22 Aralık 2016

Hayatımızın anlamı kaç parça?

Son günlerde gülmeyi de mi unuttuk diye sormaya cesaret edemiyorum...

Hayatımızı anlamlandıran o "küçücük şeyleri" görecek takatimizin kalmadığı zamanlar yaşıyoruz…

Her sabaha acılarla uyanıyor, çekilen tetiklerin, patlayan bombaların, parçalanmış bedenlerin arasında dolanıyor, aklımıza, ruhumuza mukayyet olmaya çabalıyoruz…

Hayatta o kadar çok, ama o kadar çok acı çekiyormuşuz ki, canlılar arasında yalnızca biz, insanoğlu  gülmeyi icat etmek zorunda kalmışız. Öyle diyor Nietzsche…

Son günlerde gülmeyi de mi unuttuk diye sormaya cesaret edemiyor, beni kötümser bulan sevgili dostum Nuray Önoğlu'nun yine kulağımı çekeceğinden korkuyorum.

Adını anmışken biraz söz etmeden olmaz…

Çok uzun zamandır "kitapçılara" uğramaz olmuştum. Sürekli bir göz sanki tepemde. Sanki bir alışveriş merkezi hissi kitapla buluşmamı da engelliyor ve o mekânlara hep yabancı kalıyordum.

Nuray ve sevgili kocası Ergun küçücük mekâna bir hayat yerleştirdiler, öyle bir hayat ki çıkasınız gelmiyor. Adını "Yerdeniz Kitapçısı" koydular. 

İçeri girdiğinizde buram buram çay kokusu. Sonra Nuray ve Ergun'un güleç yüzleri. Boşa harcanan tek kelime yok. Hayata dair ne varsa ortadaki o uzun masaya "seriliyor." Sıcak poğaçalar da eşlik ediyor. Konukların biri gelip biri gidiyor. Konuk diyorum, çünkü orası bir "ticarethane" değil. Küçücük bütçeleriyle yarattıkları dünyada hem kitaplarla hem sevgiyle buluşturuyorlar bizi. 

Gelen öykü yazarıysa konu öykü, felsefeci bir akademisyense felsefe, bir öğrenciyse gençlik sorunları oluyor.

Hayatımın bir parçası, anlamı oldu bu mekân.

Boğulduğum anlarda oraya sığınıyorum.

Boğulduğumuz zamanlarda sığınacak bir yerlerimiz olmalı.

Onca acıya karşın boşuna icat etmek zorunda kalmamışız gülmeyi…

Gülmeyi de unutursak, vay halimize…

Yıllar önce bir yerlerde anlatmıştım, yine paylaşayım.

Hayatın anlamıyla ilgili çok vurucu bir sahneydi.

İkinci Dünya Savaşı belgesellerini çoğunuz izlemişsinizdir, belki bir ayrıntıyı gözden kaçıranlarınız vardır.

Leningrad kuşatılmış, kent neredeyse yerle bir olmuş, insanlar aylardır açlıkla savaşıyor, üst baş perişan. Ümitler yıkılmış, viran mekânlardan insanlar son kalan eşyalarını çıkarmaya çabalıyor.

Ufak tefek zorlukla yürüyen yaşlı adam çıkıyor "sahneye." Kendinden büyük bir şey taşıyor. Önce ne olduğunu anlamıyorsunuz. Dikkatli bakınca, bir sevgiliye sarılır gibi kontrbasına sıkı sıkı yapıştığını görüyorsunuz. Ruhunu ayak altında ezilmekten kurtarır gibi, hayatının anlamını bombardımandan, saldırılardan kaçırır gibi… 

Hayatın anlamı, belki de küçücük gördüğümüz, üzerine basıp geçtiğimiz, şöyle durup, soluk alıp üzerinde düşünmediğimiz ayrıntılarda, bir tek kelimede, hecede, küçücük bir tebessümde, bir dokunuşta gizli…

Şu zor günlerde o "anlamlara" çok ihtiyacımız var.

Boğucu, deli edici zamanlarda Kucaklayıp kaçıracak bir kontrbasımız olmalı… 

Müziğin bir notası, öykünün bir tümcesi, bebeğin sizi gördüğünde gülümsemesi, şımarıklık yapması, kayığında demlenen balıkçının "Abi gel sana da bir bardak vereyim" demesi, Nuray'ın, "Geçmiş Şimdi Olduğunda" kitabını önüme koyup, "Bunu mutlaka okumalısın" demesi…

Hayatımıza kattığımız anlamlar kadar ayakta durabileceğiz.

Hayatın yarım gerçeklerinden ancak böyle arınabileceğiz. 

Akordeonumu aldım.

Caruso çaldım. 

Sizin için…

Hayatınıza bir anlam katmak için...