Polisiye edebiyatın ölümcül klişeleri

“Yeni, ilginç ve heyecan verici" olmak adına, kalıpları kırmak mutlaka başarıyı getirmeyebilir, bir süre sonra eskilerin yerini yeni klişeler alır...


@e-posta
Dosya, 06 Nisan 11:05
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Karanlık ve fırtınalı bir geceydi”, tüm zamanların en sık kullanılan roman açılış cümlelerinin belki de başında gelir. Bu tür klişeler edebî eser okuyucularında mide bulantısına neden olurken, abartılmadığı sürece editörler ve polisiye sevenler tarafından pek umursanmaz, çünkü türün en çok tutulan formüllerini içerir. Eleştirmen Stefano Tani, “Ciddi polisiye yazarları dedektif romanını iyileştirmeye bile çalışmaz, daha ziyade yorgun geleneksel romana uygulanacak yeni anlatı tekniklerini ortaya çıkarmak için eski kalıpları bir hurda yuvası olarak kullanırlar. Dedektif romanı klişeleri, artık çalıştırılamayan eski bir arabanın yedek parçalarına benzemektedir, ancak parça olarak satılırlarsa, değerli olabilirler” der.

Suç edebiyatı, kendi içinde birkaç ayrı türe ayrılır ve her birinin kendine has basmakalıp formülleri bulunur. Bu türlerden en popüler olanları, kısaca cozy olarak adlandırılan İngiliz kır köşkü polisiyeleri ve hard-boiled denilen Amerikan sıkı-hafiye romanlarıdır.

İngiliz polisiyeleri

Savaş döneminde üretilen İngiliz dedektif romanı, sıklıkla taklit edilen klişe bileşenlerine kolaylıkla indirgenebilir. Kırsal bölgelerdeki cinayetlere rağmen bozulmayan huzurlu atmosfer en önemli öğelerden biridir. Yağmurlu havalarda, koca taş evlerde köyün papazı veya saygıdeğer yaşlı kadınların konuk olduğu ikindi çayları, rahat ve sıcak publarda ise fıçı biralar içilir. Kraliyet skandalları veya derbi yarışları her iki mekânda da ortak sohbet konularını oluşturur. Amerikan polisiyelerinden farklı olarak, siyaset veya toplumsal değişim bu klasik polisiyelerde rol almaz, işsizlik ve İrlanda’dan ise hiç bahsedilmez. Okuyucular için kanlı ölümler, katilin kim olduğunun bulunması için sorulan birer bulmacadan ibarettir. Agatha Christie’nin ölümünden bu yana konular tekdüzeşelerek biraz rutinleşir. Maktuller ya orta yaşlı dedikoducu kadınlar ya da işgüzar emekli subaylardan oluşur fakat bazı okuyucular rutini daha rahatlatıcı bulur.

Agatha Christieİngiltere’nin ilk süperstarı Sherlock Holmes, ultra-çekici bir özel dedektif olmasına karşın, kendisinden sonra, çoğunlukla polis müfettişleri başrolde görülür. Bunlar sorumluluk duygusu gelişmiş, aile değerlerine bağlı, sağlam fakat silik tiplerdir. Hikâyelere denge ve renk getirenler ise yetenekli amatör dedektiflerdir. Bu amatörler, 1920'den başlayarak Agatha Christie'nin Hercule Poirot'sunun önderliğinde sahneyi 1960'lara kadar oldukça iyi yönetti. Ev partisi, tiyatro ve kampüs cinayetlerini çözdüler. Zekice sorularından sonra şüpheliye suçunu itiraf etmekten başka şans bırakmayanlar hep onlardı.

İngilizler, her tarafı sıkıca kapatılmış odalarda büyükannelerini (Leydi Pamela) öldüren tuhaf insanlardır. Kütüphane adı verilen, tek odalı evlerde hep birlikte yaşarlar ve arada dışarı çıkıp, on üçüncü delikte ceset bulmak için biraz golf oynarlar. Her şeyin bir gün içerisinde olup bittiği değişik bir takvimleri vardır ve hemen hepsinin geçmişinde vicdanlarını yaralayan bir sır yatar.

Leydi Pamela, göründüğü gibi değildir. En sevdiği rol olan cesedi oynadığında bile üstünde her türlü kuşkunun toplandığı kişi yalnızca odur. Ta ki XXXI. bölümde, uşağın kayıp veliaht veya mücevher hırsızı ya da Avustralya’dan yeni dönmüş bir dolandırıcı olduğu ortaya çıkana dek. Zaten bonesinin kapatamadığı kırlaşmış saçlarıyla güven veren, sessiz ve sadık evin hizmetçisi de Sir Roger’ın gayrimeşru kızıdır.

Cinayetin ardından tüm aile üyelerinin toplandığı salonda, avukatın kurbanın vasiyetini okumasının hemen ardından dedektif, aile üyeleri ve misafirleri sorgulamaya başlar. İngiliz kır köşklerine giden ziyaretçiler, dün akşam oynanan briç oyununun üçüncü elinde veya sabaha karşı beşte, silah sesi duyulduğu esnada nerede olduğunu söyleyemeyen utangaç kişilerden oluşur. Ve hikâye böyle böyle devam eder.

Amerikan polisiyeleri

20’li ve 30’lu yıllar ABD’de, Büyük Buhran, içki yasağı ve gangsterlerin damga vurduğu çalkantılı bir dönemdi. Tam o günlerde gerçek Amerikan polisiye edebiyatı doğdu ve başlangıçtan itibaren Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı.

Kaliforniya’da çıkan ‘maço adam’ dedektif romanları kendine özgü bir formdadır ve ana karakterleri Amerikan kovboylarının bir uzantısı olarak kabul edilebilir. Tipik olarak bu karakterler, eşi ve dostu bulunmayan –ve buna pek ihtiyaç da duymayan, gerçek bir işte tutunamamış, meteliğe kurşun atmalarına rağmen kendine güveni her daim tam özel hafiyelerdir.

Hafiyemizin şehrin yoksul kesimlerinde bulunan ofisinde, çekmecesindeki burbondan bir kadeh alıp almamak üzerine olan iç hesaplaşması potensiyel bir müşterinin kapıda belirmesi ile sekteye uğrar. Eğer gelen, iç gıcıklayıcı parfümüyle bir kadınsa, bu durum kahramanımız için belanın gelmekte olduğuna delalettir.

Müşteri genelde kayıp bir yakınının bulunmasını ister, bu çoğunlukla kötü kişilerin kucağına düşmüş genç bir kızdır. Bu kötüler, 1940'larda kumarbazlar; 1950'lerde caz ve gece kulübü patronları; 1960'lı yıllarda hippiler; 1970'lerde politik aktivistler, 1980'lerde ise dinî tarikat liderlerinden oluşurdu. Dedektif her ne kadar kendi kapasitesinin çok aşağısında olan bu isteğe burun kıvırsa da maddi sıkıntısı müşteriyi geri çevirmesini engeller.

Aslında iş kolaydır ve yaklaşık yetmişinci sayfa dolaylarında kayıp kişi bulunur. Fakat bu arada, özel dedektifimizin soruşturma sırasında konuştuğu, bir bacağını trafik kazasında kaybetmiş, köşedeki gazete satıcısı gibi masum kişilerden biri cinayete kurban gider. 70. ve 100. sayfalar arasında dedektifin işine son verilir ama o yine de sorularına yanıt bulana dek olayın peşini bırakmayacaktır. Sonraki yüz sayfa boyunca oradan oraya dolaşıp birçok insanla konuşur ve her geçtiği yerde ardından cesetler belirir. En nihayetinde, esrarın son derece derin ve karanlık, genelde seks ile alakalı bir aile sırrı olduğunu keşfeder ve şapkasını başına takıp yoluna gider.

Çoğunlukla klişelişmiş kalıplarla yazılan bu tür sıkı delikanlı dedektif romanı türü düşkünleri, her yeni kitapta istediklerinin bulacaklarını bilmenin verdiği rahatlığı taşırlar. Büyük Dörtlü, Dashiell Hammett, Raymond Chandler, Ross Macdonald ve Mickey Spillane tüm zamanların en büyük hard-boiled polisiye yazarlarındandır.

Bu arada, karşı kıyılarında Doğu dedektif romanı aynı anda gelişmektedir. Bu romanlar Batı'ya hiç benzemeksizin, ilhamını İngiltere'ye ve Conan Doyle, G. K. Chesterton, Agatha Christie ve Dorothy L. Sayers gibi İngiliz yazarlara borçludur. Dedektifler genelde amatör olmalarına karşın Ellery Queen gibi polislerle yakın ilişki içinde olanlarına da rastlanır. Bazıları, S.S. Van Dine'ın Philo Vance benzeri gösterişli, yakışıklı erkeklerdir; diğerleri, örneğin Rex Stout'un Nero Wolfe'u gibi daha az cazibeli ama müthiş kabiliyetli dedektiflerdir.

John Dickson Carr’ın başını çektiği, yaratıcılık ve zeka gerektiren kilitli oda polisiyelerine biraz da eğlenceli bir salon oyunu gibi bakılabilir. Bu hikayeler, imkansız gibi görünen suçların kimin ve nasıl işlediğinin yanıtı, kitabın sonunda adeta bir sihirbazın numarasını açıklamasına benzer şekilde verilen, birkaç saatlik yanlış yönlendirmelerle dolu, hoş insanlar arasında geçen cinayetlerden oluşur.

50’li yılların başından 70’lere dek, klasik polisiye öğelerinin yoğun olduğu bu polisiyeler, sert dedektif hikayelerinin karşısında düşüşe geçti. Fakat Jane Langton, Charlotte MacLeod, ve Amanda Cross gibi birkaç kadın yazarlarla birlikte klasiklerin de pazarda yeri olduğu görüldü. 80’lerden sonra ise thriller (tirildeten) kategorisinden gerilim romanları piyasanın büyük bölümünü ele geçirdi.

Gerilim romanları

Gerilim türü içinde birçok suçu barındırdığı için olacak geniş okuyucu kitlesine sahiptir. 1903 basımı, Erskine Childers'ın The Riddle of the Sands adlı ilk modern casusluk romanından beri hem konular hem de karakterler çok değişiklikler geçirdi. Bu değişimler karakterlerin fiziksel veya duygusal özelliklerinden çok, zaman ve mekân olarak belirdi. Yoksa kahramanlar cesur ve azimli yakışıklı erkekler ile uzun saç ve bacaklara sahip, gözüpek güzel kadınlar olmaya devam ederken kötüler, kalpleri nefret dolu çirkin yaratıklar olarak baş gösterdiler.

The Big Combo, Yön: Joseph H. Lewis, 1955Daha sonraları John Le Carré'nin Soğuktan Gelen Casus'u ile bir devrim yaşandı ve kahramanlar üstlerinde smokin, ellerinde şampanya kadehleri ve şuh kadınlarla çevrili bir halde partilerde boy gösteren, eğlenceden kalan kısa zaman diliminde ise imkânsızı başaran karton karakterler olmaktan çıktılar. Casusluk romanları, en basit şablonuyla, gizli kimlik altında bir ajanın, karşı taraftan bir ülkenin politik veya askeri sırlarını elde etmeye çalışıp başarması ve yurdunu hain saldırılardan kurtarmasıdır. Kahramanların karşı karşıya kaldığı kötüler klasmanında bir süre Komünist Ruslar ve yenilerde Ortadoğulu veya Araplar göze çarpsa da Naziler birinciliği kimseye bırakmazlar.

Günümüzün en çok tutulan bir diğer gerilim türü, polis prosedürlerinde de sık görülen, esas karakterlerin bir sonraki macerada yer aldığı seri romanlardır. Bunlarda katiller de genelde seridir ve akla hayale gelmedik cinayetler işlerlerken en büyük mazeretleri çocukluklarında yaşadıkları kötü muameledir. Ana tema olarak kanlı ve şiddetli cinayetler üzerinden psikolojik ve toplumsal sorunlar yüzeysel bir biçimde işlenir.

Her ne kadar bu basmakalıp durum ve karakterler aşırı kullanılmaktan bir süre sonra parodileşmeye başlasa da unutulmaması gerekir ki, klişeler çoğu zaman isabet kaydettikleri için benimsenmişlerdir. “Yeni, ilginç ve heyecan verici" olmak adına, kalıpları kırmak mutlaka başarıyı getirmeyebilir, bir süre sonra eskilerin yerini yeni klişeler alır. Kütüphanedeki ceset bugün bir klişe olabilir, ancak 20’lerde gizli geçitlerden, gölgeli kapılardan, terk edilmiş evlerden ve gizli zindanların arasından çıkan birden fazla cesetten sonra taze bir soluktu. Aşağıda polisiye okurlarına son derece tanıdık gelecek klişelerden bazıları bulunuyor.

  • Klasik polisiyelerde, uşaklar hep alınlarında katil damgasıyla yer alır. Aslında gayet efendi ve sakin olan bu kişiler edebiyat tarihinde belki de en çok haksızlığa uğrayan karakterlerdendir. Onlarca katilin cirit attığı Agatha Christie kitaplarında bile sadece bir kez, evet tek bir kere cinayeti işleyen bir uşaktır.

  • Amatör dedektiflerin yanında kesinlikle bir sadık yardımcı bulunmalıdır. Sağkol diye adlandırılsalar bile başlıca işlevleri, esas kahramanın ne kadar parlak bir zeka ve muhakeme gücü olduğunu gözler önüne serecek derecede budalaca çıkarımlarda bulunmaktır.

  • İntihar olduğu düşünülen her ölüm mutlaka cinayettir. Gerçek hayatta, özellikle silahla gerçekleştirilen intiharlar cinayetlere göre daha fazla olsa da kurguda tam tersi cereyan eder. Polisin ölümü, intihar olarak sınıflandırıp dosyayı rafa kaldırmasına rağmen kahramanımız tüm kitap boyunca her şeyi didik didik edip, aslında olayın dahice sahnelenen bir cinayet olduğunu ortaya çıkarır. Bu intihar/ cinayet vakalarının bir başka vazgeçilmezi de kurban solak olduğu için şakağına kurşunu belli açılardan sıkamayacağı olgusudur.

  • Klasik kır köşkü romanlarında dedektif, herkesi bir odaya, tercihen kütüphaneye toplar ve yirmi üç kişinin her birini sırasıyla katil adayı olarak lanse edip en nihayetinde asıl katili ifşa eder.

  • Dedektif hikâyelerinde zehir, özellikle narin ev kadınları tarafından tercih edilen en popüler cinayet işleme yöntemidir.

  • Romanın hemen başında, “Bunun onu son görüşüm olduğunu bilmiyordum” diye dehşet bir açılış yapılır, sonraki beş yüz sayfa boyunca bir şimdiki zaman, bir geçmişe dönülerek okuyucunun kafası karman çorman edilir.

  • İyi bir dedektif, amatör veya polis fark etmez, kesinlikle depresif ve alkolik olmalıdır. Yataktan bile zor kalkacak derecede zayıf enerjilerine karşın her ne hikmetse sokak sokak dolaşıp bin bir türlü muammayı çözecek güçleri her daim mevcuttur. Aynı zamanda bu dedektiflerin başından kötü bir evlilik geçmiştir ve özellikle İskandinav olanlarının mutlaka en az kendileri kadar sorunlu kız evlatları bulunur.

  • Polisler, İngiliz klasiklerinde inanılmaz ölçüde aptallarken Amerikan polisiyelerinde yolsuzluk yapan, rüşvet alan pis karakterlerdir.

  • Çoğu zaman daha fazla kan ve daha az çay içeren bir nevi klasik polisiye diyebileceğimiz seri katil hikayelerinde genellikle ilk pasajda katilin italik yazılmış düşüncelerine yer verilir. Kitap boyunca ara ara katilin rahatsız iç monologlarına geri dönülür.

  • Olay yeri korumaya alınıp hiçbir şeye dokunulmadan adlî tabibin gelmesi beklenir. Otopsi sırasında asıl dedektif gözlerini kaçırırken, henüz işe başlamış acemi olanı daha ilk neşter darbesinde kusmak için lavaboya zor koşar.

  • Kitabın bitmesine bir-iki bölüm kala, esas karakter bagaj veya mahzen gibi kapalı bir yerde mahsur kalır. Okuyucu bu durumdan zerre etkilenmez çünkü bir sonraki macera için el, ayak ve gözleri bağlı olsa dahi kahramanın kurtulması şarttır.

  • Polis eşleri – ekseriyetle kadınlar, hiçbir zaman halden anlamazlar. Adam canı dişine takılı halde, azılı bir caninin peşine düşmüşken, telefon açıp, “annemler yemeğe bekliyor, neredesin sen” diye çıkışabilecek derecede anlayışsız kişilerdir.

  • Pulp diye tabir edilen ucuz romanlar, uzun kirpiklerin çerçevelediği, yataktan henüz kalkmış buğulu bakışlar ve Sunset Bulvarı’ndan daha kıvrımlı hatlara sahip fettan kadınlar üzerine yoğunlaşır. Tehlikeli ve nesli tükenmekte olan bu kadınlar üzerinden, ‘cinsel pervasızlık doğrudan ölüme götürür’ teması işlenir.

  • ABD emniyet teşkilat elemanları birbiriyle sürekli çekişme içerisindedirler. FBI ajanları yerel polis memurlarını küçümseyen ve olayı devralmak için hazırda bekleyen küstah insanlardan oluşur.

  • Cep telefonları hiçbir zaman en çok ihtiyaç duyulduğu anda çalışmaz; ya şarj biter ya da sinyal alamaz, velhasıl bir türlü işe yaramaz.

  • Haksız yere suçlanan sanık, uzun zamandır kayıp ikizinin ortaya çıkmasıyla son anda kurtulur.

  • Savcılığın tek tanığı davadan bir gece önce köpeğiyle yürüyüşe çıkar ve bir daha izine rastlanmaz.

  • Gecenin bir yarısı, dedektifin ayağına takılan, telefon açıp, kendisine olayla ilgili anlatacak çok önemli ve acil bir bilgiye sahip olduğunu ama nedense bunu ancak bir saat sonra ıssız bir yerde buluştuklarında söyleyebileceğini belirten şahidin cesedidir.

  • Dedektif sandalyeye bağlı ve tam öldürülmek üzereyken, katil durduk yere kimsenin bilemeyeceği nedenleri ve yöntemlerini anlatmaya karar verir. Tam bitirdiğinde ise aniden beliren güvenlik güçleri kötü adamın işini bitirir, kahraman kurtulur.

  • Çoksatar gerilim romanlarının en popüler karakterleri, mutlu mesut yaşarlarken geçmişlerindeki bir trajedinin hortlamasıyla tüm dünyaları yıkılan orta sınıfa mensup aile üyeleridir.

  • En fazla kullanılan ve çoğu dedektif ve okuyucuyu yanıltmaya yönelik ipuçları şöyledir: kartvizit; parmak, ruj, çamurlu ayakkabı veya lastik izleri, adres defteri, işaretli takvim, kısa bir not veya mektup; fotoğraf; saç teli; kan ve şarap lekeleri; barut artıkları; makbuzlar; reçete veya ilaç şişeleri; mücadelenin kanıtı cesedin tırnak altındaki deri parçaları; sigara izmariti; kısa mesaj, e-posta, arama geçmişi, telefon kaydı benzeri dijital içerikler; hala sıcak olan kahve; kırık saat; tütün / parfüm kokuları; 1985'ten beri DNA; benzersiz bir kalıba sahip daktilo; şömineden çıkan yarı yanık kağıt parçası; yerde bulunan küçük tabanca; yarısı kırılmış bir makas; aile yadigarı zümrüt broş; doğum izi; fısıltılı telefon konuşmaları.

Sıradaki kurban olmak istemiyorsanız sakın yapmayın!

Bilindiği üzere polisiye yazarları, hikâyelerinde öldürdüklerine karşı pek sempati beslemezler, derinlemesine işlenmiş cinayet kurbanlarına pek rastlanmaz. Zengin dul kadın akşam yemeğinin başlamasına yarım saat kala, kanepenin tam ortasında ölü olarak dikilir ama kimsenin ruhu duymaz; evin sahibi yaşlı adam, pencereler açıkken çalışma odasında bulunan tablonun arkasındaki kasasına gizli belgelerini koyar; gelin namzedi saçlarını yüz kere fırçalamadan önce hep gözlerini kapatır; çaylak hizmetçi her zaman çok konuşur ve ahçı yamağı fırsatını kollayarak kimsenin bakmadığı bir anda artık yemekleri yer.

Double Indemnity,  Yön: Billy Wilder, 1944Kurbanlar tuhaf insanlardır, kendilerinden başka kimseyi düşünmezler. Cinayete kurban gitmenin en başlıca nedenleri arasında para, her ne kadar Dorothy L. Sayers suç kurgusunda romantizme yer olmadığını düşünse de aşk ve intikam gelir. Bazen de insanlar konuyu doldurmak, asıl hedefi şaşırtmak için öylesine öldürülürler (cinai roman yazarlarının acımasız olduğunu belirtmiştik.) Her an bir cinayete kurban gidebilecekler en çok İngiliz köy evlerinde yaşayanlar veya hafta sonu için davet edilenler arasından çıkar. Unutmayın ki çok hoşuna gitmese bile Hercule Poirot da bu tür davetlere sık sık katılmak zorunda kaldı ve her seferinde cesetlerle karşılaştı. Siz de bu cesetlerden biri olmak istemiyorsanız lütfen aşağıdakileri yapmaktan ısrarla kaçınınız.

  • Az önce mirastan mahrum bıraktığınız biriyle tek başınıza yürüyüşe çıkmayın.

  • Yatağın başucuna, görülmeyen bir el tarafından bırakılmış sıcak sütü içmeyin.

  • Kim olduğu bilinmeyen biri tarafından doğum gününüz için gönderilen çikolatadan tatmayın.

  • Telefonda boğuk bir sesle, size önemli bilgiler vereceğini söyleyen esrarengiz yabancıyla buluşmayın.

  • Şirket hisselerini satmayı reddettiğiniz ortağınızın davet ettiği av partisine gitmeyin.

  • Gizli geçitlere ilk giren kişi siz olmayın.

  • Çıkma teklifini henüz reddetmişken, Alex’in gözü önünde Barnabay’i öpmeyin.

  • Elektrikler kesildiğinde mum almak için kilere gitmeyi teklif etmeyin.

  • Rüzgârdan şişen kadife perdelere, bilhassa pencere kapalıysa sırtınız dönük dikilmeyin.

  • Lassie’ye ağzında ne olduğunu, özellikle nereden bulduğunu sormayın.

  • Madame De Classe’den seansı, geceyarısı, tam dolunay çıktığında kütüphanede yapmasını istemeyin.

  • Genç Raymond’u, uzun süredir kayıp olan ablanızın tek çocuğu olduğu kanıtlanana kadar evlat edinmeyin.

  • Fidye notundaki elyazısını tanıdığınızı asla belli etmeyin.

  • Yeni bir polisiye kitabı okumaya başlayan birisine katilin kim olduğunu söylemeyin!

Ana görsel: Başrolünde Kirk Douglas'ın yer aldığı Detective Story filminden bir kare. (Yönetmen: William Wyler, 1951)
Kaynakça:
Bourgeau, Art - The Mystery Lover’s Companion (1986)
Haycraft, Howard - The Art of Mystery Story (1946)
Tani, Stefano - The Doomed Detective: The Contribution of the Detective Novel to Post-modern American and Italian Fiction (1984)
Winn, Dilys (ed.) - Murder Ink: The Mystery Reader's Companion (1977)