21 Temmuz 2019

Hayatla ilişkiyi ölüme karşı tavır belirler

Bugün iktidar ve sermayeye sahip dindarların ölümle ilgili tavrındaki dönüşüm, uysal ölümden yasak ölüme doğrudur ve onlar “yarın ölecekmiş gibi” değil, “hiç ölmeyecekmiş gibi” yaşamaktalar. Bu durum da siyasal ve ekonomik alanda iktidarın sonunu her şeyin sonu, yani kıyamet gibi algılamaya neden olmakta

İnsan, bir gün mutlaka öleceğini bilen tek hayvandır; başka deyişle, sadece insan, kendi hayatının ve dünya hayatının geçiciliğinin bilincinde olan bir canlıdır. Hayatının sonsuza kadar sürmeyeceğini, kendi iradesi dışında başlayan hayatının yine kendi iradesi dışında bir gün sona ereceğini bilir. Doğum ve ölüm, hayatın bu iki belirleyici olayı, insanların kendileri tarafından deneyimlenemeyen, hep başkalarının başına gelen olaylardır. O yüzden, “Ben falan tarihte, falan yerde doğdum”, demek yanlıştır; çünkü doğum bizim hatırlayabileceğimiz ve başkalarının şahitliğine ihtiyaç duymadan, dolaysız anlatabileceğimiz bir olay değildir. Doğumumuza dair bilgiler, anılar başkaları tarafından anlatılır. Biz de başımızdan geçen bu en hayati olayı, başkalarından öğreniriz. Şimdi teknolojinin imkanlarıyla, kamerayla filme çekilmiş kaydını seyretmemiz de mümkün, ama onu da başkaları tarafından çekilmiş bir film olarak seyredebiliriz.

Ölüm de aynıdır; kimse “Şurada, şu tarihte öldüm”, diyemez. Ölüm, deneyimlenemez; dolayısıyla kimse kendi ölümünü anlatamaz, ancak başkalarının ölümüne şahit olunabilir. Ama insan, sadece insan kendi ölümü üzerine düşünebilir.



Her ne kadar, İslam’a göre ölüm, ne bir saniye önceye, ne bir saniye sonraya alınabilse de, tıp bilgisi, bilinçli ya da bilinçsiz olarak insanların ölümü hızlandırabileceğini ya da geciktirebileceğini söyler. Sağlıklı ya da iyi koşullarda yaşamanın ölümü geciktireceğine, hastalıklı ya da kötü koşullarda yaşamanın ölümü hızlandıracağına inanılır. İnanılır diyorum, çünkü bu savı doğrulayacak bilimsel bir kanıt yoktur aslında, sadece genelleme yapılmaktadır. Örneğin, sigara içenlerde kanser olma riski yüksektir, dolayısıyla “sigara öldürür” denir. Ama her sigara içenin kanser olduğu da söylenemez. Hatta intihar eden herkesin mutlaka öleceği bile söylenemez. İntihar, insanın kendi iradesiyle ölmeye bir teşebbüsüdür; fakat örneğin, zengin olma umuduyla birçok teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanan birinin, bunalıma girdikten sonra intihar teşebbüsü de “başarısız” olabilir.

Yaşamak, ölmekte oluştur

Yine de bu gibi örnekler istisnaidir. Genel olarak, intihar eden kişiler ölür; böylece kendi iradeleriyle hayatlarını sona erdirirler. Titizce kendine bakan, sağlığına özen gösteren kişiler de pek hasta olmaz ve uzun yaşarlar. Ama sağlıklı yaşamak ölümsüz bir hayat vaat etmez, sadece ömrü uzatır. Ömür ne kadar uzun olsa da ölüm hep erken gelir. Hayatın süresi, ölümün hızı karşısında hep kısa kalır. Aslında doğduğumuz andan itibaren hayat değil, ölüm başlar. Ömür dediğimiz, ölüme kadar geçen süre(ç)dir; yani yaşamak, ölmekte oluştur. Bu ölmekte oluş hali bazıları için hastalıklı, ağrılı, acılı, çileli olabilir; bazıları için de sağlıklı ve rahat olabilir.

Freud, “Nihayetinde hiç kimse kendi ölümüne inanmaz; zira herkes bilinçdışında kendi ölümsüzlüğüne ikna olmuştur”, demiştir. Gerçekten, yaşlanırken bile ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ederiz. Özellikle mülk ve iktidar sahibiysek… Servet sahibi oldukça, sermaye biriktirdikçe, para kazandıkça hayata daha sıkı bağlanır, dünyaya daha köklü tutunmaya çalışırız. İktidar sahibi oldukça da hayatımız ve başkalarının hayatı üzerinde denetimin bizde olduğunu sanırız. Aslında bir temenni tahmine dönüşmüştür. İktidar sahibi olanlar başkalarının hayatı üzerinde denetim ve disiplin uyguladıkça, yasalarla başkalarının hayatlarını düzenledikçe ve yönettikçe, kendi hayatları üzerinde de denetimin kendilerinde olduğuna, kendi hayatlarını isteklerine göre düzenleyebildiklerine ve yönetebildiklerine inanırlar. Ölümlülük başkalarının ölümlülüğü, başkalarının ölümlülüğü kendinin ölümsüzlüğü olarak görülmeye başladıkça, varolma direnci varlığını sürdürmenin şiddetine dönüşür.

Kapitalizm ve devlet ölüm karşısındaki tavrımızı değiştirmiştir. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de toplumun dindar kesimi iktidara ve sermayeye daha fazla sahip oldukça ölüm karşısındaki tavır da değişmiştir. Bunun sonucunda dini inançta ve dini söylemlerin anlamlarında değişimler olmuştur.

Tövbe artık unutuldu

İslam’da, peygambere atfedilen bir söz olan, “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi öte dünya için çalış” öğüdündeki anlam değişmiştir. İslam, her ne kadar bir ticaret toplumuna gelmiş olsa da, bu, kapitalizm öncesi bir ticaret toplumudur. Bu yüzden Hıristiyanlıktaki gibi ticaret yapmak kötülenmeyip, bilakis özendirilmiştir. Ama ticaretle kazanılan paranın biriktirilerek aşırı servete dönüşmesi de engellenmek istenmiştir. Bu bakımdan peygamber, işte ve ibadette bir dengeyi öğütlemektedir. Mistik bir çilecilikle dünyaya tamamen kayıtsız kalmaya da, zenginlik uğruna kendini tamamen çalışmaya adamaya da karşıdır. Ama vurgu cümlenin ikinci kısmındadır. Bugün ise vurgu cümlenin birinci kısmı için yapılmış gibi anlaşılmaktadır. Böyle olunca da bugünün dindarları yarın ölecekmiş gibi değil, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaktadırlar. Bunun sonucunda günahla ilişki gerilimli olmaktan çıkmıştır. Dünya hayatının sonsuzlaşmasıyla, hesap günü daha ileri bir tarihe sürekli ertelenmekte ve bu ertelemeyle tövbe sonra yapılacak bir şey olarak unutulmaya terk edilmektedir.

Bir dindar için tövbe edilecek edimlerin çoğalması, tövbenin artık unutulduğunun işaretidir. Artık pişmanlık yoktur, sadece doyum vardır. Günahkâr arzular tatmin edilince, nasuh tövbe edilecektir. Tüketim toplumunda dindarların günahla ilişkisi, dindar bir ailede, ergenlik döneminde şehveti yoğun gençlerin mastürbasyonla ilişkisi gibidir. Mastürbasyon her yapıldığında pişman olunur, ama verdiği hazdan her seferinde tekrar yapılır. Bir süre sonra, günahtan alıkoyduğu gerekçesiyle meşrulaştırılır.

Dindarların kötülük karşısında iki tavrı vardır: Bir tavırda, yapılan kötülüğün şeytanın kandırmasıyla olduğu, kendisini şeytanın ayarttığı söylenerek bağışlanma dilenir. İnsan olmaktan dolayı nefis denen bazı zaaflar vardır ve şeytan bu zaaflardan yararlanmayı iyi bilmektedir. Ne kadar direnilse de şeytan akıl çelebilir. Kötülük şeytandandır, kötülüğe o neden olmaktadır. Diğer tavırda, “her kötü görünende iyilik, her iyi görünende kötülük vardır”, formülü işler. Dolayısıyla kötü olarak görünen bazı edimler iyiliğe vesile olabilir. Bazılarının israf olarak gördüğü şeyler, düşmana karşı azamet ve görkem içindir. Bazıları için hukuksuzluk olarak görülen şey, kötülükle mücadelenin şiddetidir. Sonuçta hükümetin gözettiği fayda, adaletin gözettiği haktan önce gelmektedir. İktidar ve sermaye bu şekilde dini bir gerekçeyle ve ilahi bir amaçla kutsanınca bu dünya, öte dünyanın yerini almakta, bu dünyanın güzelliğinden nasiplenmek, cennetin müjdesi olarak görülmektedir. Bu dünyadaki iyiliğin mükafatının öte tarafta verilmesini beklemek gereksiz görülmektedir, kazanılan sevaptan bu dünyada avans çekilebilir.

Ölüm adeta “yasak” oldu!

Batı’da Ölümün Tarihi’nin yazarı Philippe Ariés, Ortaçağ’da insanların ölüm karşısındaki tavırlarının tevekküllü olduğunu belirtir. Ölüm, hayatın döngüsü içinde bir son uğraktır. İnsanlar ölüme hazır yaşarlar ve ölümün geldiğini anladıklarında onu sakin karşılarlardı. Ortaçağ insanı ölüme karşı bir direnç göstermez, kendi ölümünün merasimini kendisi yönetirdi. Hasta yatağında sırtüstü yatar, yakınlarını çevresinde toplar, onlarla hayatının güzel anılarını paylaşır, sonra onlardan helallik ister, vasiyetini söyler ve dualarla ölümün gelmesini beklerdi.

Sanayi devriminin ortaya çıkardığı modern toplumda ise insanlar artık evlerinde sakin ölümü beklememekte, hastanede ölüme karşı son ana kadar direnmektedirler. Hastane (hospital) de böylece sefillerin ve evsizlerin sığındığı bir konuk evi olmaktan çıkıp, hastaların tedavi edilmeye çalışıldığı sağlık merkezleri haline geldiler. Ölüm, Ariés’nin “uysal” dediği bir sıfatla tanımlanmaktan çıkarak, “yasak” olarak tanımlanmaya başladı. Bu dönüşüm ilginç bir şekilde cenazeye gösterilen tavrın da değişmesine neden oldu. Ortaçağ’da kiliselere emanet edilen cesetlerin gömüldüğü anonim mezarların yerini, laik toplumda özelleşmiş mezarlar aldı.

Ölüme karşı tavırdaki bu dönüşüm, modern insanın dünyayla ilişkisini de etkiledi. Özelleşmiş mezarlığın ortaya çıkması ölümsüzlük isteğinin bir ifadesidir. Bu dünyada varoluşunu sürdürme isteği, üremeyle, anıtsal mimariyle, sanat yapıtıyla, kitap yazmakla, hayır işleriyle ifade edilir. Bütün bu minvaldeki edimler başkası için değil, aslında kendisi içindir; kendi adını ölümsüzleştirmek, bu dünyaya kendi izini bırakmak içindir. Bu yüzden dinlerde de yapılan iyiliğin gizli yapılanı makbuldür, çünkü gizli yapılan sadece Tanrı rızası için yapılmıştır, açıktan yapılan kendinin ölümsüzlüğü içindir.

Ölümle barışık yaşamak

Bugün iktidara ve sermayeye sahip olan dindarların da ölümle ilgili tavırlarındaki dönüşüm uysal ölümden yasak ölüme doğru olmuştur. Zengin ve iktidar sahibi dindarlar “yarın ölecekmiş gibi” değil, “hiç ölmeyecekmiş gibi” yaşamaktadır. Bu durum da siyasal ve ekonomik alanda iktidarın sonunu her şeyin sonu, yani kıyamet gibi algılamaya neden olmaktadır.

Siyasal ve ekonomik hayatın da aslında tarihsel bir süreci, doğal bir döngüsü vardır. Siyasal ve ekonomik bedenin (hükümet ve sermaye) ne kadar sağlığına dikkat edilse de yaşlanması ve çürümesi önlenemez. Bu tarihsel gerçekliği reddedip, mumyalama yöntemiyle bedeni ölümsüzleştirmek de mümkündür, mamafih hayat ölümsüzleştirilemez.

O yüzden Ortaçağ toplumlarının ölüme karşı tavırlarından örnek alıp, ölümlü olduğumuz gerçeğiyle barışık yaşayabilmeyi, kendini kutsallaştırmadan hayatını değerli kılmayı, ölümü yadsımadan bedenini sevmeyi öğrenmeli, nasıl irademiz dışında dünyaya geldiysek irademiz dışında gidecek olmayı kabullenmeliyiz.

Yazarın Diğer Yazıları

Bilgeliğin imkânı olarak gençlik

Kapitalizmin her şeyi tüketim toplumuna özgü değerlere göre dönüştürdüğü süreçte gençlik, tatminsizlikle öznelleşiyor. Arzunun dizginlenemezliğine karşı tatminsizlik uysallık ve duyarsızlığa neden oluyor. Böylece gençliğin asi karakteriyle devrimci harekete dönüşme potansiyeli iğdiş ediliyor

Hayvanların çerçeveye alınması

Modern toplumda hayvanlar insanların sürekli genişleyen güç istencinin göstergesi oldular. Geleneksel toplumda hayvanlar insanla iç içe yaşayabiliyorken, modern toplumda yaşam alanının dışına çıkarıldılar ve böylece gözlemlenip seyredilen varlıklara dönüştürüldüler

Çocukluk ve kötülük

Çocuk genelde zannedildiği gibi pek masum değildir. İnsanın vahşi doğaya en yakın halidir. Kültürel ve ahlaki boyutları gelişmemiştir. Dolayısıyla çocuk vahşiliğe ve şiddete daha yatkındır, ancak eğitimle uysallaşır ve ahlaki bir varlık haline gelir. Bu bakımdan kötülük ve çocukluk birbirleriyle ilişkilidir