11 Ocak 2010

Fabrikadan Podyuma Yabancılaşma

Missy Raider, şunları söylemiş: Artık popom, memem görünmüş umurumda değil; çünkü bedenim artık bana ait değil. O, bir nesne...

Okuyunca çarpıldım! Elle dergisinin moda çekimleri için Türkiye’ye gelen Amerikalı süper model Missy Raider, 13 yıllık meslekî tecrübesinin ardından şunları söylemiş: “Artık popom, memem görünmüş umurumda değil; çünkü bedenim artık bana ait değil. O, bir nesne” (T24, 5 Ocak 2010).
Hayattan öğrenmek bu olsa gerek! Marx’ın o hacimli, nüfuz etmesi hayli çaba isteyen kapitalizm analizinin en merkezî kavramı “yabancılaşma”, bundan daha sade, anlaşılır ve çarpıcı biçimde örneklenemezdi herhalde?!
Güzel popolu, harbi sözlü manken, daha ileri gidip selülitleri olup olmadığını da soran gazetecilere, bedenine yabancılaşmasını aksettiren karşılıklar vermeyi sürdürmüş: “Tabii ki bende de var. Ama umurumda değil! En azından şimdilik… Podyuma çıkmama engel olacak kadar çoğalırlarsa bir çaresine bakarım”.
Missy Raider 29 yaşında. 16 yaşında podyuma çıkmış. Geçen yıllar, başlangıçta mutlaka ki çok değer verdiği, üzerine titrediği ve özdeş hissettiği bedenine yabancılaşmasına, giderek de bu yabancılaşmanın bilincine varmasına yol açmış görünüyor. Yaşı küçük, ama tecrübesi çok ve sözleri kurşun gibi ağır… Tekrar edilmeli: Bedenim bana ait değil, o bir nesne, diyor. Tabii nesne olmanın ötesinde o bedenin bir “meta” olduğunu da eklemek lâzım. Alınıp satılıyor, para ediyor, kâr getiriyor çünkü o beden.
Bu ise durumu “yabancılaşma” açısından daha da katmanlı hale getiriyor. Çünkü mankenimiz hem o metayı üreten “işçi”, hem de o metanın bizatihi kendisi. Dolayısıyla sadece bedene değil, benliğe yabancılaşmadan da söz etmek gerekli burada…
Tam bu noktada da tartışmayı bir diğer, ama bu defa yerli, dahası “emekli” bir başka mankene bağlanarak sürdürmek mümkün. Türkiye’de bir dönem en gözde mankenlerden olan, şimdilerde ise Bodrum’da münzevi yaşam sürdüren Merve İldeniz bu. O da bir söyleşide, yıllar içerisinde meslek icabı “onarım” gerektiği için pek çok yeri cerrahi müdahaleden geçmiş vücudunu övenlere, harfi harfine hatırlamıyorum ama, “Bu gördüğünüz ben değilim” gibisinden bir karşılık vermişti. Benliğine yabancılaşmanın bilinci de işte böyle bir şey…
İnsanlık tarihini bir yabancılaşma tarihi olarak okumak mümkün. İnsanın doğaya, insanın insana, insanın kendi emeğine, sonra bedenine ve nihayet benliğine yabancılaşması!.. Marx, bunların hepsini bütünlüklü olarak değerlendirmiş olmakla birlikte, esas üzerinde durduğu, klasik kapitalizmin, imalat sanayinin, fabrika üretim sürecinin bir sonucu olarak somutlaşan emeğe yabancılaşmaydı.
Bedene ve benliğe yabancılaşmanın ise geç kapitalizm, bir diğer deyişle tüketim kapitalizmi bünyesinde daha bir kristalleştiği söylenebilir. Görsel kültüre yaslanan, onun endüstrileşmesinden beslenen tüketim kapitalizminin insanlık tarihinde açtığı yeni bir sayfa olan “İmaj Çağı” kışkırttı bu yabancılaşma biçimlerini…
Ne düşündüğünüzün, söylediğinizin, yaptığınızın, yani ne olduğunuzun değil, nasıl göründüğünüzün önem kazandığı, başka hiçbir şeyin anlam ifade etmediği bir dünya, İmaj Çağı’nın dünyası… İmaj, “hayal” demek. Merve İldeniz’in sözleri de bununla ilişkilenmekte. “Bana baktığınızda bir hayal görüyorsunuz” demek istiyor!..
Bu “hayal”leri var eden “tanrılar” mevcut tabii. “Image-maker” deniyor onlara, biliyorsunuz. Ve günümüz insanı, adeta o alaturka şarkıyı diline dolamışçasına “Tanrım beni baştan yarat!” dileğiyle kendisini bu “imaj yapıcılar”ın ellerine bırakıyor. (Galiba tam da bu minval üzere ve o şarkı sözünü başlık yapmış bir televizyon programı da vardı bir zamanlar?!)
Böylece kendimiz olmaktan çıkıp, yapıntı görüntümüz, yani imajımızla hayatın içinde yer alıyoruz. Evet, insanın benliğine yabancılaşmasının bir biçimi bu… Ama tabii herkes Amerikalı manken Missy ve yerli eski manken Merve gibi sorunsallaştırma niyetinde değil bunu…
Aksine bunun “iktisadi” mülahazalarla olumlanıp, teşvik edildiği söylenebilir. Hatırlayın bir zamanlar sıkça izlediğimiz o reklamı: Kocasıyla buluşmadan önce güzellik salonuna uğrayan sönük görünümlü kadın, saçı-başı, yüzü-gözü, eli-ayağı bir güzel “torna”dan geçirildikten sonra buluşma yerine gider. Adam, oraya gelip “karısı”nı ararken gözü o “güzel kadın”a takılır; sonra şaşkınlık içinde dili dolanarak karısını aradığını söyler ona… Kadın, yani karısı, “Karınız nasıl biri?” diye cilveli, ama daha önemlisi mutlu bir ifadeyle sorar adama… Mutludur, çünkü o artık yeni baştan yaratılmıştır.
İşte böyle! Nasıl görünüyorsanız “o”sunuz. Ama hayat, tıpkı seyri sermaye yapmış bu sistemin emekçisi mankenler gibi size de bir gün yabancılaşma bilinci kazandırdığında soracağınız soru, “Nasıl görünüyorum?” olmayacak.
“Bu görünen ben miyim?” olacak.

Yazarın Diğer Yazıları

Vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım!

Yöresel ve evrensel düzlemlerde eşzamanlı yaşananları 'insan' gerçeğinde birbirine organikçe bağlamak… Daha iyi bir hayatı var etme umut ve inancıyla gelenekten geleceğe taşınmak… Bunlar, Hasan Hüseyin şiirini bu coğrafyanın en özgün ve özgül yapıtlarından biri kılar

Goebbels korosu söylüyor: "Her şey mükemmel efendim!"

Bir okurum, siyaseten Refah Partisi - AK Parti çizgisinde yol almış olmakla birlikte bugün gelinen noktada Ak Parti'nin yapıp ettiklerine ve olup bitenlere bağlı olarak bu ideolojik 'gönül bağı'nın nasıl koptuğunu samimi bir eleştirellikle bizimle paylaşıyor

Goebbels'leşme karşısında muhalefeti sorgulamak!

Matbu medyanın hazan mevsiminin, televizüel medyanın da sonbaharının yaşandığı bir dönemde, insanları sıkan, bıktırıp usandıran karakterlere, ağızlara, kabadayılıklara kimse katlanmak zorunda değil. CHP hiç değil