08 Ekim 2019

Tapılacak en kutsal varlık 'Doğa'dır!

"Taşa sarıl, ağaca sarıl, aşkla-gönülle sarıl, o senin muradını verir"

Dersim-Pülümür'de Hacılı Köyü Pir Sultan Dergahı'nda Pülümür Belediyesi'nin düzenlediği Aşure Etkinliği'nde omuz omuza saflar oluşturup oturmuş, Dergah'ın sakini ve onlarca göbek öteden bugüne kendisi yadigâr kalmış, "Pir Sultan Ocağı" evlatlarından Mehmed Çelebi Dede'yi dinliyoruz.

"Hepimizin özünde Allah var" diyor bize…

"Nefes, bizim Allah'ımız" diyor bize…

"Cenab-ı Hak, gâvur yaratmamış, hepimizi âdem yaratmış" diyor bize…

Ve sonra, "Taşa sarıl, ağaca sarıl, aşkla-gönülle sarıl, o senin muradını verir" diyor bize…

Ben bunları tıknefes not defterime geçirirken, yanında oturma bahtiyarlığına ulaştığım, bu etkinliğe Maraş-Elbistan'dan tesadüfen denk gelmiş, 800'den fazla deyiş derlemesi bulunan Tacım Baba, defteri elimden alıp şu notu düşüyor:

"Hak, çar [dört] ana sırdır. Güneş Hava Toprak Su Haktır…"


Çelebi Mehmed Dede (Pülümür-Hacılı Köyü, Pir Sultan Dergahı)

* * *

Dersim "Yol" (Raa Haqi) inancında yerel-özgün çerçevede karşımızda olduğu gibi, Anadolu Aleviliğinin bütününde de ayırt edilebilecek bu "Panteizm", daha anlaşılır ifadeyle "doğa tapımı"nın asırlar boyu dilden dile süzüle süzüle gelmiş en içten ve sevimli karşılıklarıdır yukarıdaki sözler…  

Güneşi, havayı, toprağı, suyu Hak, yani kutsal saymak!

Taşı ağacı kutsal saymak!..

Alevi kanaat önderlerinin Pülümür'deki Dergâh'da dilinden dökülenler, bir gün önce Dersim Belediyesi Konferans Salonu'nda, Belediye ile birlikte Munzur Akademi Kültür ve Sanat Derneği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu iş birliğiyle düzenlenen "Munzur Projeleri: Ekoloji ve Kültür Konferansı"nda kıymetli dostumuz Avukat Ümit Altaş'ın konuşmasındaki cümlelerle buluşuyor.

Altaş, Dersim'de ekolojik mücadeleyi inançtan beslenerek daha güçlü kılmanın önemine değinerek, doğaya "taparcasına" bağlı bir "kültürel-insanî" konumun, "modern-kapitalist rasyonalite" karşısında yitimi üzerine düşünmeye kışkırtıyor hepimizi…

* * *

Elbette Dersim'de tarihten bugüne karşımızdaki inanç sistemi, dünyada tek ve yalnız değil.

Bugünkü "dijital-plastik" uygarlık halimizin amansızca yok-edici işleyişi karşısında sayıları azalmış irili-ufaklı insanlık hallerinde (kültürlerde) örneklerini çoğaltabileceğimiz, izini sürebileceğimiz bir durum bu.

Avukat Ümit Altaş, Dersim'in geleneksel kültürel örüntüsü içinde doğanın, taşın, suyun kutsallığına işaret ediyor.

Buna bağlı olarak, dağı taşı suyu kutsal sayan insanlık halinin, ne dağın bağrını maden aramak için deşmeye, ne de suları kimyasala boğmaya cesaret ve cüret edemeyeceğini iddia ediyor.

Onun anlattıkları da beni Anadolu'nun Dersim'inden Orta Afrika ormanlarının içinde yaşayan Mbuti'lerin "orman tapımı"nı hatırlamaya yöneltiyor.

Avcı-toplayıcı Mbuti'lerin, bir parçası olarak içinde yaşayıp bitki ve hayvanlarıyla beslendikleri orman, semavi din sistemindeki tanrıya karşılıktır.

İnanç-itikat, Orman'adır:

"Orman, ana-babadır, çünkü o verir bize muhtaç olduğumuz her şeyi. Yiyecek, giyecek, barınak, sıcaklık, şefkat, merhamet… Ormanın çocuklarıyız biz. O ölse biz de ölürüz."

Mbutiler, dünyanın en kısa boylu insanları. Biyolojik kapasiteleri, içerisinde yaşadıkları sık ağaçlarla bezeli ormanlık doğal ortama uyarlı.

Ama bakın, kültürel kapasiteleri de aynı şekilde o doğal ortama uyarlı. "Orman tapımı", oradan çıkıyor.

Ve Mbuti inancı da Pülümür'deki Mehmed Çelebi Dede'nin "Taşa, ağaca aşkla güvenle sarıl; o sana muradını verir" şeklinde dile gelen inancı da;

Günümüz "modern" insanlık halinde olduğunun aksine, doğadan tam bir kopuş ve yabancılaşma içine girilmemiş;

Bir parçası olunan doğaya tâbilik ve bağlılığı geçerli kılan kültürel örüntü örnekleri çıkarıyor.


Kongo Ituri Yağmur Ormanları'nda yaşayan Mbuti'ler

* * *

Dönelim yine dostumuz Altaş'ın insanın iliklerine işleyen konuşmasındaki sözlerine:

"Hatırlayalım ve hatırlatalım, biz, iki insanı küstüklerinde Munzur'un yanında barıştırırız. Yemin ederken Munzur üzerine yemin eder, ‘Munzur Baba şahit olsun ki' deriz."

Gelin şimdi bir de bugün yeryüzünün hemen her yerinde "norm" haline gelmiş bir evrensel-kültürel örüntü olarak "modern-uygarlık" halinin, yukarıda sergilenenlerden nasıl farklı bir "duyarlılık"la doğaya yaklaştığının tipik bir örneğini paylaşalım. Fatmagül Berktay'ın, "Ekofeminizm ya da Yüreğin İyimserliği" başlıklı nefis makalesinde aktardığı, "modern Batı"nın kültür-doğa düalizmini (ki buna eklemli bir ikinci düalizm de "kültür"le özdeştirilen erkek ve "doğa"yla özdeştirilen kadındır) acı bir çarpıcılıkla yansıtan, 17'nci yüzyıl Britanyalı şairi Henry Vaughan'ın şu dizelerine bakın:

"Teslim aldım doğayı; yarıp geçtim her yerini;

 Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini;

 Rahmini, göğüslerini ve başını;

 Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini;

 Parçalayıp açtım."

Şimdi elbette bu şiire doğuş veren, itici güç oluşturan anlayış kalıbı veya "inanç sistemi"nden HES'ler, taş ocakları, maden ocakları, siyanürlü altın aramalar çıkacaktır.

Bu "hâkim" inanç sistemi, birilerinin "eşref-i mahlûkat" takıntısından öteye gitmeyen kendine-Müslüman ve artık "İnşaat yâ Resulallah" yakarısına evrilmiş inançlarını da katık ederek, ormanları kesip otoyollar, havalimanları, köprüler yapacaktır.

Bu "inanç" sisteminde doğa, insana tabidir.

Ama Pülümür'lü Mehmed Çelebi Dede'nin, Elbistanlı Tacım Baba'nın inançlarında insan, doğaya tâbidir. 

* * *

Bu dedelerin, babaların otantik (özgün) dillerine ve o dili bugünün "doğa-zararlısı" insanının dünyasına bir ekolojik kıyamet arifesinde tercüme etmeye çalışan Altaş'ın söylediklerine eklenebilecek bir başka çarpıcı veri de Narayama Türküsü filminde bulunabilir.


Narayama Türküsü (1983)

Japon yönetmen Shohei Imamura'nın Cannes Film Festivali ödüllü Narayama Türküsü (1983) filminde "modern" insana dehşet verici gelen kadim bir kültürel pratik işlenir: 19'uncu yüzyılda Narayama Dağı eteklerinde varlık sürdüren bir köy topluluğunda 70 yaşına gelen ihtiyarlar evlatları tarafından dağın tepesinde bir yerde, elbette bir dinî ritüel eşliğinde, ölüme terk edilmektedirler.

Pratik, inançsal çerçevede şekillenir, ancak gerçek yaşamdaki karşılığı, doğanın sunduğu sınırlı imkanlar ve kaynaklarla uyarlı bir toplumsallığı sürdürebilmek için böyle bir kültürel uygulamaya işlerlik kazandırılmış olmasıdır.

70 yaşındaki insanları topluluk içinde yaşatabilecek doğal kaynak yoktur. O yüzden topluluk uğruna birey feda edilmektedir.

Bu kültürel uygulama eğer acımasız ve rahatsız edici geldiyse, hemen 21'inci yüzyıl "kültür"ünde hepimizin elbirliğiyle ürettiği, Pasifik Okyanusu ortasındaki plastikten mamûl "Yedinci Kıta"yı hatırlatalım, karşılaştırma ve değerlendirmeyi yapın:

Bir yanda doğanın ve toplumsallığının bekâsı için kendini kurban eden insanların kültürü.

Diğer yanda kendi "iktisadî" bekaları için doğayı ve elbette bütünüyle insanlığı kurban edenlerin kültürü…

Bir tarafta "Doğa, ana-babadır" diyen bir "ekosantrizm" (çevre-merkezcilik).

Diğer tarafta "İnsan, eşref-i mahlûkattır" diyen "homosantrizm" (insan-merkezcilik).

Bir tarafta dağ, orman, nehir tapımı.

Diğer tarafta beton, santral, altın tapımı…

* * *

Yukarıda mevzubahis ettiğim "Ekoloji ve Kültür Konferansı"nda Ümit Altaş ve benim dışımda konuşmacı olarak iki değerli isim daha vardı: Avukat Barış Yıldırım ve aktivist Cemil Aksu… Onlar, Karadeniz'den Dersim'e açılan yelpazede büyüme, kalkınma, enerji gibi "zehirli" kavramlar eşliğinde, "Teslim aldım doğayı; yarıp geçtim her yanını" diyen ekonomi-politik zorbalık karşısında verilen insanî ve hukukî mücadelelerin ayrıntılarına girerek farkındalık yaratmanın önemine değindiler.

Sonrasında söz alan dinleyiciler arasından Dersim'in güzel, kabına sığmaz çocuğu Ulaş Deli kardeşimiz, tüm konuşmaları temize çekercesine, içinde basit bir soru da barındıran şu sade cümlesiyle tartışmalara son noktayı koydu:

"Bizim insanımızın hayvan gübresini ırmağa dökmemesini nasıl sağlayacağız, hepsi bu!.."

Yukarıda aktardıklarımıza bakılınca aslında çözüm ne kadar yalın, değil mi?..

Su kutsalsa, suya gübreyi dökmezsiniz!..

Ama suyu kutsal sayan inanç sistemini küçümseyip "zırva" diye değerlendiren bir "rasyonalite"yi empoze ettiğiniz her yerde, (ihtiyaca değil kâra dayalı) "üretim", "kalkınma" ve "büyüme" sözcüklerini de dilinize pelesenk ettiğinizde sonuç belli: Suyu kutsayan değil, plastiğin çöplüğü sayan anlayışla, "Yedinci Kıta"ya ayak basıyorsunuz!..

Bitirirken, her zamanki gibi umuda kapı aralayarak Tacım Baba'nın kalplere nakşedilmesi gereken sözünü tekrarlayalım:

Güneş, Hava, Toprak, Su… Hak'tır!

Ve noktalayalım:

Tapılacak en kutsal varlık, Doğa'dır!..


Munzur Çayı Vadisi

Yazarın Diğer Yazıları

Al Trump’ı vur Şevki’ye şevkle şehvetle!

“Ehl-i tasavvuf” denilerek ölüm yıldönümünde yâd edilen biri var ortada ve onun Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ndeki anma töreninde havada Şevki Yılmaz’ın “abdestli ve mübarek” ağzından çıkan “kavat-pezevenk” lakırdıları uçuşuyor

Kapımızı erken çalan Postacı: Ünsal Oskay

10 yıl önce bugün kaybettiğimiz Prof. Dr. Ünsal Oskay, "ekran" denen zevk verici "narkotik" ve onun zehirli etkileri karşısında, ruhsal-zihinsel bağışıklık sistemimizi güçlendirecek bir "reçete"yi bizimle paylaşmayı hiç ihmal etmedi

'Pınar'ınız ya IŞİD'e can suyu olursa!..

Hemen herkeste "Barış Pınarı" adı verilen operasyonun bir süredir sönümlenmiş "IŞİD ateşi"ni yeniden canlandırabileceği endişesi mevcut