19 Haziran 2022

Bir işçinin asgari hayatı: Taşeronda her şey günlük

"Kendi işimde hiç çalışmadım, kendi işimin patronu olmak isterim. Biri kızacak, azarlayacak derdim olmasın istiyorum. Küçüklüğümüzde ezilmişliğimiz var ama artık kaç yaşına geldim"

"Valla ezilmeye alıştığımız için bünye de alışıyor."

Şantiyede tüm gün demir kestikten, büktükten sonra yine aynı yerde bir konteynırda yaşamanın zor olduğunu söylediğimde böyle yanıtlıyor Hakan yılgınlıkla. "Hayat şartları elimizi kolumuzu bağladığı için" diye de ekliyor. Elini kolunu bağlayan o hayat şartlarını merak ediyorum. Ve başlıyor anlatmaya 27 yaşında ondan fazla iş değiştiren, hayatı günlük yaşamak zorunda kalan Hakan.

Hakan Sivaslı. Merkezde doğup büyümüş. Çocukluğunu dışarıda yaşadığını anlatıyor. "Hiç ev çocuğu olmadım" diyor. Çocukluğunu anlatırken dudağının kenarı kıvrılıyor. Haylaz bir gülümseme yerleşiyor yüzüne. Daha gencecik, 27 yaşında ama sanki başka bir çağdan bahsediyor gibi. Köpeklerin peşinde koştuğunu, bilyelerle, gazoz kapaklarıyla oynadığı oyunları anlatıyor. Bir de tasolardan bahsediyor. Pokemon tasolarından. Cips paketlerini nasıl heyecanla açtığından, tasoları nasıl biriktirdiğinden bahsederken eliyle de tasonun nasıl oynandığını gösteriyor. Bir taso altta, diğeri elinde, çıt çıt. 

"Taşrada iş bulmak sıkıntı, iş buldun mu da paranı vermiyorlar"

Çocukluğun keyifli günleri kısa sürüyor Hakan için. Ortaokuldan sonra okulu bırakıyor. İş hayatına geçiyor kendi deyimiyle. İlk işi ise terzi çıraklığı.

"Sivas'ta önce terzi çırağıydım. Mağazalara gider elbiseleri toplardım. Mağazalarda kart sistemi vardı. Kahvelerdeki markalar gibi. Hangi mağazada terzilik ne iş var diye dolanır dururdum. Kartları biriktirir, haftanın sonunda paramı alırdım."

Sonra Hakan'ın yolu neredeyse her çocuğun duyduğu "Okumazsan sanayiye veririm" sözünü doğrulamak istercesine sanayiye düşüyor. Kimse Hakan'ı sanayiye vermiyor ama çalışması gerektiğini fark ediyor çok ufak yaşlarda. Altı kardeşler çünkü. Ailesinin gücü yetmiyor onlara bakmaya. Tam sanayiyi, çatı oluklarını nasıl tamir ettiklerini anlatacakken duruyor. Oturduğumuz kafenin mutfağını göstererek, "Bir biladerim de burada çalışıyor şimdi" diyor. Bir ablası öldükten sonra beş kardeş kaldıklarını anlatıyor. Doğumdan sonra ölmüş ablası.

"Beyninde ödem mi ur mu öyle bir şey oluşmuştu, kurtaramadılar. Üç kardeş, annemle şimdi Ankara'da yaşıyoruz. Hepimiz Ankara'dayız, hepimiz bekarız. İki büyüğüm evli. Annem Ankara'yı sevmiyor. Mutsuz burada. Sessiz, trafiği olmayan bir şehri, köy hayatını özlediği için mutsuz. Trafikten bile çekiniyor. Ama yaşam şartları. O tür yerlerde geçimimizi sağlayamıyoruz. Taşrada iş bulmak sıkıntı, iş buldun mu da paranı vermiyorlar."

Konteynır hayatı: "İş güvenliği dediğiniz benim için lafta bir şey"

Mamak'taki evlerinde bir de kedileri olduğunu söylüyor. İstediğinde eve giriyor, istediğinde çıkıyormuş. Biraz da yaramazmış. Annesi arada söylense de o da seviyormuş kediyi. 

Ne zaman geldiklerini soruyorum Ankara'ya. "Beş yıl önce" diyor. Ama önce ailesiyle gelmemiş. Askerlikten sonra iş bulma ümidiyle Ankara yolu düşmüş bahtına.

"Askerliğimi yaptıktan sonra asker arkadaşımla oturduk. Ne yapalım ne edelim derken Ankara'ya gidelim dedim. Elmadağ'da bir hızlı tren çalışması vardı. Demir işiydi yani. İnşaatçılık. Ben daha önce de orada çalışmıştım. Dedim ki oraya gidelim, ben seni de aldırırım. Tamam dedi. Gittik. Konteynır hayatı, inşaatta yaşamak arkadaşa zor geldi."

Arkadaşına zor geldi de, Hakan'a kolay mıydı acaba konteynır hayatı?

"Konteynır hayatı zor geliyordu ama hayat şartları elimizi kolumuzu bağladığı için kalmak zorunda kaldım. Benim inisiyatifimde olan bir şey değildi. Çalışmak zorundaydım çünkü oradan başka kalacağım yer de yoktu. Şu koşullarda bir bekar evi tutup yaşayabilmek çok mümkün değil. Konteynırda kira derdin yok, elektrik su derdin yok. Anlayacağınız asgari hayat gibi bir şeydi bizimki."

Elmadağ'daki işi de memleketlisi ayarlamış zaten. Taşeronda çalışmış. Mesai usulü. Saatlik ücret alıyor, işe çıkamadığı gün yevmiye yazılmıyor. Sabah tüm işçiler kalkıyor, askeri sistem gibi sayım yapılıyor. Ardından montajda çalışanlar servise binip gidiyor. Üretimdekiler koca koca demirlerle baş başa kalıyor. 

"12 metre kalınlıkta bir demir düşün, makinanın önünde bir kişi var, onun ayağında bir pedal var, o pedala basınca makine demiri büküyor. Karşıda biri daha var o da makinaya koyuyor. Ters bükerse adamı da alır götürür. Götürüyordu. Yere savuruyordu. Kazalar sık oluyordu. O zaman da iş güvenliği geliyordu. İş güvenliği dediğiniz benim için lafta bir şey. Bir odaya toplayıp da işte biz eğitim veriyoruz, eğitiyoruz insanları… Bunları geçsinler. Gelip yerinde bakacaklar. Kardeşim bu tehlikeli bir iş, bu işi bu adama yaptırıyon da bu tehlikeli bir iş, önlem almadan yaptıramazsın diyecek. O yüzden kazalar oluyor. Biz de hiçbir şey çıkmayacağını bildiğimiz için ufak tefek kazalar olduğu zaman bildirmiyorduk. Bir de meseleyi uzatırsan kardeşim kendine iş bak der adam. Günlük sigortayla çalışıyorsun zaten. Taşeronda her şey günlük. Devlet de bu yolla iş güç yaptırıyor. Ana firmaya iş veriyor, o ona veriyor, o ona veriyor, her şeyden keserek iş yapıyorlar. Yelek istersin yelek vermez. Eldiven istersin, bu eldiveni üç gün giyeceksin der. Metal kesiyorsun, o işe eldiven dayanmaz. Bir gün içinde yırtılıveriyor."

Arkadaşı dayanamıyor daha fazla bu koşullara. Beraber Ankara merkeze gidiyorlar. İş bulmak imkansız. Arkadaşına başka bir şehirde iş ayarlıyor. Kendisi de evli ablasının yanında kalmaya başlıyor. Tanıdıklar vasıtasıyla bu sefer ODTÜ Mezunları Derneği'nde komi olarak işe başlıyor. Bir süre sonra ablasının yanından taşınıp, "bekar evi" tutuyor. Ardından ailesini alıyor yanına.

"İki metre boyu vardı, dalyan gibi çocuktu"

Komilik yaparken ayaklarının nasıl su topladığını anlatıyor. Değiştirmek istiyor bu durumu. Para biriktirip kendine bir motor alıyor. Taşeron kurye olarak çalışıyor. Bakıyor ki astarı yüzünden pahalıya gelmeye başladı, bu sefer bir restoranda onların motoruyla çalışmaya başlıyor Hakan. Hâlâ kurye olarak çalışıyor. Haftada altı gün, günde sekiz buçuk saat motor üstünde sipariş taşıyor. Bölgeleri var ama iş yoksa amirleri bölge dışına da yolluyor. Günde yeri geliyor otuz beş paket atıyor. Yemek arası yok. Yemek saati, çay saati yok. Acıkınca "kanka beni idare et yemeğe çıkacağım" diyor iş arkadaşlarına. 

Trafik kazalarını soruyorum. "Ben hiç kaza yapmadım" diyor nazara gelmemek için masaya eliyle vurarak. Ama bir arkadaşı iki ay önce vefat etmiş. 

"İki metre boyu vardı, dalyan gibi çocuktu. Bir araba üzerine kırıyor. Ölüyor. Dava açılmış. Adam noldu diye sorduk, adamı serbest bırakmışlar. Adam suçlu. Caddede girerken kuryenin üzerine kıramazsın. Motorcuya bir saygı, hoşgörü yok. Sen adamı solladın diye adam senle yarışıyor. Abicim ben motorcuyum, ben seni sollarım, aradan geçerim. Motor bunun için var. Abicim neyin derdisin ya, benle neden yarışa giriyorsun?

Geçen sene kış çok çetin geçti. Buzlanmış yol, yağmur çamur, düşüyorsun. Düştüğümüz yerde kalkıp devam ediyoruz, öyle söyleyeyim. Kışın kar yağdığında gidilmeyecek yere yolluyorlar. Araba değil ki bu, bazı yerlere gidilemiyor. 

Müşteri de acayip. Değişik değişik insanlar var. Bazı insanlar da sersem sersem açıyor kapıyı, don atlet çıkıyor önüne, abicim ayıp. Benim kültürümde yok. Ayağına kadar bir hizmet gelmiş, senin ona bir saygın olması lazım. En azından yalandan bir pantolon giy, pijama geçir.

Ben senin dırdırını ne çekeceğim? Hayatımı riske atıp gelmişim. Yok soğuk geldi, yok bilmem ne. İstemiyorsan iptal ederim, yoğunluk var, napalım. Yoğunluk var deyince bir insan bir insana saygı gösterir değil mi? Ölmedin ya, beş dakika sonra ye yemeğini."

Ufukta evlilik var mı peki diye soruyorum. Gülerek, "Bu devirde nasıl evleneceksin, istesem de olmaz" diye yanıtlıyor. Hayali evlilik filan da değilmiş zaten. Kendi işini kurmak istiyor. 

"Kendi işimde hiç çalışmadım, kendi işimin patronu olmak isterim. Biri kızacak, azarlayacak derdim olmasın istiyorum. Küçüklüğümüzde ezilmişliğimiz var ama artık kaç yaşına geldim. Sosyal hayatım sıfır. Kendi işim olursa, belki sosyal hayatım da olur."

Yazarın Diğer Yazıları

Fazla söze gerek yok: Huzurlarınızda Hatıra Gezer

Mertcan Karakuş'un ilk romanı tam da bugün, Onur Yürüyüşü günü, hikâyesi elinden alınanların hikâyelerine sahip çıkmak için portreler dizimize hatıralar arası vermenin aracı…

Fantezi şarkılar ve cenazedeki kedi: Hüner annenin hatıralar bahçesine hoş geldiniz

Feyman'ı anlatırken hem gözleri doluyor, hem de gülümsüyor. Özlediği yüzünden belli oluyor Hüner annenin. Biraz daha anlatsın istiyorum o kulübü. Şarkılardan açıyorum bahsi...

"Sokaklarda yürüyen canlı tablolarım var"

"Yasaktan sonra dövme yaptırma patlaması oldu. Hakikaten çok sıkılmış insanlar. Kimsenin umrunda değildi hastalık. Eve gelir misin diyen bile çok oluyordu. Gidip hapishanelerinde dövme yapmamı istiyorlardı sanki"