Onat Kutlar: Teşekkürler Kalbim Sana...

1950’de başlayan yeni bir öykü tarzında öncülerden, denemede özgünlerden, sinemada edebiyatçı kuşaktan, şiirde yetkin şairlerden... Ölümünün 22. yılında Onat Kutlar'ı şiiriyle anıyoruz...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Bir alacakaranlıkta geçtim aşılmaz surlarını zamanın” diyordu bir şiirinde Onat Kutlar. Tanpınar’ın o meşhur şiirindeki özneden farklı; yekpare değil paramparça, apaçık değil belli belirsiz, kesin bir hakikâtle değil yanılsamalı, engeli sert kendi zamanının içinde bir yolcunun bilincinde bir şair okuruz onun dizelerinde. Toplam 36 şiir, bölümler arasında iki başlıksızı eklersek 38. (Unutulmuş Kent, Ada Yayınları, 1986 Ocak. Elimdeki baskı no: 1441). İlk şiiri 1953’te Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanmıştı, adı Noktürn.1 Bütün bir ömür gazelden rubaiye, tuyuğdan hoyrata geleneksel birçok vezni modern şiirin olanaklarıyla denemişti; geniş bir şiirsel zaman yolcusu, alacakaranlıkta, aşılmaz surlara karşı yazdı. Neydi aşılmaz surlar ve öyleyse neden bu kadar az yazdı? Fethi Naci öyküleri için şunu sormuştu: “9 hikâyesiyle yaşayan bir başka hikâyeci hatırlıyor musunuz?” Bu sözü 38 şiiriyle yaşayan kaç şair var diye de sormak mümkün ama örnek çok.

Kim olursa olsun, bir şairin bize kalan mirasını değerlendirirken onu var eden kültürel rahmi düşünmeden anlayabilir miyiz? Nereden nasıl oluşmuştur o şair? Kendi çağında, öncekinin inkârı ya da devamı olan şiir halkasına nereden nasıl eklenmiş ya da ona nasıl bir halka eklemiştir? Bunları bütün yönleriyle bilmek imkânsız diyenler var. Platon’un zihnine tümüyle girebilirsiniz ama bir şairinkine, işte bu imkânsız diyordu Emerson. Onat Kutlar ki, 1950’de başlayan yeni bir öykü tarzında öncülerden, denemede özgünlerden, sinemada edebiyatçı kuşaktan, şiirde yetkin şairlerden, kısaca sanatta özgün bir kültürel kişiliktir. Her bir uğraş alanı öbürünü beslemekte, beslerken birbirinden yararlanmakta ya da çelmekte olsa bile uğraşlarından birini öne çıkarıp ötekilerini gölgede bırakmak olanaksız. Biz burada şiirine odaklanalım.

İshak, Onat Kutlar, YKYUmudunu en açık biçimde yansıttığı Oramar şiirinin ilk dizesi “Telefon direğinde bir yeni yaprak”. Bu dize onun şiirinin bütünü için de bir im değeri taşır mı? Bütünü düşünürsek taşır da, İshak’taki özgünlük gibi gerçekten bir yeni yaprak mı bu şiirler? İshak’taki gibi, cümlelerin gölgesiyle göstergesi arasındaki geniş mesafede, görüntüyle duyumsanan arasındaki o kısa devrede, duygu ile düşüncenin kaynaştığı bellek harmanında, düşünülenle yaşanılan arasında karşıtlıkların çarpıştığı o soyut mekânda işleyen dilin bir de şiir formunda denenmesi mi? İlk kanı şu ki: Kutlar’ın edebî uğraşları arasında şiirin özgül ağırlığı, öbürlerine verdiği emek kadar güçlüdür. İshak’ın gölgesinde kalmamıştır şiiri; İshak’ta yeşeren imgeler, görsellikten yeni bir duyarlılık devşiren anlatı, şiirinde daha da yoğunlaşmıştır. Her şiirine gizlenmiş bir öykü olsa da şair başka bir yapı, başka bir mimari deniyor şiirlerinde.

Şiirle başladığını ve hiç kopmadığını biliyoruz ama ilk şiir kitabını 45 yaşındayken yayımlamıştı (Peralı Bir Aşk İçin Divan, Cem Yayınevi, 1981). Yetiştiği aile ortamında şiir baş tacıymış. İstanbul’a okumaya gelip edebiyat mahfillerinde kendine bir yer edindiğinde, klasik vezinlerden avangart biçimlere kadar hepsinin birlikte yaşadığı o zaman dilimine de katılmış oldu. Çok yönlü bu edebî karmaşada kendi dilini bulmasının zorluğu muydu, üzerindeki etkilerin zorunlu endişesiyle onu geciktiren? Dilin en gencine, en yenisine, en ötesine erkenden açık bilinci, şiir konu olunca inisiyatif almakta ikircikli miydi?

Belli bir edebî zamanın içinde doğmuş, varoluşuyla o sürede içli-dışlı olmuş şairin oluşum öyküsünü düşünmeden anlaşılamayacağını düşünenlerdenim. Cemal Süreya, bu yaklaşımı bir özdeyişe dönüştürmüştü: Şairin hayatı şiire dâhil.

Kutlar’ın imlediği “parçalı zaman”ın en güçlü ifadelerinden biri, Cemal Süreya’nın bir dizesinde canlanır: “Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız”. Bu dizeyi içeren Üvercinka şiirine yüzeyden baktığımızda rastgele bir imge gibi durur Laleli ile dünya bağı. Ama geniş bir dünyayı, -bütün kara parçalarını/ Afrika dâhil- içeren bu şiirin bütünü 1950’lerde şekillenen bir kuşağın serüvenini imleyen yoğun bir yük taşır. Yenilenen şiirin yol haritası gibi de düşünülebilir bu yolculuk. 1950’lerden sonra kimi şairler böyle bir yolculuğa çıkmışlardı: Laleli’den dünyaya doğru. Yanlış ya da doğru bir adlandırmayla İkinci Yeni denmişti bu şairlere. Garip’e karşı doğmuş bir yeni arayış. Kendiliğinden oluşan bu hareketin ortak yönü, Garip’in kasten budadığı yaşlı şiir ağacının yeni dallar vermesini, budanırken kaybolan kayıp imgelerin yeni olanaklar bularak yeşermesini istemekten daha farklı, bundan daha sıkı bir poetikaya dayanmıyordu. Hakkını yemeyelim; Nâzım’ın zorla susturulmasından sonra ilk güçlü silkiniş, radikal bir arınmaydı Garip.

Bu akımın da hemen eskidiği, Garip’e karşı çıkanların öne atıldığı bir zamanda gençti ama sanatla iç içe yaşıyordu Onat Kutlar. Ne gençlik ama; İshak gibi bir eşsiz hikâye dilini oluşturan bir genç. Giderek şiirde bir kimlik kazanan İkinci Yeni adlı soyut bir şiirsel eyleme mi borçlanmıştı, yoksa bu şiirin doğmasını kuşağındaki sıkı arkadaşlarıyla birlikte öykü yoluyla mı öncelemişti? Bu konu, öncülüğün kimde olduğu, hâlâ tartışmalıdır. Perçemli Sokak’ın önsözünün yarattığı o bitmeyen tartışma gibi. Her ne olmuşsa olmuş, Onat Kutlar gibi sonradan şiire giren şairler de, daha öncekiler de aynı borcu üstlenmişlerdi İkinci Yeni şairlerine. Öncesini ve sonrasını sarsan sıkı bir dalgaydı İkinci Yeni. Garipçiler de dâhildi buna. Bu tartışmalarda görünüm, görünen, görüngü, imgenin yerini almış sözcüklerdi. Onat Kutlar’ın metinlerindeki görünümün başatlığıyla bu tartışmaların bir ilgisi var mı? Olmamasını düşünemiyorum.

Onun kendini bulma sancısıyla kıvrandığı rahim-kent, İstanbul düşü yeterli olmamış, Paris düşüne de boylu boyunca dalmıştı. Nâzım Hikmet’in Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü şirini yazdığı, Turan Emeksiz’in polis kurşunuyla öldürüldüğü o kalkışmanın ortasındaydı Onat Kutlar. Varoluşçulardan “başkaldıran insan” Albert Camus düşkünü, Brecht ve Beckett tiyatrosu tutkunu bu edebî delikanlı, birçok arkadaşının yaptığı gibi, arayışını derinleştirmek için, okulu bırakıp Paris’in yolunu tutmuştu.

Dönüştürücü bir atılım çağıydı bu çağ; II. Dünya Savaşı sonrasında yeni bir dil yeni bir sanat aranıyor, eskiler çöküyor, yeni icatlar sahneliyordu. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı söylenirken şiirin eski tarz yazılamayacağı da söylenmekteydi. Bu şairlerin hemen hepsini Laleli’den dünyaya doğru çeken, doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyip ruhlarını ve bilinçlerini kuşatan belli bir kent vardı. Paris. Onat Kutlar için söylersek onun sanatında üç kent vardır: çocukluğunun masalsı kenti Antep, varoluşunun biçimlendiği İstanbul, dünyanın kültürel başkenti saydığı Paris.

İstanbul’da hukuk okurken, son sınıf bitirme sınavlarının sonuncusuna dahi girmeyip felsefe okumayı bahane ederek soluğu Paris’te almış. Arkadaşı Demir Özlü’nün anıları bu Paris tutkusunun tanığıdır: “1961 Ekim ayında Paris’e gidebildim. Bir ay sonra Onat, Paris’e geldi. O da güçlükle pasaport almıştı. Ama artık Montparnasse Bulvarı’ndaydık. Paris’e indiği ilk gün Onat (Raspail Oteli’ndeki) odasına çıkar çıkmaz gidip bir deste kâğıt satın almıştı. Yazmaya hemen başlamak istiyordu. (...) Sorbonne Üniversitesi’ne ‘serbest öğrenci’ olarak yazılmıştık. Kimi felsefe derslerini izlemeye gidiyorduk. Ama daha çok Paris’te yaşamın içinde, kahvelerde, kitaplarda, 19. yüzyılın dünya başkenti bu kentin her yerinde bulunan kültürle şiire vermiştik kendimizi. Paris’te kültür yaşanabilir. Canlı hayatın çekişi de sonsuz güçte bir çekiştir” diyordu Demir Özlü. (Onat Kutlar Kitabı, Haz: Turgut Çeviker, AKSAV Yayınları ve TÜRSAK Yayınları, 2006. sf. 338)

Paris’in anlamı ne idi o yıllarda? Onat Kutlar ile birlikte Paris’te bulunan yazarların anılarından da anlaşılacağı gibi, son demini yaşasa da Paris hâlâ kültürel başkentiydi dünyanın. 20. yüzyıl başında başkent olmayı bir dönem yakalayıp çabuk kaybeden Moskova değil, güneş batmayan imparatorluğun sömürgeci başkenti Londra değil, yeni kapitalizmin kültürel simgesi New York henüz değil, Büyük İhtilal’in ilk kenti Paris idi sanatın merkezi. Tanzimat’tan bu yana Türkçe şiirde o kentten geçmeyen şair yoktu neredeyse. Nâzım’ın nihayet 1958’de “Gördüm şükür, gördüm şükür” dediği Paris nasıl bir kentti? Sömürgelerini çalışmak için kente çektikleri zamandan beri kozmopolit. Yarısı yerliyse yarısı “Zenciler, Cezayirliler, Tunuslular, İtalyanlar, Çinliler, Vietnamlılar, Ermeniler vd” (M.C. Anday, Paris Yazıları). Hemen her modern sanat akımının doğum yeri, eylem alanı bir kent. Bu kentte Onat Kutlar’ın beklentisi, yazmak dışında bir şey değildi, anılardan bu anlaşılıyor. İlk satın aldığı kitaplardan biri Lorca’nın şiirleri, biri de Tristam Sandy. İstanbul’dayken hayal ettiği kent olmasa bile çok geçmeden Yeni Dalga’nın sinemada yön döndüren anaforuna derinden tutulmuştu. Kendini gerçekleştirmeyi sağlayan uğraşlarına sinemayı bu dönemde eklemişti Kutlar. Sinemanın diline, teorisine, sanatına dikkatle eğildi. Sinemada Yeni Dalga, Türkçe şiirdeki arayışları andırıyordu bir yanıyla; kalıp bozucu, tabu kırıcıydı. Bu akımın kökeninde gerçeküstücülüğün açmış olduğu devrimci çığır vardı. Gerçeküstücü çığır zaman içinde birçok biçime, çok yönlü anlayışa, neredeyse her yaratıcısında yeni bir görünüme büründü; ama devrimci atılıma ilham oldu her zaman. Özgürlük ile özgünlüğün iç içeliği, bireylikle toplumsallığın yaratıcı yüzleşmesi sorgulanıyordu bu akımın sanatında, düşüncesinde. Şiirsel gerçekçilik diyorlardı yaptıkları sanata. Felsefe etkin biçimde yeniden söz alıyor, varoluşun boyutları uçlara kadar sorgulanabiliyordu. Cezayir ve Küba başta, ulusal kurtuluş savaşları aydınlar arasında yeni bir mücadele, anlayış ve umudun somut yönelişleriydi. Gene de bütün bu uğraşlar onu yaratanlarla tüketenler arasında bir hayali cemaat içinde geçiyordu; aydınlar- sanatçılar cumhuriyetinde. İshak’ın ikinci baskısına yazdığı önsözde “kim için yazıyoruz” diye kederlenerek sormaktaydı. Yazarının okur- okurunun yazar olduğu bir hayali cemaatte geçiyordu edebî serüven. Onat Kutlar’ınsa kendini bulduğu “cemaat” Paris’ten çok İstanbul’daydı ve şiiri dönüp dolaşıp İstanbul’un kültürel ve sosyal katmanlarında geziniyordu. Paris’te ne bulup ne bildiyse İstanbul’a kendisiyle birlikte getirdi.

Onat Kutlar’da Paris etkisine ilişkin en doğrudan şiiri Teşekkürler Kalbim Sana’dır. Simgeleri bol, sosyal ve politik işaretleri gizlemeye özen gösterilmiş bu şiir, “Gençliğimin dalları hep ikindiyi gösteren durmuş bir yelkovan gibiydi” diye başlıyor. Şu bölüm özellikle dikkat çekici: “Her gün içimde yaşayan yalnız bir japonun küçük bir alanda kırmızı kasım yapraklarını büyüttüğü paris’te tuvaletlerinde bile çeyrek le monde sayfaları kullanılan çünkü kalındır kâğıdı macun cumhuriyetinin üç uyruğuyla eski bir rus plağını dinlerken çantama düşürmüş olmalı geleceğin ormanını”. (abç)
Bu parçadaki simgelerin altını çizip devamındaki parçada “parti çizgisinde lacivert giysileriyle adamlar” ve “ekimin kayıp ülkesi” nitelemeleri, o yılların siyasal arayışlarını da, Sovyetler’e eleştirel bakan aydın muhalefetine de bir işaret olarak okunabilir. Bu zaman dilimi, Fransa’da Sartre ile başlayan “bağlanma”, “özerklik”, “parti”, “sanat” ilişkilerinin de en açık tartışıldığı dönemdi. Bir yandan da resmî çizgiye karşı hayal kırıklığının apaçık dile getirildiği dönem. Sanatçıların alternatif bir özgürlük anlayışını sorguladığı, özgürlük kavramına daha sıkı sarıldığı, yaşananlar karşısında geleneksel ütopyaların gerçek distopyayla yüzleştiği bir dönem. Onat Kutlar’ın kalbinin sesini dinleyerek vardığı yer, giderek yaygınlaşan partiden bağımsız sosyalist aydın kimliğiydi. Belki de Türkiye’de bulamadığı “parti”yi bulmaya gitmişti Paris’e. İşaretlerde bunlar da var. Sonuç ne olmuşsa olmuş, ulaştığı yerin yalnızlığını, ağır bireysel sorumluluğunu ömrünce taşımış, bahane bulup kaytarmamış, ütopyasını asla unutmamış bir Onat Kutlar görürüz yaşam öyküsünde ve şiirlerinde. Teşekkürler Kalbim Sana’nın son dizeleri şöyledir: “kararır ortalık nerede başlar ve yanılmıyorsam tıpkı böyle/ bir zamanda yüreğin kanatları bir tele çarpar. // eski bir şarkıyla// çark döner/ tamamlar şiirimizi.”

Türk Sinematek Derneği'nin ilk yıllarından bir kare.Nâzım’dan ve Cendrars’tan Sonra şiiri otobiyografiktir ve ilk kitabında dördüncü şiir olarak yer alır. “Bir zambağın taç yaprağındaki damla” aynı kitabın ilk dizesidir. Bu dize sanırım bir Neruda çağrışımı. Neruda dışında en çok sevdiği şairler, Nâzım, Cendrars, Eluard ve elbet Lorca. Ama bu şairlerin kalın izleri, yirminci yüzyılın ikinci yarısında kim şiire meyletmişse onda şu ya da bu ölçüde belirgindi. Bir başka siyasal etki de vardı o dünyada. Cezayir Savaşı son acımasızlığa, kitlesel katliama dönüşmüştü. Sömürgelerde bağımsızlık savaşlarının getirdiği yeni bir özgürlük düşüncesi bu koşullarda canlanmıştı. İki şiiri vardır Cezayir’e dair; gezi izlenimi gibi yazılmıştır ve Cendrars havasındadır.

O yıllarda bireysel özgürlük bilincini halkların özgürlüğüyle birlikte düşünenler için, eşitlik ve kardeşlik sözleriyle şekillenmiş ütopya canlılığını korumaktaydı. Geleceğin dünyasını sosyalist değerlerle ölçen biçen bu şairler siyasal örgütlerden daha güçlü bir medya yaratmışlardı. Fransa’da iki aydın kutbu oluşmuştu. “Komünizm aydınların afyonudur” diyen Raymond Aron’un temsil ettiği sağ, Sartre’ın başını çektiği, varoluşun devrimci anlamını içeren sol. Türkiye’den gidenlerin çoğunluğu varoluşun devrimci yolunu yeğlediler. Demir Özlü’nün ifadesiyle bu kuşak şöyle düşünmekteydi: “Kapitalizmle birlikte doğru düşünmektense, Marx’la birlikte yanılmak daha doğru” (age). O yıllarda Soğuk Savaş'ın yıkımından kurtulmanın politik anlamı “dünya barışı” olmuştu. Bu politik yöneliş, “barış elçisi” şairlerin ülke ülke dolaşıp vaaz ettiği biricik temaydı. Bu bildirileri dünyaya yayanların başında şairler ve bilim insanları gelmekteydi. Hayat memat konularını siyaset profesyonellerine bırakmama kararlılığındaydılar. Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde başlayıp sonrasında ayakta kalmayı direnerek başarmış sosyalist gerçekçi, fütürist ve gerçeküstücü kalkışmanın fazlasıyla dönüşmüş, değişmiş somut adlarıydı bu yeni havariler. O güne kadar toplumsal olgular arasında görünmez bağları görünür kılmayı başarmış, fizikte ve psikolojideki birçok bilimsel bulguyu imlemiş ya da buluşları dillerine, yapıtlarına taşımış bir kuşaktı o kuşak. (Einstein’ın şiire tutkusu anımsansın.) Şairler en yalın dizelerinde bile karmaşık evrenin bir izdüşümünü imlemeye meylediyorlardı. Onat Kutlar için şiirden daha fazlasını da temsil eden bu kuşak, sinemanın, resmin, görsel ve imgesel dünyanın yeni kahramanları olarak büyük devrimci mirasın sözcüleri gibiydi. Bu atmosfer Onat Kutlar ve kuşağının rahmi sayılmalı.

Onat Kutlar şiirinde “Pera’dan Japonya’ya” kadar genişleyen bir dünya vardır. Bir dış rahim. Ama kültürel rahmin asıl etkin boyutu onu yetiştiren topraktadır. İlk kitabının adının Pera’lı Bir Aşk İçin Divan ve şiirin de “gazel” olduğunu, tuyuğları, hoyratları, barak havalarını es geçemeyiz. (Merhaba güzelim, bak nasıl doldurdu/ -dur önce bir sigaramı yakayım- Kırmızı güneş bardağımızı.) Hem kendi dilsel kökleri hem de yenidünyanın kültür merkezinin getirdikleri belirlemiş olsa da Onat Kutlar’ı, ne Laleli eskisi gibi Laleli, ne dünya “tanıdık dünya” idi artık. Modern Türkçe şiirde Laleli başlangıcının öncesi de vardı. Saray’ın Divan’ı, Tanzimat’ın Pera’sı, Fikret’in yeryüzü Aşiyan’ı, Millî Edebiyat”ın Metris’i, Nâzım’ın Putlar’ı ve bunların yanı sıra sayısız şarkı ve türkü formları. Bunların içinde çocukluğunun kültürel rahmi yabana atılamaz. Bir söyleşisinde geniş aile çevresinin klasik şiire, özellikle İran şiirine, Hafız’a düşkünlükleri, baba ve amcanın aruz vezniyle şiirler yazıyor olmaları, evde bulunan Doğu ve Batı edebiyatının klasik örnekleri, okuldaki edebî eğitimin üzerindeki etkisi; bunları minnetle anar Onat Kutlar.

Ancak bu kültürel rahim bir kaos alanıdır, hangi kültürel mirasın daha başat olduğunun saptanması zor bir olgudur. Bu rahmin karmaşıklığını bizzat deneyimleyen Oktay Rifat’ı dinlemeli:

“Bugünkü Türk müziğinin tek sesli Enderun müziğinden, bugünkü resmimizin, tezhip, yazı ve minyatürden türemediği nasıl bir gerçekse, bugünkü Türk şiirinin de Divan şiirinden türemediği öylece bir gerçektir. Yeni şiirimizin Tanzimat’tan sonra gelişen yenileşme şiiriyle, yönünü bulma bakımından bir ilişkisi varsa da doğrudan doğruya bu şiirden türediği ileri sürülemez. Bugünkü şiirimiz Halk şiirinden de türememiştir. Türeseydi belki iyi olurdu ya, ne yapalım ki böyle olmamış. Batıdan mı aktarılmıştır öyleyse? Buna da tam olarak evet diyemeyiz. Batıdan teknik olarak, tema olarak, düşünce olarak çok şey alınmıştır, ama tam olarak bir aktarma yoktur ortada. Böyle bir aktarma, ayrıca, olanaksızdır. Öyle ise nasıl türemiştir bu şiir? Bana kalırsa, her toplumda olduğu gibi, yeni Türk toplumunda da doğal olarak ozanlar çıkmış, bunlar türlü etkiler altında, daha çok Batı etkisinde şiirler söylemişler ve bugünkü şiirimiz meydana gelmiştir… Böylece doğuştan yeni olan bu şiir, sonradan gözlerini geriye çevirerek Divan şiiriyle, hele Halk şiiriyle sıkı bağlar kurmak istemiştir. Ama çok sesli müziğimiz, bütün çabalarına karşın, nasıl tek sesli müzikle bir ilişki kurmamışsa, yapılanlar nasıl yüzeyde kalmışsa, Divan şiiriyle arada köprüler kurmak çabası da öyle yüzeyde kalmıştır ve kalacaktır. Buna karşılık eski büyük halk ozanlarıyla olan akrabalık günden güne artacak, sonunda tam bir kaynaşmaya varılacaktır sanıyorum.” (Aktaran Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Önsöz.)
 

Onat Kutlar’ın şiiri, bu kaynaşmanın ortasında devinirken, bulanma ile durulma arasında çalkanırken alçakça bir bombalamayla kesildi.

                                                                     ***
Unutulmuş Kent, Onat Kutlar, YKYKendine esen rüzgârla derinleşen /yüzü bir adamın durur /ve ormana bakar, bu benim diyordu Orman şiirinin girişinde. Şairinden de uzakta bir çağrışımla yorumlarsak bu dizeleri, şiiri de tanımlayan imgesel bir düşünce edinmiş olabiliriz. Kendisine dokunanı derinleştiren, bu demek soyut ya da somut her etkilenmeyi içselleştirip dönüştüren bir şiiri vardır Onat Kutlar’ın. Bununla birlikte soralım; Onat Kutlar şiiri diyebileceğimiz bir şiir var mıdır? Bu henüz tartışılmamıştır ve ihmal edilmiş bir şiirdir onun şiiri. Bulabildiğim, onun şiirine yönelik iki kısa yazı var şiiri hakkında. İlki Refik Durbaş’ın, Unutulmuş Kent çıktığında yazdığı, Onat Kutlar’ın şiirinde de aynı karakteri yansıttığını vurguladığı köşe yazısı (Cumhuriyet 24.4.’86), ikincisi Enis Batur’un “Kırık Öfkeli Bir Lir” yazısı (Smokinli Berduş, 2001). “Taze, iyicene incelmiş bir şiirsel üslup, bütünlük kaygısını elden bırakmayan bir çatı kurma arayışı- kırık öfkeli bir lir” diyor o yazıda Enis Batur. Öfke? Öfke de var evet ama onun şiirini kuşatacak, ona çatı oluşturacak bir duygu ya da bir kavram değil öfke. Duyumun, duyuşun, görünüme dönüşmüş algı seçiminin, bir yapı içinde bir araya getirilişinde öfke, yaşama sevincinden, hüzünlü hatırlayıştan, kederli içlenmelerden daha güçlü değil. Gençliğinde Gandi hayranı şair, sevincini hüzünsüz düşünemeyen, aşkı ayrılık korkusu olmadan yaşayamayan, ama kederini sanki kader gibi benimseyen, direncini en zor zamanlarda bile düşürmeyen, kalabalığa değil, “sen” dediği daima tekil bir kişiye seslenen, -burada Necatigil gibi söylersek- işte böyle bir “bu-ben”dir şiirindeki karakter. Var olan öfke geriye çekilmiş, ajit dil yerine lirik dilini bilgece bir düşünsel duyarlılığa ulaştırmış olan şairin sesini duyarız. Karakter ile deamon karşılıklı çatışıp buluşmuş, durulmuş imgesel bütünlüğü görürüz. Bütün şiirlerinde tam on iki yerde “düşünüyorum” sözcüğü var, bir o kadar da “yanılmıyorsam” gibi düşünce çağrıştıran sözcük. (Örnekse: Turgut Uyar için yazdığı Turgut’a şiirinde “durmadan düşünüyorum, ne çok öldük yaşamak için” der.) Şiirlerinin tümünde duygusuyla düşüncesini bir dengede, uyumlu bir noktada buluşturur bu şiirsel karakter. Kendiliğini söyleyendir dili; izlenimini, yaşantı izdüşümlerini kurgular, bunu bir mimari yapı içinde buluşturmaya özenir. Kendiliğini şiirde bir karakter olarak kurgulamış olduğu besbelli. Ama bu karakter kendisinden bağımsız, kurgusal, hayali bir karakter değildir. Bu karakterin samimiyetine, sahiciliğine bizi inandıran, hitap ettiği ikinci kişiyle kurduğu dil bağının doğallığıdır. Çoğunlukla tutkulu âşığın karşısındaki kişidir o “sen”. Birkaç şiirinde sitem de vardır bu sen’e (Bir Soru şiirinde vardır örneğin sitem) ama genellikle varlığını bütünleyen, hayat denilen büyük manzaranın içinde, minyatürlerdeki gibi, iki kişilik bir “sen”dir bu özne; hasret, minnet, sevgi, şefkatle anılan bir özne. Şiirdeki bu belirgin karakteri hem yeni hem de öteden beri iyi tanıyormuş duygusunu yaşarız; içtenliği, iyilikle doluluğu, nostaljisi, melankolisi ve romantizmi, gerçeği ve hayali ruhumuzu kımıldatır. Fotoğrafını hiç görmemiş, sesini hiç duymamış, ona dair bir işaretin muhatabı olmamış olsak da o yüz gözümüzün önünde belirir. Hem yeni bir yüzdür hem de eskinin iyileşip canlanması gibidir. Bu yüz besbelli Akdenizlidir. Bu kadim uygarlığın sıcağından nem almıştır; bakış açısı çok yönlüdür, geriye bakarken ileriyi de düşünmeyi huy edinmiş, bunları birleştirmiş, Doğu’yu düşünürken Batı’yı (ya da tersi) unutmamış, kutupları es geçmemiş bir düşünce gezinir şiirde. Gazellerin esintili havası, şarkıların süzülmüş sesi, hoyratların acı, sert, grotesk, bazen de coşkulu lirizmi duyulur dizelerde. Batı'nın ritmine gazel sesi ekleyen, bağlamayı da çağrıştıran klasik İspanyol gitarını duyarız dizelerden akışan ritminde; özenle yan yana getirdiği sözcüklerin müzikal akışında. Senin benim ötekinin hallerini anlamayı insana dair bir iyi huy sayan, her konuya aklı açık ve ne kadar uzak olursa olsun umuda doğru koşmaya hazır, hesabı barış ve özgürlük olan dost bir yüz. Ne kadar yerli görünüyorsa o kadar dünyalı, bize ne kadar yakın göründüyse aslında o kadar da modernist bir mesafeden seslenen ve ne kadar teklifsiz görünüyorsa o denli tekin bir yüz var bu şiirsel karakterde.

Sordum kendi kendime ne yapılabilir çamurdan? Heykel.
Acılardan aşk? Aşk. Yoksulluk
lardan
bir devrim bile yapılabilir. Ama hiçbir şey
hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan.

Ya da şu:

…Diyor ki içimden bir ses, “beni yüreğinin üstüne bir mühür gibi koy. Çünkü ölümden daha güçlü bir sevgiye ihtiyacım var. Geçmişin selvi ağaçlarından, sönen yıldızın ışığından, köşeyi dönerek kaybolan gençlikten kurtulmaya ihtiyacım var. Bir insanın elinin sıcaklığına…

Onat Kutlar’a değilse kime benziyor bu şiirsel karakter?

Bu yazı, Aslan Erdem ve Burcu Şahin tarafından Onat Kutlar’a armağan olarak hazırlanan, yakında yayımlanacak olan kitabın bir yazısıdır.
1 İlk şiiri bu değilmiş; 14 yaşındayken, Adnan Benk ve Vedat Günyol’un çıkardığı Küçük Dergi’de bir şiiri yayımlanmış. (Onat Kutlar’a Mektup Var, DK. Haz: Hülya Uçansu, 2016)