23 Eylül 2019

Minik yelkenlilerle okyanusu aşanlar

Neden üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde çocuklarımızı denizle mutlu etmeyi bilmiyoruz; neden bizim çocuklarımızın rol modelleri padişahlar, televizyon dizilerinin kanlı katilleri, köşe dönücüler oluyor?

Bir milletin denizi sevdiğini, denizin yaşamlarının önemli bir parçası olduğunu, adeta denizle nefes alıp verdiklerini nasıl anlarsınız? Elbette denize kıyısı olan ülkelerin kara kısımları, denizden uzak bölgeleri de vardır. Ama Fernand Braudel, iki ciltlik Akdeniz kitabında, sahilden başlayıp içerilere, hatta dağlara doğru uzanan coğrafyayı, orada yaşayan insanları, tarımı, üretimi de Akdeniz kültürünün bir parçası olarak anlatır. Denizin yaşamın önemli bir parçası haline gelmesi, önce denizin insanları mutlu etmesiyle mümkündür. Denize saygı göstermekle ve denizi kirletmemekle. Çocuklarına denizi, denizciliği anlatmakla, öğretmekle.

22 Eylül Pazar günü, La Rochelle’de, mini transat yarışı bir kez daha ertelendi. La Rochelle, Fransa’nın batısında Atlas Okyanusu’na açılan bir kapı, antik çağlardan beri varolan bir kent. Romalılar, Galli bir kabile olan Santonelardan alıp (bu arada Asterix ve Obelix’e de bir selam çakalım) tuz ve şarap üretimi yapıyorlar bölgede. Sonraki yüzyıllar boyunca önemli bir kıyı kenti oluyor. Bir ara Templar Şövalyeleri’nin Atlas Okyanusu kıyısındaki ana üssü, tarihin başka bir döneminde Huguenotların (Fransız Protestanları) merkezi oluyor, mezhep savaşlarında binlerce insanını yitiriyor. “Yeni dünyanın keşfi” ile önemi artıyor, bu sefer de köle ticaretinin Fransa’daki merkezi haline geliyor, taa ki Fransız İhtilali bu duruma son verene kadar. Bugün La Rochelle, Fransa’nın en önemli deniz kentlerinden biri. Marka haline gelmiş birçok önemli teknenin fabrikası burada. 4588 yat kapasitesiyle Avrupa’nın en büyük marinasına sahip. Dünyanın en önemli denizcilik fuarlarından biri sayılan Grande Pavois’a da ev sahipliği yapıyor her yıl.

La Rochelle iki yılda bir yapılan mini transat yarışının da başladığı liman. Mini transat, 6.50 metrelik teknelerde tek başına yapılan 4000 deniz milini aşan bir okyanus yarışı. Aslında tam bir yarış sayılmaz, sonunda ne bir ödül, ne de derece sahibi olmak var. Önemli olan bitirmek, daha doğrusu bitirebilmek. Kolay iş değil küçücük bir teknede, tek başınıza okyanusu aşmak. Yarış Fransa’dan başlıyor, Kanarya Adaları ya da Madeira da bir stop yapıp, Karayipler’de Martinique'te sonlanıyor. Yarışa katılabilmek de kolay değil, önce 1500 mil okyanus yarışçılığı deneyimine sahip olacaksınız, sonra da bir miniyle 1000 mili tamamlayacaksınız.

İlk kez 1977 yılında start alan bu yarışın belki de en zor kısmı ilk bölümü, yani Biscay Körfezi’ni geçmek. Fransızların Gaskonya Körfez’i adını verdikleri geniş körfez, Atlas Okyanusu’nun kuzeydoğusunda yer alıyor. Avrupa kıta sahanlığı körfezin içinde uzun mesafeler boyunca ilerliyor. 4000 metrelik okyanus derinliklerinden aniden çok sığ sularla karşılaşan, sırtına Atlas Okyanusu'nun rüzgarlarını, fırtınalarını alan dalgalar, burada birden büyüyor ve tekneler için en tehlikeli durum olan kırılan dalgaları meydana getiriyor. İşte yarışın bu yıl iki kez ertelenme nedeni de bu. Meteorologlar hızı kesilmeyen rüzgarlar, fırtınalar raporluyorlar. Yarış organizatörleri de izin vermiyor küçücük teknelerin bu şartlarda okyanusa açılmasına, çünkü yarışın geçmişinde denize düşüp ölen yarışçılar var.

La Rochelle’e denizcilik fuarına katılmak, yüksek enlemlerde seyir yapabilecek tekneleri incelemek için geldim. Ancak şehirdeki heyecan dalgasının peşine takılıp mini transat köyüne ulaştım. Sürekli çalan müzik, geceleri rengarenk ışıklar ama en önemlisi bayraklarla donatılmış miniler. Pontonlara sıralanmış, rengarenk, gerçekten küçük tekneler ve kaptanları. Çoğu Fransız olmakla birlikte 15 ülkeden 87 kadın ve erkek. Yarışın en genç kaptanı 18 yaşındaki Violette Dorange, en yaşlısı 64 yaşındaki anestezist Georges Kick. Pontanlarda telaşlı bir kalabalık. Teknelere bir şeyler taşıyanlar, son ayarlamaları, belki son tamirleri yapanlar. Orada burada kaptanlara sarılan kimi kez sevgililer, kimi kez anne-babalar. Yüzlerde bir türlü başlayamayan yarışın, dışarda esen sert rüzgarın getireceklerinin endişesi, bir yandan da minicik tekneyle okyanusu, deryaları aşmanın vereceği gurur ve mutluluğun hayali. 2011'de ülkemizden de bir denizci, Tolga Pamir de bu yarışa katıldı ve tamamladı. Hayallerini gerçekleştirebilmek için Fransızca bilmeden gelip La Rochelle’e yerleşen denizcimiz 2013'te başlamasına az kala katıldığı bir yarışta sert hava koşulları yüzünden teknesini kaybetmiş kendisi zor kurtulmuştu. Ancak bunlardan yılmayan genç denizci 2020'de yapılacak olan solo okyanus yarışlarının zirvesi, hatta tüm sporların Everest’i olarak anılan Vendee Globe yarışına katılmaya da hak kazandı bildiğim kadarıyla (yine bildiğim kadarıyla çok maliyetli olan bu yarış için sponsora ihtiyacı var).

1987'den beri, yarışa katılan kaptanlar iki taahhütte bulunuyorlar. İlki biyolojik olarak çözülemeyen hiçbir şeyi denize atmamak. Örneğin bir muz kabuğunu atabilirler ama plastik bir torbayı asla. İkincisi her kaptan iki ilkokul sınıfı tarafından destekleniyor. Biri yarışın başladığı Fransa’da, diğeri bittiği Martinique'te. Yarış başlamadan, Kanarya Adaları'nda durduklarında ve bittiğinde büyük macerayla ilgili bilgileri, yaşadıklarını, hissettiklerini, zorlukları ve başarmanın mutluluğunu paylaşıyorlar kendilerini destekleyen çocuklarla. Çocuklara rol model oluyorlar. Her sınıf, yelken kumaşı üzerine büyük bir resim yapıyor ve kaptanlar bunu ana yelkenlerine yapıştırıp yolculuk boyunca yelkenlerinde taşıyorlar.

Trenim saat 11:20'de kalkıyor. 22 Eylül'de küçük bir ısınma yarışı yapılacak, La Rochelle koyunda. Tekneler sabah 10:00'dan itibaren marinadan ayrılacaklar. Küçük sırt çantamı toplayıp mini transat köyüne yollanıyorum. Hava serin, gri bulutlar gökyüzünü kaplamış. Bir iki damla düşüyor, sonra rahat bırakmaya karar veriyor denizcileri, daha değil. Pontonlarda rengarenk bir heyecan. Tekneler görücüye çıkacak gelin gibi. Kaptanların arkadaşları, yakınları koşuşturuyor. Birisi su getiriyor, diğeri bir paket sandviç bırakıyor teknenin içine. Bir termostan sıcak kahve döküyor kağıt bardağa ve gencecik kadın kaptana uzatıyor bir arkadaşı. Fotoğraflar çekiliyor. Tulumlarını giyiyor denizciler. Ben bir yandan saate bakıyorum, bir yandan denizin mutlu ettiği insanlara. Ötede koca okyanus, beride 6.50 metrelik küçücük miniler ve kocaman yürekleriyle kadın ve erkek kaptanlar. Hayatın başka bir yüzü de var. Öfkeden, silahtan, kadın cinayetlerinden, yolsuzluktan, hapsedilen aydınlardan başka bir yüzü. Bizim az bildiğimiz bir yüzü. Deniz kenarında yağmurdan sonra açan çiçekler gibi rengarenk tekneler, yelkenlerinde ilkokul çocuklarının çizdiği resimlerle birer birer ayrılıyorlar limandan. Benim trenim  az sonra kalkıyor hayatın diğer yüzüne doğru. Kafamın içinde sorular, sorular. Neden üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde çocuklarımızı denizle mutlu etmeyi bilmiyoruz? Neden bizim çocuklarımızın rol modelleri padişahlar, televizyon dizilerinin kanlı katilleri, köşe dönücüler oluyor? Neden bu halkın teveccühünü kazanmış, yıllardır iktidarı elinde tutanların çocuklarımız için hayali imam-hatipli olmanın, kindar ve dindar olmanın ötesine geçemiyor.

Miniler okyanusa açılıyor, tren kalkıyo ...

Yazarın Diğer Yazıları

Hepimiz cinayetlerin görgü tanığıyız

Arınmamız lazım. Yağmur gibi yağan kötülüğün, pisliğin üzerimize yapışmayacağı bir ülke yaratmalıyız. 21. yüzyıldayız. Daha ne kadar, "Bölünürüz" öcüsüyle korkutularak yaşayacak bu ülke insanı? Daha ne kadar varını yoğunu silaha yatıracak? Daha ne kadar kardeşlerini düşman bilecek? Ülkeyi yönetmeye soyunmuş siyasi aktörler daha ne kadar nefret dilinin ekmeğini yiyecek? Daha ne kadar korku ikliminden oy devşirilecek? 

Yağmur damlaları kan kırmızı

Bu sefer hilale denk geldi Dolunay Öyküleri. Ayın hilal hâli başka bir gizem taşır. Aşkın di'li geçmiş zamanı gibidir lakin eşit olasılıkla gelecek zamana da işaret edebilir. Sonuçta aşk da, hayat da döngüseldir, biz ne kadar çizgisel sansak da...

Üniversitelerimiz, kızlarımız, kadın vatandaşı döven polislerimiz ve kayyım rektörümüz

İki haberi alt alta koyduğumuzda üniversitelerimizin kızlarımızı emanet ettiğimiz kurumlar olduğu, sokaklardaysa kızlarımızın kendilerini koruması gerekenler tarafından sille tokat dövülebildiği ve bu durumun da kılıfına uydurulup meşru gösterilebileceği gibi, tuhaf bir durum ortaya çıkıyor