13 Şubat 2020

Biz her şeye muhalif miyiz?

Buyurun bu "her şeye muhalif" durumu beraber inceleyelim. Bakalım birbirimize hak vermeye devam edebiliyor muyuz?

"Ne için yazı yazıyoruz?"

Son dönem düşündüğüm bir soru oldu…

Genellikle kendime sorduğum soruların yanıtını bu kadar hızlı bulamıyorum doğrusu.

Ama bu sorunun yanıtı çok hızlı ve net geldi:

"Hayır" demenin elzem, "durun" demenin yaşamsal, "size katılmıyorum" demenin gelecek, "bu yaptığınız bir suç" demenin yaşama saygı, "haksızsınız" demenin insanlık görevi olduğuna inandığım için.

Yoksa bu devirde yazmanın ne gibi bir esprisi olabilir ki, zaten bir avuç insanız benzer hassasiyetleri taşıyan, ya biz birbirimizi alkışlıyoruz ya biz birbirimizi yerin dibine sokuyoruz.

Bizim fanusun dışında kalan hayatta böyle durumlar yok.

Hatta çoğu bizi okumuyor bile, hiçbiri bizim gibi düşünmüyor zaten, kimse özgürlüğünün peşinde olması gerektiğinin farkında bile değil.

En acısı da kimse kendinin, vatandaşlığının öneminin farkında değil.

En basitinden karnının doyması gerektiği ve bunun için sadece ihtiyacının olmasının yeterli olduğunun da...

Sanıyorlar ki önemli olanlar güçlü olanlar, iktidar olanlar filan…

Oysa ne münasebet, ama işte öyle sanıyorlar!

Bizler de üzerimize kapatılmış dev fanusun içinde kendi aramızda avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz.

Bazen ses yankı yapıyor, bazen fanus buğulanıyor.

Elbette düşünceler, muhalefet ettiklerimiz de sadece yazıda kalmıyor, bakış açılarımız tüm hayata sirayet ediyor.

Fanusa dışarıdan bakanlar "sürekli söylenen" birileri gibi algılıyor bizi.

"Aman canım bunlar da her şeye muhalif" deyiveriyorlar…

"Kardeşim bir şeyi de beğenin, bir şey hakkında da olumlu fikriniz olsun, memlekette hiç mi iyi bir şey olmuyor" diyorlar…

Aslında bir bakıma haklılar!

Evet memlekette pek iyi bir şey olmuyor.

En azından olan kötülükler arasında bir iki sanatsal olumluluğu da ıskalıyoruz bazen!

Mesela ben yazmak için oturduğumda klavyemin başına konu seçiminde acayip zorlanıyorum.

Konusuzluktan değil, aksine muazzam dehşet verici bulduğum, asla kabul edemeyeceğim ve üzerine gitmek istediğim onlarca konu var.

Hem de o kadar çoklar ki...

O kadar farklı alanda ve o kadar çoklar ki!

Hepsine birden muhalefet şerhi koymak istiyorum!

Sizlerle de beraber yürümeyi seviyorum yazıda.

Geri dönüşlerinizden sizin de bu yürüyüşleri sevdiğinizi anlıyorum.

O yüzden yine beni yalnız bırakmazsanız sevinirim.

Buyurun bu "her şeye muhalif" durumu beraber inceleyelim. Bakalım birbirimize hak vermeye devam edebiliyor muyuz?

Geride bıraktığımız haftada birçok şey yaşandı:

Mesela; kendine "öğrenci faaliyeti" adı veren bir grup üniversite öğrencisi "Geçinemiyoruz" eylemi yaptı. Beşiktaş-Kadıköy seferini yapan vapurda kalabalığın içinden tek tek ayağa kalkan öğrenciler işsizlik ve parasızlık nedeniyle kendini yakan ve intihar edenleri temsil ettikleri bir eylem yaptılar. Bence çok önemli. Çünkü memlekette büyük bir ekonomik dar boğaz yaşanıyor. İşsizlik oranları yüksek, kazançlar ve alım gücü çok düşük, enflasyon tavan, bu koşullarda dolara Euro’ya değinmek dahi lüks bir konuşma; ekmek, soğan satın almak bir mesele…

Geride bıraktığımız dönemde "açlık" gerekçesiyle intihar edenler oldu. Bu konuyu gündeme getirmek adeta yasaklandı, "Ekonomi kötü diyen teröristtir" dendi. Herkes sustu! Türkiye’nin dört bir yerinde valiliklerin, belediyelerin önlerinde "açlık" gerekçesiyle ailem aç, çocuklarımı doyuramıyorum" diyerek kendini yakan, protesto eylemi yapan insanlar oldu. "Kendini yakmak", sadece bu eylemi dile getirmek bile yeteri kadar üzerine düşünmek durumunda bırakıyor aslında insanı. Ama pek kimse bunları konuşamıyor, çünkü tehlikeli!

Gerçi hakkını yemeyeyim, meselenin sadece "maaşı" olduğunu geç de olsa bizlere fark ettiren bir "meslektaş" yazdı konuyu. Olay yerine gidip sorup soruşturmuş, kendini yakmak açlıktan değil psikolojik sorunlardanmış, öğrenmişler. Bir de utanmadan, savunu makamı olarak yazdılar bunları köşelerinde! Neyse bir gün o konuya da detaylı gireceğim, şimdi yeri değil…

Sonuçta hükümet aklama yazılarını bir yana bırakırsak açlıktan intihar ediyor insanlar bir bir ve bu konuya dair ses çıkartmamak, konunun dışında kalmayı başarabilmek için bence ancak algılama yetilerinde doğuştan veya sonradan meydana gelen bir bozukluk olması gerekir. Aksi kabul edilemez.

Anlaştık değil mi bu konuda, özellikle de o genç eylemcilere destek atmak, ben de sizinleyim, aynı görüşteyiz, demek bir borç.

Peki ama İdlib konusu ne olacak?

Vatandaşı olduğunuz ülke, aktörü olmasını kabul etmediğiniz bir savaşa hızla çekiliyorsa veya giriyorsa -artık her nasıl tanımlıyorsanız- buna sessiz kalabilir misiniz?

Politik görüşünüzün ne olduğu önemli mi ki, sırf evladınız, sırf gelecek nesiller için savaşın her türlüsüne düşüncelerinizi siper etmeniz gerekmez mi?

Üstelik başkasının toprağında!

Benim için sessiz kalınabilecek bir konu değil açıkçası. Çünkü kendi yaşamak istemediğimi bir başkasının yaşamasına göz yumabilecek zihniyette değilim. Evladımın savaşması fikri nefes kesici bir fikirse ben savaşların karşısında yer almayı bir görev kabul ederim açıkçası.

Son dönem Devlet Bahçeli’nin "Suriye’ye girelim dümdüz edelim" açıklamaları önüme düşüyor.

Bence mahzuru yok, kendisi istediği yere girebilir, ama bizleri, koca bir ülkeyi beraberinde götüremez.

Kaldı ki savaş için masa başında konuşmak olmaz, cephe sevdalısı olmak gerekir! Bahçeli bey buyursunlar efendim…

Peki ya bu özellikle kadın konusuyla son dönem önümüze çıkan "öz savunma" konusunu nasıl es geçeceğiz?

Hadi siz söyleyin bana, nasıl?

Geçtiğimiz haftalarda Konya’da bir kadın kocasını keserle öldürdü. Mahkemede "28 yıldır bana işkence ediyordu" dedi.

Kadın tutuklandı ama "nefsi müdafaa" tartışmaları başlamıştı.

Çok geçmeden yine Konya’dan bu defa bir farklı müdafaa haberi geldi.

Sokakta dayak yiyen bir kadını korumak için araya giren genç adam müdahale edip kadını kurtarmak isterken dayakçının katili olmuştu!

Katil, sevilen genç bir üniversite öğrencisiydi Bu sefer "müdafaa" sesleri daha da yüksekti.

Genç adam ceza almamalıydı, eline sağlıktı, adamı öldürmeseydi mutlaka dayak yiyen kadın ölecekti.

Tüm bağlamlarından kopartmak istediğim bir konu bu. Çünkü Türkiye'de kadına şiddet ve kadın cinayetleri çok ciddi bir konudur ve sonlanmaması tamamen politik bir tutum nedeniyledir görüşündeyim.

Fakat bu konu dolayısıyla ön plana çıkan ve hepimizin de önemsemesi gerektiğine inandığım kısım insanların hukuktan beklentisinin bittiğini, artık cezayı halkın kendi kendine vermesini makul karşılamaya başladığını gözlemliyorum ben.

Bunun genel bir "öz savunmadan başka yolumuz yok" anlayışına dönüşmesi halinde de bu derece duyarsız kalınabilir mi meseleye emin değilim doğrusu!

Bir diğer meselem de uyuşturucu baronu olarak anılan Naji Sharifi Zindashti’nin tahliye edilmesi konusu!

Geçen hafta Habertürk’ten Mustafa Şekeroğlu’nun haberiydi ve çok tartışıldı. Bir başka ülkede olsa sonuçları çok büyük olurdu. Aslında bizde de öyle olması gerekirdi, olmadığı sürece de memlekette şikâyet edilen tüm sorunlar devam edecektir.

Ben haberi özetliyeyim ama okumayanlar esasını açsın okusun: Global uyuşturucu ticareti yapmakla suçlanan ve bu ticaret zincirinin baronu olarak anılan Zindashti’nin aynı zamanda bazı cinayetlerin de azmettiricisi olduğu öne sürülüyor. Tutuklandıktan 6 ay sonra bir gece yarısı aniden ve sessizce Silivri Cezaevi'nden serbest bırakılıyor. Tahliye kararını veren Cevdet Özcan. Kendisi Burhan Kuzu’nun baskısından dolayı tahliyenin gerçekleştiğinden söz ediyor. Haberde Burhan Kuzu’nun Cumhurbaşkanlığı sarayından arayarak baskı oluşturduğu ifadeleri yer alıyor. Elbette habere Burhan Kuzu’nun verdiği tepki "FETÖ kumpası" yönünde oluyor. Hiç şaşırtıcı bir cevap değil bu!

Açıkçası gerçek de olabilir. Yani bir "FETÖ parmağı" mümkündür. Konunun ortaya çıkmasında da bir parmak olabilir, olayın ceryanında da.

Bunun da araştırılması gerekir, tıpkı Burhan Kuzu’nun bu konudaki dahlinin de araştırılması gerektiği gibi.

Burhan Kuzu ve o dosya özelinde herkesin sorgulanması, bu konunun açığa çıkması için özellikle hükümetin talebiyle bir soruşturma açılması gerekir. Adi bir suçtan yargılanan, "uyuşturucu baronu" lakaplı bir şahsı "kurtarmak" eylemine adı karışan/karıştırılan tüm siyasetçilerin de, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, bundan muazzam bir rahatsızlık duyması gerekiyor.

Maalesef "her şeye muhalif" biri olarak devam etmek durumundayım, konular bitmedi.

Kısaca yazayım diyorum ama kalem bu durmuyor işte!

Cumhuriyet gazetesinde "saraya kriz yok" başlığıyla bir haber yayınlanmıştı. O habere jet hızıyla engelleme geldi. Yani haber internet sitesinde silindi!

Haberin içeriğinde Emine Erdoğan’ın 50 bin dolarlık bir Hermes marka çantayla Japonya gezisinde görüntülendiği bilgisi ve çantanın fotoğrafı yer alıyordu.

Bunun bir haber olduğunu artık herhalde tartışmaya bile lüzum yok.

Benim tek anlayamadığım, "ekonomi çok iyi, kötü diyen teröristtir" denen bir ortamda First Lady’nin çantasının fiyatının deklare edilmesinin neden rahatsızlık uyandırdığı?

Şaka yapıyorum tabii anlayamadığım bir durum yok ortada, Türkiye’de yaşıyorum!

Ama "açım" diye vapurlarda eylem yapılan bir ülkede üst düzey siyasetçilerin eşlerinin harcamaları da mercek altına alınır ve alınmalıdır da.

Bunları konuşmak hakkımızdır, sormak, sorgulamak da vatandaşlık görevimiz olmalıdır.

Bu haberlere gelen engelleri de görünür kılmak gerekir bana göre.

Son zamanlarda değinmek istediğim bir konu da liyakat! Memlekette kim nasıl pozisyon sahibi oluyor, olabiliyor! Eşin dostun sağlam yerdeyse sırtın yere gelmiyor mu? İyi de çok kritik alanlar da var, yani uzmanlık isteyen, misal öğretmenlik!

Bu konuya fazlasıyla takığım aslında.

Liyakat işe alımlarda önemsenen bir konu mu yoksa siyasi eğilim, inanç, biat gibi unsurlar mı ön planda diye bakmak gerekir. Sonuçta memleket meselesi, yani bizleri birinci dereceden ilgilendiren konular değil mi bunlar?

Şöyle özetleyelim; üniversite hocası olabilmesi bile başlı başına günümüz Türkiye’sini özetleyen Bedri Gencer adlı bir şahıs (Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin sınıftaki protestosuna bayıldım, orada da olmak istedim!) depremi, çocuk yaşta evliliklerin yasaklanmasına bağlayabildi. Depremin nedeni; "Allah'ın helal kıldığı yaştaki evliliklerin tecavüz sayılması"ydı!

Kızdırdınız, aldınız boyunuzun ölçüsünü demeye getiriyor.

Bir üniversite hocası bunu diyebilen!

Oturup ağlasak yeri.

Fakat tabii bu tip açıklamalar son dönem memlekette çok sık yapılıyor, hem biraz atmosfer gereği böyle konuşup puan toplamak arzusu da var ama aslında esas mesele hakikaten olmayacak insanların olmayacak pozisyonlara getirilmesinin sonucu!

Yani buna da mı karşı çıkmayalım, sessizce yerimizde oturalım.

Ama sıkı durun, şimdi sıradaki konu hepimize;

Ülkede antidepresan kullanımı yüzde 27 oranında artmış.

Ve hiç şaşırmayacaksınız ama kadınlar daha fazla antidepresan tüketiyormuş.

Açıkçası benim özel ilgi alanım bu konu.

Çünkü artık hayatı olağan akışıyla karşılamakta zorluk yaşıyorum.

Anksiyetelerim arttı.

Her olay karşısında beynim "imdat" sinyali veriyor.

Felaketler, depremler, cinayetler, kazalar, haksızlıklar... Tonla olayı tek bir gün içinde idrak ediyor ve ertesi sabaha yenileriyle sapasağlam karşılaşmamız gerekiyor.

Yorgununuz.

Bitkiniz.

Umutsuzuz da çoğu zaman.

Uçağa binerken bile bir aksilik olursa kendi kendimizden başka kimseden fayda sağlayamayacağımızı düşünüyoruz!

Başımıza bir iş geldiğinde kendimizle baş başayız, bir sistem var ama bizim ihtiyaçlarımızı kapsamıyor, hatta belki de bizi toptan kapsamıyor o sistem.

Neyse, bu antidepresan kullanımı konusunda da bazı endişelerim var, kimi bilimsel çalışmalara göre kullanımı demans, alzheimer, bunama gibi rahatsızlıklara yol açabiliyor.

İnanın böyle bir ihtimal olmasa ilk sıradayım!

Ama "bunayarak" kimsenin de ekmeğine yağ sürmek istemem…

Nefes yettiğince "her şeye muhalif" olmaya devam anlayacağınız!

ETİKETLER

Tuğçe Tatari

Yazarın Diğer Yazıları

Bir bilinmezin, bilemediğimiz şekilde yurdumuzu terk etmesini bekliyoruz!

Korona şehidi ilan edilme vaadi, kolonya hediyesi ve milli dayanışma kampanyalarından etkilenmeyenlere ne önerirsiniz; dua ve sabır mı?

Bugünler bize neyimizin eksik olduğunu değil, neyimizin fazla olduğunu göstermeli

Çok kıymetli bir arkadaşım 'Bugünler bize neyimizin eksik olduğunu değil, neyimizin fazla olduğunu göstermeli' dedi. Etkilendim doğrusu