula, Bram Stoker, Çeviri: Zeynep Bilge, İstanbul: Can Yayınları, 2003.
Tournefort Seyahatnamesi haz. Stefanos Yerasimos,             Joseph Pitton de Tournefort, Çeviri: Ali Berktay & Teoman Tunçdoğan, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2013.
“Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları”, Mehmet Berk Yaltırık, Tarih Okulu Dergisi, Yıl: 6, Sayı: XVI (Aralık, 2013), s.187-232.
[1] “The Frightening Borderlands of Enlightenment: The Vampire Problem,” Peter J. Bräunein, Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences 43, sayı 3, 2012, s. 712-714.
[2] Orijinal Fransızca adı: Dissertations sur les apparitions, des anges, des démons et des esprits, et sur les revenants et vampires de Hongrie, de Bohême, de Moravie et de Silésie.
[3] Orijinal Latince adı: De Graecorum hodie quorundam opinationibus.
[4] Türkçe çevirisi için bkz. Tournefort Seyahatnamesi, (haz.) Stefanos Yerasimos, çev. Ali Berktay ve Teoman Tunçdoğan, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2013.
[5] Inventing Eastern Europe: The Map of Civilization on the Mind of the Enlightenment, Larry Wolff, Stanford, Kaliforniya, Stanford University Press, 1994, s. 5.
[6] Haynes, Renee, Philosopher King: The Humanist Pope Benedict XIV, Londra, Weidenfeld&Nicholson, 1970, s. 109.
[7] Söz konusu romanın ortaya çıkış öyküsüne değinen bir film için bkz. Gothic, yön. Ken Russell; Birleşik Krallık: Virgin Films, 1986.