14 Kasım 2021

Bir haftayı nasıl bir ay gibi yaşadım?

İstanbul’a gelmek için havaalanına doğru giderken Instagram’a bakıyordum. Gördüm ki TRT sanatçısı bir beyefendi’den yine mesaj gelmiş! Benden kadın cinayetleriyle ilgili sosyal medyada yürüttüğü kampanya için destek istiyor.

Son dönemde artan kadın cinayetlerini düşünüp bir bakayım diye düşündüm.

Hesaba girdim baktım çünkü belki gerçek bir çağrı olabilirdi.

Hesabın bir hayli yüksek takipçisi vardı. İsmi arama motorundan arattım, doğruydu hesap, aynı kişinin hesabıydı. Bir de takipçileri arasında ortak arkadaşlarımız vardı.

Şarkılar söylerken paylaştığı videolar, arkadaşlarıyla paylaşımları vs... hesap gayet gerçekçi duruyordu.

O arada havaalanına geldim. Check-In işlemlerim bitti. Her zamanki gibi erken de gelmiştim.

Tekrar Instagram’a bakmaya başlayınca aynı kişiden tekrar not geldi.

“Zuhal Hanım yardımınız bizim için önemli.” diyordu. “Bugün yine 22 yaşında gencecik bir kızımız öldürüldü, hadi kampanyamı destekleyin.” diye ısrar edince bu çağrıya evet dedim, derdemez Instagram’dan uyarı mesajı geldi. Veee…

“Hesabınıza Adana’dan giriş yapıldı, siz değilseniz derhal şifrenizi değiştirin” diye uyarı aldım. Panik halde şifremi değiştirdim ama bunları yapmaya çalıştığım sırada artık hesabım bende değildi.

Neye uğradığımı şaşırdım.

Kendime çok kızdım. Önceleri onca sahte mesajı atlatıp bu tuzağa nasıl düştüm diye söyleniyor hatta ağlamaklı gözlerle koltuğumda oturuyordum çaresiz bir şekilde.

İçimden kendi kendime “aptalsın işte, sen de düştün bu tuzağa” diye söyleniyordum.

Neyse, uçak havalandıktan kısa bir süre sonra uçak internetine bağlandım ve hesabımın çalındığını oğluma söyleyebildim. Ve Facebook ile yazışmasını söyledim.

Bir de Facebook’la yakın teması olan bir arkadaşım vardı, ona da mesaj attım. Sağolsun onun sayesinde hesabımı çok çabuk geri aldım.

Ama bu arada hızla Whatssapp’tan tanıdığım kontaklarımı uyarmaya çalıştım. Sahte hesaptan oluşturulacak bir içerik veya talepten arkadaşlarımı korumaya çalıştım.

Ertesi sabah annemin evinde gözlerimi açtığımda ilk iş maillerime bakmak oldu. Facebook’tan gece mesaj gelmişti. “Hesabınıza şifreyi değiştirerek güvenli giriş yapabilirsiniz” diye.

Hesap bana döndükten sonra ilk iş mesajlara bakmak oldu.

Sahte hesap, takipçilerime yatırım yapmaları için bir sürü şey önermiş. Maalesef bazılarıyla da uzun uzun yazışmış. Bu tezgahın parçası birinin telefon numarası verilmiş.

Düpedüz benim takipçilerimi dolandırmaya çalışmış. Umarım kimsenin canı yanmamıştır. 

Neyse ben ilk kez böyle bir şey atlattım, lütfen siz daha dikkatli olun. Bir anlık boşluk işte. Başıma gelmez demeyin, ben de öyle düşünüyordum geliverdi.

Bunlar bir şebeke sanırım. Bugün benim anlattığım gibi görünecekler, yarın tamamen farklı bir şekilde.

Bu olay beni yıllar önce yaşadığım bir ana götürdü. Hissettiğim şeyler bu iki olayda da çok benzerdi.

Her zamanki gibi işten döndüğüm bir akşam evimin dış kapısını sonuna kadar açık bulmuştum. 

İçeriye hafifçe ilerlediğimde, tahmin ettiğim gibi hırsızın az önce evi terk ettiğini anladım.

Dolap kapakları açık, ev savaş meydanı gibiydi.

İnsanın mahrem alanına birilerinin izinsiz girmesi korkunç bir duygu. İnsanda travma yaratıyor. Hack’lenmek de bence aynı şey.  

Anneme yoğun telefon trafiğimin nedenini onu panikletmeden anlatmaya çalıştım.

“Merak etme her şey normale döndü” deyip evden çıktım. Bir toplantıya yetişmem gerekiyordu. Taksi durağını aradım taksi yoktu. Sokaktan bulurum nasıl olsa derken uzun mücadele sonunda bir taksi yakaladım.

Arabası çok kirliydi, kendisi de maskesizdi. “Abla çok şanslısın” dedi. “Neden?” dedim. “Taksi bulmak çok zor buralarda artık.” dedi. Sonra anladım ki politik bir kriz de var arkasında.

İlerleyen bir iki gün içinde taksi azlığının büyük krize dönüştüğünü anlamam hiç de zor olmadı.

Kısa zamanda çok iş halletmem lazımdı. Ayrıca merak ettiğim her yeri de görmek istiyordum.

Her zamanki gibi ajandamı epey doldurup gelmiştim.

Yapmam gerekenler listelenmişti. Bir şeyleri atlamamak için elimdeki not defterimi sürekli güncelliyordum. Huy işte, yine oradan oraya yetişeceğim diye stresten kıvranıyordum. 

Toplantıların dışında kalan zamanda İstanbul'da yeni olan her yeni şeyi her yeri de görmek istiyordum.

Bir ara Galata Port’a gittim. Açıkçası geçmiş aylardaki İstanbul ziyaretlerimde, yoldan geçerken gördüğüm dış cephe beni uzun süre çok üzmüştü: dış cephe biraz beton yığını gibi duruyordu.

Şehre, tarihi adaya büyük haksızlık diye düşünüyordum bu yapı için.

Hala da dış cephe bana biraz öyle geliyor.

Ama sahilde yürüyüp biraz mağazalara baktıktan sonra eli ayağı toplanmış, gayet modern  bir liman ve mekan olmuş diye düşündüm.

Burada şu an iki sergi var, ben ikisini de gezdim. Biri Ara Güler’in Tophane-Karaköy-Beyoğlu ve Galata civarında çektiği fotoğraflardan oluşan bir sergi.

Diğeri ise Kültür Bakanlığı desteğiyle düzenlenen Monet ve arkadaşlarına ait eserleri içeren dijital bir sergi.

Sonra hemen kendimi dışarı atıp ‘’yeni ne var, neyi görebilirim’’ diye bakınırken dev bir Karaca mağazası ile karşılaştım. İçeri girdiğimde Hüseyin Çağlayan’ın tasarladığı tabakları gördüm. Ne güzel bir işbirliği yapmışlar, keşke Londra’da da satılsalar diye aklımdan geçirdim.

Bir sonraki durağım AKM oldu. Sevgili arkadaşım, dDf’in kurucu ortağı Esra Ekmekçi

AKM’nin açılışına davetiye göndermişti, ben çok istememe rağmen yorgunluktan gidememiştim.

Ama merak içindeydim. O kadar olumlu yorumlar vardı ki sosyal medyada hemen görmek istiyordum.

Bayıldım binaya. İstanbul’a yakışan bir mekan olmuş. Bu yenilemeyi Tabanlıoğlu mimarlık şirketi yapmış. Kütüphanesi şahane. Vitali Hakko’nun adıyla anılacak. Ne kadar doğru ve Bay Vitali’nin adına yakışan zevkli ve zarif bir yer olmuş.

Fakat binanın tiyatro bölümündeki tuvaletler sanki o binaya ait değilmiş gibi son derece kötü tasarlanmış. Bence tekrar ele alınmalı.

Burayı da hızla gezdikten sonra, ver elini Çukurcuma…

Bayılırım Çukurcuma’ya… Buraya her geldiğimde bir film platosuna düşmüşüm gibi hissederim

Sanki başka bir dönemdeyim, binalar şahane, etrafta birbirinden özgün kafeler ve insanlar.

Eskinin kıymetini bilen küçük bir mahalle, adeta gizli saklı kalmış. Aman sakın kimseler dokunmasın dediğim bir yer. İstanbul’daki evimin pek çok eşyasını zevkle aldığım dükkanlarla dolu.

Kendimi ne zamandır tanışmak isteyip de tanışamadığım Aslı Günşiray’ın o şahane mağazasında buldum… Gitmeden önce yazdım, müsaitseniz ziyaretinize geleceğim diye…

Birlikte çok keyif aldığımız zamanı geride bırakırken kucağımda dükkandan kaptığım kocaman bir vazo vardı, Londra’daki evime koymayı hayal ettiğim.

Annem Londra'ya dönüş yolunda vazoyu taşırkenki halimi görünce “sen hiç canına acımaz mısın be evladım, Londra’da vazo mu yok…” diye söylendi.

Evet canıma acımamıştım, epey de zorlandım taşırken ama şimdi her baktığımda o vazo bana yaşadığım o güzel İstanbul’u ve o güzel anı yaşatacak. Bundan daha kıymetli ne olabilir ki. Ne annem ne de ben yıllarca hiç değişmedik o söylendi ben bildiğimi yaptım.

Ertesi gün ise sevgili arkadaşım Zerrin Tekindor’un tek kişilik oyunu Toz’un provasını izlemeye gittim. Hayatımda ilk defa bir oyun provası izledim. Oyuna bayıldım. 24 Kasım’da başlıyor. Sakın kaçırmayın.

Sonra soluğu Art On İstanbul’da aldım. Galerinin kurucusu Oktay Duran benim iş hayatından tanığım haza beyefendi insanlardan biridir.

Galeriyi ilk açtığı günü hatırlıyorum. Eşi Nil ile birlikte bebekleri gibi büyüttüler galeriyi.

Bana galeri sahibi olmasının, sanatla ilgili olmasının ona iş hayatında ne kadar pozitif katkıları olduğunu anlattı. Sanatın Uluslararası alanlarda nasıl kapıları araladığından bahsetti.

Uzun uzun sohbet ettik, tabii rahmetli Burhan Doğançay’ı da anarak. Onun sayesinde tanıştım Burhan Bey’le. Ve çok sevdik birbirimizi. Burhan bey beni Bodrum'daki evine davet ettiğinde nasıl da uçarak gitmiştim onu ve atölyesini görmeye. Onunla sohbet etmek ne kadar hoşuma giderdi.

Hayattaki en büyük zenginliğim sanırım birbirinden değerli sanatçılarla tanışmış olmam.

Onların zengin ve renkli dünyası beni her zaman çok etkilemiştir.

Londra'ya döndükten sonra farkettim ki İstanbul’da geçirdiğim 6 gün bana kocaman bir ay gibi geldi. Bir boş gün bile geçirmeyince.

Size kalın sağlıcakla derken eğer hala izlemediyseniz bir dizi tavsiye edeceğim: Netflix dizisi Kulüp...

Ben peş peşe izleyip bir çırpıda bitirdim. Oyunculara, senaryoya, müziğine, kostümlere, ışığa her şeyine hayran kaldım.

Yazarın Diğer Yazıları

Anne gözüyle Londra havadisleri...

Babamı kaybettikten sonra annemle her yıl bir şehir keşfetmeye karar verdim

Markalar niye sanata yatırım yapmalı?

Geçtiğimiz Perşembe, bir güne sığmayacak kadar şeyi ajandama doldurup, sonra da bütün bunlara koşturmaktan bitap düştüğüm bir gündü. Evden koşarak ve telaşla çıktım o sabah, Frieze sanat fuarına gitmek için.

Şehir ziyaretlerinin vazgeçilmezi: Galeri ve sergi ziyaretleri

Altı yıldır yaşadığım Londra'da da hâlâ keşfe devam etmeye bayılıyorum