"Diller, inançlar, kimlikler neden bir devlet için korku nedeni olsun ki?"

Adnan Gerger, Ses ve Sus romanını anlattı: Kendi varlığını, ötekinin kimliğini yok etme üzerine kurulu ve muktedir olmaya buna koşullanmış devlet, 'ses'e karşı her zaman tetikte kalmış. 'Ses'i her zaman yok edilecek düşman olarak bellemiş.


@e-posta
Söyleşi, 01 Kasım 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Adnan Gerger şair, yazar ve gazeteci. Gazetecilik hayatı boyunca 50’den fazla ödüle layık görülüyor. Çocukluğundan bu yana edebiyata düşkün, her daim yazıyor. 1990 yılının en çok okunan öykü kitabı olan Firar Öyküleri'nin yazarı. 2010 yılında yayımlanan Faili Meçhul Öfke romanıyla, Yunus Nadi Armağı’nın almış. Tanısanız çok seveceğiniz bir ağabey bir dost aynı zamanda. Dört yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı Ses ve Sus sayesinde yan yana gelme şansımız oldu kendisiyle. Hem bu çağın kaybolmuşluğundan, aranan benliklerden, yasaklanan dillerden konuştuk. Hem de gazeteciliğin, edebiyatın hal-i pür mealinden bahsettik.

2010 yılında ilk romanınız Faili Meçhul Öfke ile Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldınız.  Sonraki dört yılda iki roman daha yayınladınız. Ancak dördüncü romanınız Ses ve Sus'u yayınlamak için dört yıl beklediniz. Bu bekleyiş sizin tercihiniz miydi?

Her zaman söylediğim ve inandığım şey, yazı bir macera değil, bir disiplindir. En yalın tanımıyla edebiyat, estetik dilin zihinsel ve bedensel özverinin eylemsel halidir ve ancak emekle somutlaşmış ifadesidir. Çünkü edebiyat, dilin sınırsız kullanma alanı ve bu nedenle durmadan kendini yenileyen durmadan hayatı yeniden yorumlayan bir organizma. Arkasından koşmazsanız gözden yitirebilirsiniz. Ben fakülte yıllarından hatta lise yıllarından itibaren edebiyatı idealize eden ve yaşamsal amaç edinen birisiyim. 45 yıllık bir geçmişten söz ediyorum burada. Yani edebiyata adanmış bir ömürden… Romanlarımın yazma sürecine gelince… Art arda yayınlanan romanlarımın en az yirmi yıllık bir geçmişi vardı. Yıllar öncesinden karalama yapıp da köşede boynu bükük şekilde şu anda beni bekleyen iki romanım daha var.  Evet, Ses ve Sus'un yayınlanma süreci diğerlerine göre,  biraz uzun sürdü. Aslında şöyle düşünmek gerek. Dört yıl bir roman için uzun bir süre de değil ama Ses ve Sus bu süre içerisinde de yazılmış değil. Doğrusu, Ses ve Sus‘un  24 -20 artı 4-  yılda yazılan bir roman olarak düşünmemiz gerekiyor.

Ses ve Sus, Adnan Gerger, Karakarga YayınlarıSes ve Sus bir yasın romanı gibi. Kaybedilen bir insanın yasından daha çok kaybedilen bir vatana, toprağa tutulan yas. Size bunu yazdıran yaşadığımız bu çağ mıdır?

Ses ve Sus romanı, ‘vatan’ olgusunun toprağın perspektif boğuntuya dönüşmesini estetik dille anlatma çabasıdır. Vatan nedir, sorusuna yanıt vermektir. Bir coğrafya düşünün üzerinden asırlar boyunca kaç uygarlık kanla, vahşetle ve birbirini yok ederek gelmiş geçmiş… Her dönüşümde yok edilen uygarlıktan döküntüler mevcudiyetlerini korumuş.  Giderek toprak kozmopolit bir alana dönüşüyor, egemen olanın ilanıyla kendine vatan oluyor. Peki, gerçekte o zaman bu toprak kimin vatanıdır? Bu soruyu tüm içtenliğinizle sorduğunuzda ve yanıt verdiğinizde yas kaçınılmaz oluyor. Aslında yas, burada vatanın vatan olarak yaratılması, Arkhimedes’in dayanak noktası gibi ideolojik aygıt olarak ele alınan toprak algılamasına yüklenen anlamdan başka bir şey değildir. Ses ve Sus da metinler, zaten ta yüzyıllar öncesinden günümüze kadar vatan olgusuyla yaratılan insan tipolojisinin benzeştirilmesine dair göndermedir. Bu romanı yazdıran evet bu çağdır, ama geçmişten günümüze uzanan bu çağdır. Toprağın ve vatanın mitolojik olarak ele alınması da bu yasın gerçek ve sürekli halinin her çağda tekrarıdır.

Bütün romanı biz Leyla’nın aklının içindeki başka bir sesten okuyoruz. Bir kadın her şeyi anlatıyor ve sessizliğe bürünüyor. Bütün bunları neden bir kadının aklının içinden okumamızı istediniz?

Bu okuma istememi bilinçli bir şekilde yaptım. Bu bilinçli tercihimin nedenini anlatayım. Şimdi romanda mitolojik öğeler kullandım. Yaşadığımız bu coğrafyada ya da dünyanın başka bir yerinde yaşanan insan acılarının karakteristik özellikleri var. Ben o acıları dar bir alana sıkıştırmak istemedim. Ben Mezopotamya toprağında büyüdüm. İnsana çocukluğunda etki yapan olaylar ileriki yaşlarda daha belirgin oluyor. Nasıl bir acı çektiğinizi belki çocukken anlamıyorsunuz ama ileride onu içselleştirdiğinizde bir korku tünelinin içinden geçtiğinizi fark ediyorsunuz. Madem edebiyata meyilim var o zaman bu acıları edebiyatla anlatmam gerektiğine inandım. Tekillik toplumsal bir derdin paylaşımı da beraberinde getirir. Benim yaşadığım, tanıklık ettiğim acılar, etrafımda gördüğüm insanların acıları karşısında bunun nasıl bir acı olduğunu anlatmayı dert edindim. Bir belge kalmasını istedim. Bir Adı Cehennem romanımda Dersim’deki katliamı anlattım. Çok ciddi belgesel çalışmalar yaptım. O döneme ait tutanaklar, hayatta kalan insanların tanıklıkları, ifadeler... Bütün bunları topladıktan sonra edebi bir metne dönüştürme gayretinde bulundum. Aslında edebiyatta evrim sürecim yaşamsal kaygılardan ortaya çıktı. Faili Meçhul Öfke, Bir Adı Cehennem, Ses ve Sus bir üçleme olarak algılanabilir. Şimdi Ses ve Sus’da suskun Leyla’nın aklından geçenleri okunmasını istedim. Çünkü onun suskunluğu bir eylem halidir. Etkin bir haldir. Bütün romanlarımın kahramanları kadındır, aynı kadın. Yüzsüz Hayat da ise başka bir kadın… Çünkü yaşadığım, anlatmaya çalıştığım coğrafyada kadının acısı çok daha farklı ve çok daha direngen. Ve kadınların gerçekten bu direngen hali beni çok etkiliyor. Kadının toplumdaki yeri o doğurganlığı ve yaşamı paylaşma azmi erkeklere göre çok daha geniş bir perspektif. Bir erkekten çok daha yaşamda yer edinmeye çalışan, yer edinen, tuttuğunu kopartan, acılara göğüs gerebilen kadın... Benim için kadın direnen ve acı çeken ama bu acısını asla kendi yaşamında suistimal etmeyen ve ayakta durmaya çalışan demek. Ben bu kadınların hikâyelerini dile getirmek istedim. Bunu dile getirirken aykırı direnç noktalarını bulmaya çalıştım. Kadını yazmaya çalışmak edebiyat anlamında da çok daha geniş bir perspektif sunuyor. Hemen eleştiriyorlar, bir erkek olarak bir kadını nasıl yazabilirsin, diye… Elbette kadını yaşamdaki yerini anlatmak amacım, sadece. Ben yaşamı anlatırken yaşamın eşittir bir kadın olduğuna inandığım için hep kadınlardan üzerinden romanlarımı dile getirmenin, yazmanın çok daha doğru olduğuna inandım.

Romanda Leyla’nın aklının içerisinde konuşan ses hem toprağın hem bir erkeğin sesi. Babasının sesi. Ama ses kendisini toprak olarak da tanımlıyor. Çünkü baba topraktır. Bu ses Leyla’yı sessizliğe de sürüklüyor.

Çok doğru babasının sesi. Ancak babanın sesi aynı zaman da toprağın sesi… Kızlar için baba bir yurttur. Kesinlikle öyle. Leyla’nın içindeki ses bu anlamda bir erkek sesi ama o erkek sesi Leyla’yı çok daha üst boyuta taşıyor. Leyla sessizliği direnme alanı olarak seçiyor. Konuşarak değil, susarak kendisine çözüm arıyor, direnme alanları yaratıyor. Bu ötekinin romanı. Geçmişte yaşanan olayların normal hayattaki etkileşimini görüyorsunuz. Şu anda dünyanın bir yerlerinde aynı acıları başka insanlar da yaşıyor. Bir ülkede yaşıyorsunuz o ülkenin size ait olmadığını hissettiriyorlar. Bu ülkenin vatandaşı olup olmamanız önemli değil burada öteki olarak sistemi sorguluyorsanız, toprak üzerindeki kutsal değerler size karşı bir baskı aracı kullanılıyorsa o zaman ‘zaman’ menfuru kalkıyor ortadan. Öteki ya da karşı duruşa sahip olduğunuzda benzer acıları başka türlü yaşatıyorlar size. İnsanın acıları ortak. Vatan dediğiniz yer neresi bilemiyorsunuz. Kim belirliyor bunu. Eğer burayı vatan olarak kabul ediyorsanız benim değerlerim üzerinden kabul edeceksiniz deniliyor. Irkçı olacaksınız, aşırı milliyetçi olacaksınız, başka insanları kötüleyeceksiniz... Bu coğrafyadan kaç uygarlık geçip gitti, bir düşünün. Gelip geçerken o uygarlıklardan miraslar kalıyor. Şu andaki egemen düşünce o mirasları da baskı ve şiddetle yok ederek sizi hiçleştirmeye çalışıyor. Aslında Leyla’nın susması bu yüzden. Durmadan acılar çekiliyor, bu coğrafyada yaşayan insanlar geçmişten bugüne durmadan egemen olan güçle, devletle karşı karşıya geliniyor. Leyla bunu biliyor ve giderek yalnızlaşıyor çünkü anlıyor ki onu da yok etmek istiyorlar. Buna etnik ve ırksal kaygıyla değil bir insan olarak karşı geliyor. Susmanın aslında kendi kimliğine sahip çıkmak olduğunu anlıyor. Aidiyet duygusunu yitirmeye başladığı an yalnızlaşıyor. Aidiyet duygusunun bu topraklar üzerinde çok daha farklı şekillendiğini görüyor. Siz bu topraklarda yaşıyoruz, bu toprakların size ait olduğunu biliyorsunuz ama sizin bu aidiyet duygunuzu zorla yok ediyorlar. Toprak bile acı çekiyor.

İnsanlar toprakla olan ilişkilerini bozdukları için mi bu kadar kötüleştiler? Yoksa içlerindeki kötülüğü artık toprak kabul etmediği için insanları kendinden uzaklaştırdı?

Toprağı bir yaşam alanı, üzerinde yeni yaşamlar oluşan bir alan olarak değil de iktidar aracı olarak gören insan, içindeki kötülüğü ve yetersizliği de ortaya çıkaran insandır. Ne zaman ki insan, varlığını toprağa aşkın erk bir şekilde bakarak sürdürebileceğine inandı, işte o zaman toprakla kendi arasına hiyerarşi koydu. Bu hiyerarşiyi kötülükle sağlamaya çalışan insanın toprağın zaman içerisinde onu yutacağına bir türlü inanmadı. Oysaki bu diyalektik bir akıştı ve alnına yazılmış kaderi yaşar gibi toprağın kendisini kusmasına seyirci kalacaktı. Tarihin her döneminde bu durum yaşanan bir durumdur.

Zulmün her anında olan bir coğrafyada yaşıyoruz. Pek çoğu üç maymunu oynuyor. Görmüyor, duymuyor, dinlemiyor. Romanda insanların bu kadar kötülükle yaşamaya alıştığı durumu anlatabilmeyi nasıl aştınız?

Yaşadığımız dünyayı ve coğrafyanın hakkını vererek tanımladınız. Bir yandan zulmün, vahşetin ve ilkelliğin kol gezdiği coğrafya var, diğer yandan bunu yaşayıp da yaşamıyormuş gibi kayıtsız gibi insanlar var. Bu çelişkiyi kalıcı ortaya koymanın en iyi yolu ne politik söylemler ne de siyasi itiraz… İnsanın edebiyata dair bir derdinin olması… Bu romanda insanların işlenmiş kötülüklere karşı kayıtsızlığını, taşlaşmış hallerini dile getirmek için metinlerarası geçişlerde özellikle sözcük arayışı, bir gergefin işlenişi gibiydi. Anlatacağım konu zaten başka dili ve metni kaldıramazdı, yani romanın kendisi de okurun etkilenmesi gerektiğine dair beni zorladı. Romanda ele alınan tema dünyanın herhangi yerinde ve halen yaşandığı ve yaşanacağı için mitolojik çerçeve çizdim, buradaki mit aslında evrensel gerçekliğe göndermedir. Dil ve kurgularımda anlatılarımın çok katmanlı olması da bu yüzdendir. Karakterlerin sıradan konuşmaları bile anlamlıdır. Okur edebi hazzı, çok kolay okuyacağı cümlelerin içinde gizlenen anlamlarının olduğunu görünce keşfedecek. İyi okur, anlamlara uzaktaki ve uzun süredir görmediği sevdiği bir insanla kavuşur gibi kavuştuğunda kitabın içindeki şifreleri farkında olmadan çözecek.

Romanınızda Leyla ve Serpil yakın arkadaşlar. Kurgu coğrafyalardan geliyorlar, kurgu bir dili konuşuyorlar. Bir arayışın içindeler. Kayıpları dile geliyor, akıllarının içinde konuşuyor. Herkes kendi meseleni anlatıyor. Birbirlerini dinliyorlar, anlıyorlar. Leyla büyük bir yükün altında, Serpil ona yardımcı olmaya çalışıyor. Bugün artık pek çoğumuz buraya kendini ait hissetmezken, elimizde bir tek arkadaşlık, dostluk mu kaldı? Kimse anlatmıyor, kimse dinlemiyor gibi geliyor bana daha çok. Sizce insanlar neyi kaybettiler ve farkında değiller?

Romanda ilk mesel olan Melik’in meseli, Seneca’nın ‘hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir’ sözüyle başlar. Melik, bir insandır ama aynı zamanda o coğrafyanın seslerinden biridir. Toprak çektiği acıları dile getiremezse insana anlatır, çünkü insandır onun yerine acı çeken. Toprak bilir ki, tüm meseller kendi üzerinden kurulu. Biz şimdiye kadar romanlarda hep insanın toprağa seslenişini duyduk. İnsan toprağa seslenir,  toprak susardı. Toprak kendisine hâkim olanın boyunduruğu haline gelirdi, hep. Öyle bilirdik. Öyledir de. Ancak öyle bir an gelir ki toprak da cinnet geçirir… İşte bu kez “Ses ve Sus”da toprağın o cinnet hali o anı vardır ve insanların insanca duygularını hatırlaması için varlığını hissettirir.  Bu kez toprak insana seslenir, insan susar. Roller değişmiştir. Toprak bilinmeyen hikâyesini seslendiğinde insan onun acısını tek başına göğüsler mi? İşte burada artık unutulan, yaşanmayan dostluk kavramı tüm anlamlarıyla devreye girer.  Serpil ile Leyla bize arkadaşlığın ne demek olduğunu hatırlatır. İnsanlar, insanlığını değil insanca yaşama güdülerini kaybetti. Bir insanı insan yapan değerlerini, yani dostluğu,  arkadaşlığı, sevgiyi, aşkı, merhameti, vicdanı ve dayanışma ruhunu kaybetti. Küçük çıkarlar uğruna kimliğini de unutan insan özce her şeyini kaybetti, kaybetti de farkında değiller. Belki farkındalar da farkında değilmiş gibi davranıyorlar. En azından bizler, bir yazar olarak bir okur olarak insan olmaya umursamayan insanların varlığının farkında olmalıyız ama…

Sur Civan’ın, Özgür’ün, Serpil’in, Leyla’nın hayatlarında da korku var. Korku bugün her yerde her koşulda var çünkü her anımızda şiddet var. Bir devlet geçmişten bugüne kendi milletini neden korkunun içine hapseder? Burada asıl soru devletin millet olarak ilan ettiği tebaasıyla arasındaki anlam ve ilişkinin varlığı. Devletin tebaası kendi milleti midir ya da olmak zorunda mıdır? Değildir ama devlet vatan olarak tesis kurduğu topraklar üzerinde yaşayan her tebaasını tek bir millet olarak kabul etmek ister, buna dayatır. Devlet idaresinin sosyolojisi olarak karşımıza çıkan bu yaklaşımının temelinde korku vardır. Yani devletin kendisinin korkusu… Varlığını sürdürme korkusu. Bu korkusunu millet kavramıyla yenmeye çalışırken kendi aygıtlarıyla insanlar üzerinde baskı kurarak ve şiddet kurarak bunu pekiştirmeye çalışır. Roman’da ana karakterler olarak karşımıza çıkan Sur Civan, Özgür, Serpil ve Leyla’nın hayatlarındaki korku da işte bu korkudur.  Özellikle devletin kendinden emin olmadığı ya da kafasında yarattığı yok olma algısı nedeniyle kendisine biat etmeyenleri ötekileştirmesi bu korkunun şiddete dönüşmesi kaçınılmazdır. Bunu öylesine içselleştirir ki korku ve şiddet sarmalını hayatın her alanında yaşanmasını ister. Devlet kendisini de tebaasını da bu korkunun içine bu nedenle hapseder.

Adnan GergerYine Sur Civan, Özgür, Serpil, Leyla kimliklerini bilmeyen ama arayan karakterler.Aileleri onları korumak adına susmuşlar. Ama aramaktan vazgeçmemişler. İçlerinde korku da olsa bir şekilde aramaya devam ediyorlar. Sırlarıyla ölen insanların dillerini çözmeye çalışıyorlar. Peki, bugün kimlik ne demek? İnsanların dilleri, inançları bir devlet için korku nedeni? İnsan hatırlamaktan ve unutmaktan ibaret olsa da unutmanın aslında namümkün olduğunu biliyoruz. İnsan dediğimiz şey evrende ne, devletler tarafından ne olarak görülüyor?

Az önce anlatmaya çalıştığım da tam bu işte. Diller, inançlar, kimlikler neden bir devlet için korku nedeni olsun ki? Birey olarak düşündüğünde buna anlam veremiyorsun. Bu coğrafyaya bakıyorsunuz, yüzyıl öncesinden ne yaşanmışsa şimdi de onu yaşıyorsunuz aslında. Yani ceberut anlayışın hadi moda deyimle söyleyelim post-modern bir şekilde devam ettiğini bizatihi yaşamsal olarak görüyorsunuz, hissediyorsunuz. Bu nedenle kendi varlığını, ötekinin kimliğini yok etme üzerine kurulu ve muktedir olmaya buna koşullanmış devlet, 'ses’e karşı her zaman tetikte kalmış. 'Ses’i her zaman yok edilecek düşman olarak bellemiş. Bu korkunun varlığıyla sus, kalıtımsal olarak bir sır olarak kuşaklar boyu aktarılmış. Bu aktarmada toprak, tüm vicdanıyla aracı olmuş. Bağrına bastığı insanların sırlarıyla donanan toprak korkunun duvarını aşarak varlığını sürdürmüş, devletin gücü tek toprağa yetmemiş. Çünkü devlet bilir ki toprağı yok ederse kendisi de yok olur. Bugün kimlik yine devlet tarafından kendi varlığını korumak için hamasi nutuklarla ve içi geçmiş ideolojilerle pohpohladığı bir kavram. Hayatı ve kendisini sorgulayan ve varlığını sürdürmek isteyen insanlar için de kimlik, yeni yaşam üretimlerinde kullanılan bir kavram… Yani biri yok etmeye diğeri var etmeye anlamlandırdığı şey… İşte çelişki yumağının düğümlendiği nokta. Devlet insanı unutmaya sürüklerken bireyin kendisi de her zaman hatırlamaya doğru koşar: unutanın kalbi kurusun.

Leyla hukuk okuyan bir gazeteci. Bugünün gazetelerine baktıkça içi cız ediyor. Haber müdürünün, sevdiği adamın, bebeğinin öldürüldüğünü görmüş ama yaşamaya devam etmeye çalışıyor. Bütün bu yaşadığını acıdan kurtulmak için mi bu kadar geçmişe sığınıyor? Bugünü yaşamak ona ağır mı geliyor?

Evet, acıyı toprak üzerinde anlatılmalı ki, insanlığın ortak paydası çoğalsın. Acılar milliyet üzerinden yapıldığında ayrışıyor, diğer insanın anlamasını bazen zorlaştırıyor. Leyla da kendimi nasıl ifade edebilirim diye düşününce de susmayı tercih ediyor. Susmak, konuşmanın ta kendisi aslında. Arayış Leyla’nın ta kendisi. Leyla karşısındaki insanların ne aradıklarını biliyor ama o arayışın bütün sırrının şifresinin kendisinde olduğunu da hissediyor. Onları anlatarak aynı acıyı çekmelerinden de çekiniyor. Sevdiğiniz bir insana zarar gelmesini istemezsiniz... En toplumsal vahşet dönemlerinde edebiyat ve sanatın çaresiz kaldığı en önemli an belki ölümün ta kendisi, insanın yok edildiği andır. Öldürülen ve yok edilen için anlatılanlar yerine ulaşan anlatılar değildir. Burada dil eksik kalır. Dil eksik kaldığında susarak geçmişe sığınmak acıdan kurtulmak için değildir, Leyla’nın yapmak istediği… Bugün çekilen acılara direnmek için ona itiraz edebilme yöntemlerini geliştirmesidir, mücadele alanlarını yaratma girişimidir. Bugün çektirilen acıların kaynağına imkânsız ulaşmalarını sağlayacak engelleri aşmanın aciz imkânsızlıklarını yok etmektir, geçmişe sığınmak. Leyla, kendine en radikal şeklinde yenidünyalar yaratmanın peşindedir. Çünkü onun konuştuğu dil, geçmişin susun, suskunluğun sesidir. Leyla, nasıl susabilirdi ki?

Beni en çok etkileyen cümlelerinden biri; “Ne de olsa sonunda topraktım ben... Yeryüzünün en laneti... Ben vatan... Elhamdülillah... Zalimlikten ötesi olmayan... Sonun- da, sınırları olan toprakta insan dediğin daş ya da taş... Vatandaş, yurttaş, sınırdaş, ırktaş, dindaş... Hepsi bu…” Toprakla kurulan hikâye varlıkla kurulan ilişki aynı zamanda. Bu bizim çok büyük bir derdimiz. Hepimiz bir yer arıyoruz. Hepimiz bir yurtsuzluğa şu anda tahammül ediyoruz. Sürekli geçmişle hesaplaşıyoruz, peki bugün ne zaman yazılacak üzerinden yine seksen sene geçtikten sonra mı bugünü edebiyat olarak okuyabileceğiniz?

Yazmaya beni iten noktalardan biri de bu, geçmişten bugüne gelenleri ben de anlatabilir miyim diye düşünmem. Şu anda anlatmayı düşledim ve denedim... Bunu yüksek sesle bile konuşamıyoruz. Dile getiremiyoruz. Bizim toprakla olan ilişkimiz şu an çok havada asılı duruyor. Toprağı bizim için bağlı olduğumuz, üzerinde yaşamlar üretebildiğimiz alan olarak algılıyoruz. Şu anda vatan dediğiniz şey mutlak kan dökmeniz gereken, uğrunda savaşmak gereken bir yer olarak niye algılanıyor ki? Bunu anlayamıyorum. Bütün dünyadaki kayma bu. Burada insanın önce bireyselleştirilmesi yalnızlaştırılması, daha sonra onu istediği gibi kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirme amacı var. Vatan, millet, bayrak dediğimizde akan sular duruyor. Temel hakları, bütün değerleri yok ediyor, düşünemiyorsunuz. Bu aynı zamanda tam günümüzdeki ilkel hedonist çağrışımlar da yaptırıyor.

Röportajıma hep tartışılagelen ama günümüzde daha çok dillendirilen bir soruyla devam etmek istiyorum. Edebiyatın varoluş sorunları var mıdır? Bu soruma kendi edebiyatınızı da katarak yanıt verebilir misiniz? Örneğin iyi edebiyat yapılmadığına dair eleştirilere katılıyor musunuz? Katılıyorsanız bu eleştirilere hangi pencereden bakıyorsunuz?

Günümüzde edebiyatın varoluş sorunlarının bu kadar yoğun bir şekilde gündemde kalmasının gerekçesi zaten, iyi edebiyata dair kaygılar. İyi edebiyatın altını kırmızı kalemle çizerken hep ‘etik umut’ sözcüğünü kırmızı mürekkep olarak kabul görülmesinden yanayım. Çünkü benim edebiyat inancım ‘dil’ ve ‘edebi duruş’ tan oluşan iki ana gövdeden oluşur. Edebiyatın varoluş sorununa karşı varlıksal anlamda ancak bu inançla karşı konulacağına inanıyorum. Özce, günümüz edebiyatının konuşmanın yolu en iyi şekilde tasarlanmış ontoloji ve üst kurgudan oluşan harcıyla edebiyattaki inşasına yeniden başlamaktan geçiyor. Antonio Negri, Foucault’dan Deleuze’e kadar herkesin bize tarihin iplerinden yola çıkarak sanatın anlamlandırmasını yeniden inşa etmeyi öğrettiğini söylüyorsa etik umut vardır ve gerçekleşmesi etkinliğe dönüşmesi için bir engel yoktur.  Gerçekte, yine Negri’nin deyişiyle etik umut zihnin bir kaprisi değildir, bir silahtır, bir şiddet jestidir, varlığı sıkı sıkı kavrayan coşkun bir arzudur. Ben bunu söylerken ana gövdelerden birisi olan ‘dil’ sorunun ne dilin yapısalcı eleştiri kuramı üzerinden biçimlendirilmesini kastediyorum ne de yapısalcılıktan yapı-sökümcülüğe bulgulamanın azlığın reddini savunuyorum. Edebi duruş sorunu ise ‘çözümsüz belirlenimcilik olarak dayatılan olmazsa olmaz çok satar- piyasa ilişkisi ve fetişistleştirilmiş bir yazgı haline getirilen ‘bizim yazar’ egemen mantığının nitelikli dayatmasında kilitli kalıyor. Dil ve edebi duruşa dair altını çizdiğim bu varlıksal durumu şimdiki haliyle top yekûn reddedildiğinde tartışmanın anlamına eklemlilik kazandırılır. Geçici edebi hazcılıktan ve endüstriyel yaklaşımlardan uzak durulmalı. Benim edebiyat anlayışımın temel prensibi bu. Kaygım elbette benim dışımdadır ve sizin de dediğiniz gibi sorun burada iyi edebiyata bakış açısı değil tekil iyi edebiyatın ele alınış biçimidir. Peki, her şey için çok geç mi? Hayır. Bakın benim bu yeni çıkan Ses ve Sus romanımdaki metinlerin yapısalcı eleştiri kuramını bir eleştirel yüzleştirme gibi temel kaygı olarak benimsemem zaten bu kaygıyı taşıdığı içindir. Ses ve Sus’daki metinlerin ta yaratım sürecinde bilinçli bir şekilde değerler silsilesinin yeni olanakları gözeterek yazmam bu kaygımı karşı çıktığı gibi zenginleştirdi de… Şüphesiz bu çelişki yazar ve yayınevi arasındadır. Okuyucunun da buna dâhil olması gerekir. Zaten işin içine okuyucu girmese bu sorun İstanbul trafiğinde olduğu gibi korna sesleri havada asılı kalır.

Adnan Gerger, Adalet Çavdar

Gazetecilikte, edebiyata nasıl bir evriminiz oldu?

Edebiyat benim için bir tutku. Gençliğimden bu yana kendimi bir edebiyat insanı olarak idealize etmiştim, bir yaşam biçimiydi. Gazeteciliğe de aslında bir edebiyatçı olabilir miyim diye başlamıştım. Tabi gazeteciliğe başladığımda fakültede okuyordum. Gazeteciliğin edebiyatı körelttiğini de söyleyebilirim. Çünkü o dönem gazetecilik koşuşturmalı ve yazı dili konusunda sorunlu, mekanik bir üslup kullanılıyor. Gazeteciliğin getirdiği avantaj şu oldu insan tanımamı sağladı, birebir insan hikâyelerinin içerisinde kendimi bulmamı ve onlara tanıklık etmemi. Ben estetik, edebi dili kaybetmemek için çok okudum, çok çalıştım. İnsan hikâyeleriyle karşılaşınca bana başka bir dünyanın kapıları aralandı. Ben bütün bunları nasıl edebiyata dökebilirim diye düşünmeye başladım. Edebiyat dilin olanaklarıyla yeni yaşamlar kurabilen bir alan. Önce kuramları, kavramları öğrenmek istedim. Ders çalışır gibi çalıştım. İlk romanımdan önce yayımlanan bir öykü kitabım var sonrasındaysa Faili Meçhul Öfke romanım ile Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığımda çok şaşırdım. Yarışmaya yayınevim benden habersiz göndermişti. Sürpriz oldu ve çok sevindim. Çünkü o romanım bu ülkenin geçmişten bu yana yaşadıklarının bugüne bir izdüşümü. 12 Eylül’ü anlatan ilk romanlardan biridir. Fakat itiraf etmeliyim ki eleştirmenler romanın kurgusunu başarılı bulsalar bile beni tatmin eden çok üst düzey edebi estetik bir dile sahip değildi. Gerçi şu anda piyasada olan ve hakkında edebiyata dair övgüler düzülen bir çok kitaptan daha iyiydi ama dediğim gibi beni sonradan tatmin etmedi. Çünkü insan okudukça sürekli kendini aşmak istiyor. Bir insan öyküsü sadece tek bir insanı değil kocaman bir bütünü anlatıyor. Metinlerarası ilişkinin, üst metinlerin daha belirgin olmasını istemiştim. Ses ve Sus romanımda bunun için gerçekten çalıştım.

Peki, siz elliye yakın ödül almış çok başarılı bir gazetecisiniz. Bugün elinize bir gazete aldığınızda ne hissediyorsunuz. Ne zamandan beri bu mesleğin ahlakı bu kadar aşağılara indi, dönemeci neydi? Ve bunun değişeceğine dair bir umudunuz var mı? Gazetelerin yazdıkları ya da tv kanallarının ana haber bültenleri alternatif medyaya erişimi olmayan insanların yaşamlarını nasıl etkiliyor?

Ben gazetecilik yapmaya çalışan bir iki gazete dışında gazete almamaya çalışıyorum. Haberleri sosyal medyadan takip etmeye çalışıyorum. Çünkü artık gazeteciliğin bittiğini yok edildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında gazetecilik anlayışında bozulma 12 Eylül’le birlikte başladı. Holding sahipleri medyaya sahip olmaya başlayınca medyanın niteliği ve anlayışı müthiş erozyona uğradı. O dönemde artık genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları iş takip eden kişiler olarak anılmaya başlandı. Ama yine de son yirmi yıla kadar gazetecilik etik ve kuralları işliyordu, çünkü çürüme haber yapan kadrolara inemiyordu. Çünkü medyanın medya olabilmesi için bu insanlara ihtiyaç vardı. Kavga, gürültü bir şekilde gazetecilik yapılıyordu. Dediğim gibi son yirmi yılda artık, medya organlarında muhabirlik, yazarlık kimliklerine bambaşka bir elbise giydirildi. Önce medya organları sahipleri ve yöneticileri bir daha el değiştirdi. İş adamıydılar ama bunlar siyasi iktidarla direk ilişkisini gizlemeyen kişilerdi. Medya sahipleri iktidarın her yaptığını öven, hiç sorgulamayan, muhalefeti görmezden gelen, halkın haber alma hakkını hiçe sayan anlayış sahip kişilerden oluştu. Sonra sıra haber yapan muhabir ve yazarlara geldi. geldi. Onları işten çıkardılar, onların yerine memur ataması yapılıyormuş gibi sözüm ona gazeteci atadılar. Ve bu ülkede “Yandaş Medya” diye tanımlanan bir medyanın doğmasına neden oldular. Medya organlarında eskiden  ‘gazeteci’ olarak bilinen birkaç kişi kaldı ama onlar da ‘gazetecilik’ sıfatlarından uzaklaşarak üç beş kuruş için boyun eğmeyi kabul eden, her denileni yapan ve yazan kişiler haline dönüştü. Evet, çok sayıda ödül aldım, bu ülkede gündemler oluşturdum. Ve gazetecilik mesleğiyle uğraşan sivil toplum kuruluşlarının dışında verilen ödülleri de etiksel olarak kabul etmedim. Bu ödül aldığım haberlerin hepsi, toplumsal sorunlarına işaret eden haberlerdi. Şimdi ödüller veriliyor ama ödül alan habere bakıyorsunuz, inanamıyorsunuz. Haber değil, birilerine sanki övgü yazısı. Çünkü habercilik kavramının o kadar içi boşaltıldı ki… Halkın haber almasını sağlamaya çalışmak, toplumda ve toplumun işleyişindeki eksiklikleri, yanlışlıkları ve haksızlıkları dile getirmek gazeteciliktir. Şimdi böyle yapanlar muhalif olarak algılanıyor. Çünkü mantıkları gazetecilik değil, kendilerini bir tarafmış gibi hissetmeleri. Ne yazık ki alternatif medyaya erişimi olmayan insanların yaşamı baştanbaşa etkileniyor. Dediğim gibi medya artık medya olarak değil bir algılama aracı olarak kullanılıyor.