24 Eylül 2017

15. İstanbul Bienali: Üç mekan, beş eser

İyi bir oğul sizi alıp Bienale götürür mü? Evet götürür...

İyi bir oğul sizi alıp Bienale götürür mü? Evet götürür. 
İyi bir komşu temalı 15. İstanbul Bienali’nin açılış günü sabahında başka bir nedenle gittiğim İstanbul’da uyanınca oğlumun önerisiyle günümüzü tamamen Bienale ayırmaya karar verdik.

Bir gün için yapabildiğimiz en verimli plana üç mekânı sığabildi: Galata Rum İlkokulu, Ark Kültür ve İstanbul Modern. İşin en güzel tarafı da üç mekânın birbirine yürüme mesafesinde olmasıydı. Gün boyunca büyük bir keyif ve merakla dolaştığımız bu üç mekândaki çok sayıda eserden bende en çok iz bırakan, heyecan uyandıran beş tanesi.

Galata Rum İlkokulu

Bu mekândan sözünü edeceğim ilk eser Olaf Metzel’in “Toplama Merkezi” adlı eseri. Metzel çalışmasında, bütün bir odayı, daha çok “saç” dediğimiz oluklu galvaniz plakalarla kaplamış. Odaya girer girmez uzun yıllardır görmediğim bu malzeme beni çocukluk yıllarıma götürdü. Doğduğum ve büyüdüğüm Muş’un Bulanık ilçesinde çatısı olan az sayıdaki binanın üstleri işte bu saç levhalarla kaplıydı. Bu az sayıda bina devlet daireleri, okul binaları ve onların lojmanlarından oluşuyordu. Evlerin ve diğer binaların neredeyse tamamı toprak damlıydı. Bu saç çatıların özelliği kar yağdığında eğimleri ve güneşte parıldayan kaygan yüzeyleri sayesinde üzerlerinde biriken karı hemen aşağıya göndermeleriydi. Evimizin çatısı yoktu ama babamın her gün mesaiye gittiği Halk Eğitim Müdürlüğü binasının çatısı vardı. 

Olaf Metzel’in eserini oluşturduğu saç, kolay işlenir, kolay bükülür, su geçirmez ama kızgın güneşte pişirip, soğukta donduran gelip geçici bir malzeme. Sanatçı ucuz ve kolay kullanımlı ama konutlar için çok da kullanışlı olmayan bu malzemeyle mültecilerin sorunlarına dikkat çekmeye çalışmış. Gelip geçicilik, konar-göçerlik günümüzde milyonlarca insanın hayatının bir gerçekliği. Bir gecede on binlerce insan evini yurdunu bırakıp başka bir ülkenin sınırlarına dayanabiliyor.

Evlerde kapalı tutulan kapılar hep merak uyandırır insanda. Hele bu kilitli bir kapıysa, tavan arasının kapısıysa merak daha da büyür. Acaba ne var arkasında? Her evde gözden uzak tutulan eşyaların olduğu bir depo oda, en azından bir dolap vardır. Müstakil hele ki iki katlı evler bu açıdan çok büyük olanaklar sunar. Bazen iç içe geçmiş odalarda kaybolup gidersiniz. Leander Schönweger’in Galata Rum İlkokulu’nun çatı katında sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan kafkaesk enstalasyonu, küçük büyük kapılarla bembeyaz duvarlı odacıkları birbirine bağlıyor. Her geçtiğiniz kapı sizi yeni bir kapıya, bir dönemece doğru çekiyor ve içinizi kaybolup gitme korkusuyla kaplanıyor. Evler ve evlerin korkutucu sır odaları…

 

Ark Kültür

Bienal mekânlarından Ark Kültür binası tek bir esere ayrılmış. Bu eser, Mısırlı sanatçı Mahmoud Khaled 2001 yılında tutuklanan Mısırlı eşcinsellere adadığı hayali bir müze ev. “Meçhul Ağlayan Adam Müze Evi” adını taşıyan hayali müze, eşcinsellerin maruz kaldığı baskı ve ayrımcılıktan kaçıp bu eve sığınan Mısırlı bir eşcinselin bir dönem yaşadığı, her yanına hüzün ve yalnızlık sızmış evinden oluşuyor. Sanatçı tarafından tasarlanıp dekor edilen bu evde, sonu da meçhul olan Ağlayan Adam’ın gündelik yaşamına getirilen tanıklıkla, dünyanın birçok yerinde baskı ve ayrımcılığa uğrayan eşcinsellere dikkatimiz çekiliyor. Ziyaretçilere evin her köşesinin sesli anlatımla gezdirildiği müzede sıkı sıkıya kapalı perdelerin arkasında hüzünlü bir inziva hayatı yaşayan Ağlayan Adam’ın, evin komşular tarafından da görülebilecek bir yerinde şeffaf camla çevrili duş odası belki de onun iç dünyasındaki karşıtlıkları yansıtıyor diye düşündüm. Salondaki tek kişilik servis açılmış iki kişilik yemek masası, duvarda kendisinin yaptığı söylenen çürümüş meyvelerin resmedildiği natürmort ve girişte yüzünü avuçladığı büstü, onun yaşantısından dokunaklı imgeler sunuyor bizlere.

İstanbul Modern

İstanbul Modern Bienalin ana merkezlerinden biri, burada sergilenen çalışmaları Galata Rum Okulunda olduğu gibi rehber eşliğinde de dolaşmak mümkün. Sergiden üzerinde duracağım ilk eser, Kemang Wa Lehulere’nin “Kuşların Konferansı” adlı çalışması.

Geniş bir alana yayılmış Enstalasyon ve heykellerde sanatçı her insanın yaşantısında derin izler bırakan eğitim serüvenine dokunuyor. Eseri incelerken insan ister istemez dünyanın hemen her yerinde bu yolculuğun, çeşitli kırılmaları, bükülmeleri, bazen acı deneyimleri içerdiğini düşünüyor. Kara tahta ve tebeşir bu yolculuğun en güçlü ortak paydası. Bu ikiliyle çocuk ve genç beyinlere aktarılan hayat deneyimleri, değerler ve kalıplaşmış ideolojiler. Ülkesinde 15 kişiden fazla insanın bir araya gelmesinin tehlikeli sayılıp yasaklanmasına gönderme yapan Güney Afrikalı sanatçı etkileyici çalışmasında, okul sıralarının yanı sıra 16 yazı tahtası ve 16 ahşap kuş yuvası kullanmış. İçinde kuşları olmayan, her birinin önünde rulo halinde bir mektup bulunan yuvalar, belki de eğitimin özgürlüğe açılan bir kapı olması umudunu taşıyor.

İstanbul Modern’de en çok etkilendiğim eserlerden biri de Fas doğumlu sanatçı Latifa Echakhch’ın “Silinen Kalabalık” adlı duvar Enstalasyonu oldu. Birbirine paralel uzanan yüksekçe iki duvar boyunca yapılan fresklerde siyasi amaçlı toplanmış kalabalıklar resmedilmiş. Fakat bu kalabalıklar silikleşmiş, parçalanmış, dağılmış kalabalıklar, iki duvarın dibi boyunca yerlere dökülmüş, neredeyse toz haline gelmiş kalabalıklar. Eser bana siyasi ve ekonomik çalkantıların sıkça yaşandığı özellikle az gelişmiş ülkelerde beklenmedik bir hızda bir araya gelen fakat aynı hızla dağılan, silikleşen siyasi hareketleri, Arap Baharı’nı, Mısır’ı, Gezi Direnişi sırasında toplanan kalabalıkları hatırlattı. Buna egemen güçlerin zoruyla dağıtılmış, silikleştirilmiş demek daha doğru bence.

Toplumsal mücadeleler tarihi bu dağılma ve silikleşmenin bazen uzun yıllar sürdüğünü, hayal kırıklıklarıyla dolu olduğunu bazen de daha büyük kalabalıkları doğurduğunu gösteriyor. Echakhch’ın etkileyici çalışması bu kalabalıkların önünde durmaya normalde hiçbir iktidarın gücünün yetemeyeceğini söylüyor.

Yazarın Diğer Yazıları

12'sinde doğurt, 20'sinde çaktırmadan gözetle, 23'ünde öldür

Sanırım hepimizi dehşete düşüren bu üç "erkek" değil, daha çok bu zihniyetin iktidarı ve bu erkekliğin arkasında saklanmış olan kafa yapısının farklı kılıklarda bu denli sıradanlaşması

Salgın günleri ve insanlığın ilerleme/gelişme ülküsü

Hepimiz öleceğiz ve bu dünyanın pek de umrunda olmayacak…

İnsan özgürlüğü üstüne

Koronavirüs sürecinde herkesin yeni dünya, yeni yaşam teorileri ortaya attığı bu günlerde, hayatın yönünü bizim belirleyebileceğimiz sevdasını sürdürüyoruz. Bu sevdanın boşunalığı bir yana, geçmiş deneyimlerimizi gözeterek, yol açabileceği kötülükleri de unutmuş görünüyoruz. Peki öyleyse nasıl bir yaşam?