Anayasa’ya (günümüz Türkçesiyle) şöyle yazıldı:
“Osmanlı tebaasından bir kişinin devlet hizmetinde görev alabilmesi için devletin resmî dili olan Türkçeyi bilmesi gerekir.”
Gerçi bu hüküm güllük gülistanlık bir ortamda konulmadı.
Anayasa hazırlanırken taslaktaki şu ifade daha en başta tartışma yaratmıştı:
Osmanlı ülkesindeki milletlerden her biri kendi dilinde eğitim yapabilir.”
Said Paşa, böyle giderse “Türklük diye bir şey kalmaz” dedi, heyeti ikna etti. Türklük o zaman için kırılgan bir kimlikti. Halk dili ile saraylı dili arasında ayrım büyüktü ve halk okuma yazma bilmiyordu. Türkçeye bir yönüyle ulus devlet inşası açısından, diğer yandan halkın bilincinin yükselmesi açısından önem atfediliyordu.
Sonuçta o hüküm çıkarıldı.
O günden beri Türkçenin resmî dil oluşu, kesintisiz bir anayasal ilke olarak korunuyor.
Zaman zaman dil konusundaki tartışmalar alevlense de bu kural yaklaşık yüz elli yıldır değişmeden duruyor.
Üniter devletlerde birden çok resmî dil olabilir mi?
Yeni “Terörsüz Türkiye” tartışmalarıyla birlikte üniter devlet ve resmî dil meselesi yeniden gündeme geldi. Gözlemler, bu konuda hem kavramsal hem siyasal düzeyde bir kafa karışıklığı olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle netleştirelim: Üniter devlet demek, toplumun tek dilli ya da tek milletli olması demek değildir!
Üniterlik, yönetim yetkisinin merkezde toplanması anlamına gelir. Bu, farklı halkların ya da dillerin bir arada yaşamasına engel değildir.
Örneğin Çin Anayasası’nda ülke “çok milletli bir üniter devlet” olarak tanımlanır. Yani etnik çeşitlilik ile üniter yapı bir arada var olabilir.
Benzer şekilde Nijerya Anayasası’nda “federal” bir yapıdan söz edilir ama yine de “devletin bölünmez bütünlüğü” vurgulanır. Bu da gösteriyor ki, bölünmez bütünlük yalnızca üniter yapılara özgü değildir!
Dolayısıyla “üniterlik = tek millet = tek dil” formülü evrensel bir anayasal zorunluluk değil, siyaseten benimsenmiş bir tercihtir.
Tartışmalarda kavramlar doğru biçimde kullanılmalıdır.
Fakat üniter ve hatta bölgesel devletlerin genellikle tek resmî dilinin olduğu olgusal bir gerçektir. En azından Avrupa Konseyi ülkelerine baktığımızda tablo bunu gösterir.
Bir solukta sayacak olursak; Andorra, Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Estonya, Fransa, İspanya, Lihtenştayn, Letonya, Litvanya, Macaristan, Moldova, Monako, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Ukrayna anayasalarında tek bir resmî dil vardır.
Çekya, Danimarka, Hollanda, İtalya, İzlanda, Yunanistan anayasalarında resmî dile dair açık bir hüküm olmasa da onlarda da tek bir resmî dil olduğunu biliyoruz.
Gerçi bunun istisnaları yok değil. Mesela, eski Yugoslavya’nın dağılmasından sonra kurulan bazı yeni devletler, üniter yapıda olmalarına rağmen birbirine oldukça yakın olan dilleri (Slovence, Sırpça, Boşnakça, Hırvatça gibi) ayrı resmî diller olarak kabul ettiler.
Güney Kıbrıs’ta KKTC ile bağlantılı sorunlar, İrlanda’da yaygın olarak konuşulan İngilizceye ek olarak ulusal kimliği vurgulamak amacıyla İrlandacaya verilen önem, Gürcistan’da ise Abhazya’ya tanınan özel statü, bu genel eğilimden sapılmasına yol açmıştı.
Finlandiya ise hem Finceye hem İsveççeye resmî statü tanıyarak bu genel eğilimin dışına çıkan hayli istisnai bir örnek niteliği taşıyor.
Ancak dediğim gibi, bu son saydıklarım istisna niteliğinde. Avrupa’daki üniter ya da bölgesel devletlerde asıl kural, tek bir resmî dilin bulunmasıdır. Bu devletlerde, genellikle nüfusun büyük çoğunluğunun konuştuğu ya da yaygın olarak bilinen dil resmî dil olarak kabul edilmekte ve bu da sorun olarak görülmemektedir.
Nitekim İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de resmî dil seçimini devletlerin takdir yetkisi kapsamında değerlendirmekte, bu alana müdahale etmemektedir.
Üniter devletler “resmî dil”in dışındaki dillere nasıl bakıyorlar?
Üniter devletler tek bir resmî dile sahip olsalar da diğer dilleri dışlamazlar. Bu konuda İspanya iyi bir örnektir. Bu ülkede Anayasa’da İspanyolcanın resmî dil olduğu söylenmiştir ama peşi sıra eklenmiştir:
“İspanya’nın farklı dil biçimlerinin zenginliği, özel olarak saygı gösterilmesi ve korunması gereken bir kültürel mirastır.”
Bu türden hükümleri başka üniter devletlerde de görürüz. Mesela komşumuz Azerbaycan’ın anayasasında (md. 21) “Azerbaycan Cumhuriyeti, halkın konuştuğu diğer dillerin serbestçe kullanılması ve geliştirilmesini garanti eder.” diye yazılıdır.
Diğer komşumuz Gürcistan’ın Anayasası (md. 21) da “Uluslararası hukukun evrensel olarak kabul edilmiş ilke ve normları ile Gürcistan mevzuatı uyarınca, Gürcistan vatandaşları, etnik ve dini aidiyetleri veya dilleri ne olursa olsun, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın kültürlerini korumak ve geliştirmek ve özel ve kamusal alanda ana dillerini kullanmak hakkına sahiptir.” şeklinde bir hüküm vardır.
Macaristan Anayasası (md. 29) işi alt kimlikleri vurgulamaya kadar götürür: “Macaristan'da yaşayan milletler, devletin kurucu parçalarıdır. Herhangi bir milliyete mensup her Macar vatandaşı, kimliğini özgürce ifade etme ve koruma hakkına sahiptir. Macaristan'da yaşayan milletler, kendi dillerini kullanma, kendi dillerinde isimlerini bireysel ve toplu olarak kullanma, kendi kültürlerini tanıtma ve kendi dillerinde eğitim alma hakkına sahiptir.”
Diğer bir komşumuz olan Bulgaristan’ın Anayasası (md. 36) meseleyi eğitim bağlamında özel olarak ele almıştır: “Bulgarca dilinin öğrenilmesi ve kullanılması, her Bulgar vatandaşının hakkı ve yükümlülüğüdür.” Fakat Anayasa bunun yanı sıra “Ana dili Bulgarca olmayan vatandaşlar, zorunlu Bulgarca eğitiminin yanı sıra kendi dillerini öğrenme ve kullanma hakkına sahiptir.” diye bir güvence getirmiş, ayrıca “yalnızca resmi dilin kullanılacağı durumlar kanunla belirlenir.” diyerek de güvencenin sınırlarını çizmiştir.
Diğer bazı anayasalarda ise resmî dil dışındaki dilsel haklar, grupların “azınlık statüsü” kazanıp kazanmamalarına bağlı olarak formüle edilmiştir.
Meraklısı İtalya Anayasası (md. 6), Ermenistan Anayasası (md. 56), Finlandiya Anayasası (md. 17), Letonya Anayasası (md. 114), Litvanya Anayasası (md. 37), Moldova Anayasası (md. 13), Norveç Anayasası (md. 108), Polonya Anayasası (md. 35) ve Romanya Anayasası’nın (md. 32 ve 120) ilgili hükümlerine bakabilir.
Bu yazılanlardan harekette toparlarsak: Türkçenin resmî dil olarak tanınmasında tarihsel ve bölgesel olarak sorun olmasa gerek.
Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda yüzde 85 düzeyinde olan Türkçe bilme oranı bugün neredeyse yüzde 98 düzeyine varmış durumda.
Yurttaşların yaklaşık yüzde 90’ı Türkçeyi anadili olarak ifade ediyor. Dolayısıyla bu dilin resmî dil sayılması gayet normal bir şey.
Ne var ki bu gerçek diğer dillerin dışlanması ve yok sayılması anlamına gelmiyor ve gelmemeli…
Kanımca Türkiye’de Türkçe dışındaki diğer dillerin zenginliği “özel olarak saygı gösterilmesi ve korunması gereken bir kültürel miras” sayılmalı ve gereken koruma temin edilmelidir. Bu durum tek resmî dil bulunması ile yarışan veya çatışan bir şey değildir.
Aksine, bir arada yaşama koşullarını pekiştiren bir korumadır.
Tolga Şirin kimdir?
Tolga Şirin, İzmir'de doğdu. İstanbul Barosu'na kayıtlı avukat ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı'nda profesör olarak çalışmaktadır.
Hukuk alanındaki lisans ve lisansüstü eğitimini Marmara Üniversitesi'nde tamamladı. Lisans eğitimi sonrasında Londra Birkbeck Üniversitesi'nde insan hakları hukuku eğitimi aldı; doktora ve doktora sonrası aşamalarda Köln Üniversitesi Doğu Hukuku Enstitüsü'nde araştırmacı olarak görev yaptı.
TÜBİTAK Sosyal Bilimler Programı ve Raoul Wallenberg Enstitüsü bursiyeridir.
Aybay Vakfı (2010) makale yarışması ödülünün sahibidir.
2006-2008 yılları arasında İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi yürütme kurulu üyeliği yaptı.
Ondan fazla kitap ve çok sayıda makalesi olan Şirin, İngilizce ve Almanca bilmektedir.
Geçmişte Radikal ve BirGün gazeteleri ile Güncel Hukuk dergisinde güncel yazılar yazan Şirin, haftalık yazılarını 2020'den beri T24'te yayımlamaktadır.
|