18 Mayıs 2025
Gazeteci Timur Soykan, YouTube kanalında yayınlanan Onlar TV programında, bir ev sahibinin, kiracısını evden çıkarmak için polise ihbar ettiğini, gerekçe olarak CHP’nin boykot çağrısını sosyal medya hesabında paylaştığını anlattı. Kiracı, “halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği” gerekçesiyle göz altına alınmış. Yani bir vatandaşın siyasi tavrı, bir diğer vatandaşın “örtülü çıkarı” lehine yasal gerekçe olarak kullanılmış. Sadece bu da değil. Parkta siyaset konuşan kişileri kaydeden bir vatandaş polise ihbar etmiş, vatandaşlar bu kayıtla yargılanmış, biri “cumhurbaşkanına hareket”ten 4 ay cezaevinde yatmış.
Kimin ne düşündüğünü “kendi kafasının kırmızı çizgilerine göre” ölçen, politik sadakatleri üzerinden “tahliye- tehdit mekanizmalarını işleten” yurttaş tipi çok tuhaf. Çok ayıp. Akıl dışı. Siyasetin bizi ne kadar ayırdığı ortada, ama birbirimizi bu kadar kolayca ihbar edebilecek hale geldiğimizi kabullenmek kolay değil. Çünkü ihbar, sadece bilgi vermek değil. Hafiyelik de iş değil. Birinin başına iş açacağını bile bile, onu teslim etmeye karar vermek demek. Üstelik bu karar; korkudan değil, çoğu zaman inançla, sadakatle, gönüllülükle veriliyor olabilir.
Ama asıl önemlisi hala bunlar değil: İhbar eden, işe yarayacağını biliyor. En korkuncu bu. Yani bu münferit bir intikam denemesi değil; doğrudan sistemin işleyişinden emin olmak meselesi. Bir başkasının siyasi görüşünü delil sayıp, ona karşı harekete geçme cesareti nereden geliyor? Yanıt bulacağını, gereğinin yapılacağını biliyor demek ki de ondan! İspiyonculuk da teşvik ediliyor mu şimdi? Şikâyet, bir mağduriyet ifadesi değil, bir sadakat göstergesi oldu, çoktan bunu biliyoruz ama bugün hafiyelik yani ihbar vatandaşlığı adı altında bu kadar normalleştirildiyse, Timur gibi ben de sormak istiyorum: Biz ne ara böyle olduk?
Çoktaaan…
Arapçadan Türkçeye geçmiş bir sözcük; hafiye... Gizli işleri yürütmekle görevli kişi, casus, gizli polis anlamına geliyor. Fransızcadan Türkçeye giren jurnal ise biri hakkında yetkililere yapılan ihbar, kötüleme yazısı, ispiyon demek.
Bizim topraklarda hafiyelik yani “sistemin kölesi ve kulağı olmak” yeni bir refleks değil. Osmanlı’dan itibaren çok yaygın. Hemen herkes hakkında bilgi toplamak II. Mahmud Dönemi’nde gerekli görüldü önce. Toplanan jurnaller İstanbul’a ulaştırılıyordu. İlk bilgiler halkın memnuniyetini ölçmek içindi, zamanda çıkar mücadelelerinin bir aracına dönüştü. 2. Abdülhamid Dönemi’nde hafiyelik artık sistematik ve kurumsal bir yapı olmuştu. Tamamen korku imparatorluğu: kahvede, sokakta hatta evlerde yapılan devlet içerikli her türlü konuşma, hafiyelerin jurnal konusu oldu. Hafiyelere ikbal, imtiyaz sağlandı, jurnallenen kişilere tecrid, tevkif ve sürgün.
İstanbul’da mahalle arasındaki berberde, “eleştirel” bir sohbet yapıldığı bildirilmiş mesela, hooop kapıya mühür. Havadis jurnalleri adını taşıyan seri belgeler arşivlerde var. Binlerce sayfa. Hepsi sade, işinde gücünde, rutini belli insanlarla ilgili. Tamamı çarşıda, pazarda, kahvehanede, sokakta sohbetler. Buralara kulak kabartan hafiyelerin aktardığı bilgiler itinayla tek tek kaydedilmiş. Komisyon bile kurulmuş. Siyasi konuşmaları kim, nerede, hangi tarihte, saat kaçta yapmış, meslekleri, unvanı ne, evli mi bekar mı, adresi neresi, tüm bu bilgiler jurnallerde yazıyor. Babanın kendi evladına, kardeşin kardeşine güvenemediği bir ortam olarak tarif ediliyor tarihçiler tarafından. Güvenliğinden endişe eden, şüpheler içinde yaşayan, asla insanlara itimat etmeyen bir padişahın, devrini ‘korku saltanatı’na çevirmesi hali. Bu arada şunu da söylemeyip insafsızlık yapmayayım: Abdülhamid de jurnalciliğin kötü bir şey olduğunu söylüyor, ama “vazgeçmemiz mümkün değil” diyor… Niye ki? Kapıya “Boşalt sarayı, biz geliyoruz” diye pankart kaldıran halk mı dayanmış yine?
ABD’de McCarthy döneminde yoğunlaşan ve bugün hala farklı biçimlerde varlığını sürdüren “muhbir vatandaş” modeli de, soğuk savaş paranoyasının kurumsallaşmış haliydi. McCarthy, komünist olduklarından şüphelendiği binlerce kişiyi sadece “ihbara” dayanıp tasfiye etti. Bu süreçte, vatandaşlar; birbirini izlemeye çağrıldı.
Bu, Türkiye’deki 1971 ve 1980 askeri darbeleri sonrasında bizde de yine hortladı. Muhalif olan, “farklı düşünen” ya da sadece “farklı görünen” binlerce kişi çoğunlukla komşularının, iş arkadaşlarının, hatta aile bireylerinin ihbarlarıyla gözaltına alındı, fişlendi, sorgulandı, hüküm giydi.
Birilerinin birilerini izlediği, kimsenin tam olarak kimseden emin olamadığı ama herkesin herkesten şüphelendiği ortamlar… Bugün yeniden görünür olan bazı eğilimleri anlamak açısından derinlemesine bakmak önemli. Zaman ve rejim değişse de “devletin gözüyle görmeye” davet edilen vatandaşın kendini bu rol içinde tanımlamaya başlaması da tarih boyunca tekrar eden ve ciddi bir kırılma. O noktada yurttaşlık; hak arama değil, iktidar adına dikkat kesilme, hatta gerekirse ihbar etme sorumluluğuna iniyor. Düşmanlık var içinde, kin, nefret, cehalet var, var da var… Ve bu, bir kere işe yaradığında, normalleşme riski taşıyor. Nasıl mı: İnsanlar konuşurken etraflarına bakar, mesajlarını silmek önce düşünür – ya da süreli mesajları açar, sosyal medya paylaşımlarının kanıta dönüşmesinden çekinir. Siz çekinmiyor musunuz? Bu, doğrudan bir baskı da değil. Enikonu bir gözetlenme hissi. Zaten bazen baskı, kuraldan değil korkudan gelmez mi? Bugün “hafiye vatandaş” modelinin dijital ve sivil bir versiyonuyla karşı karşıya olabiliriz. Cimer’e yazılanlar, sosyal medya ekran görüntüleri, özel konuşmaların gizlice kayda alınması ve delil gibi sunulması istinaslardan oluşmuyor. Özel değil bu, genel genel!
Parkta edilen bir laf, otobüste çekilmiş bir video, kişisel bir mesajlaşma her biri bir anda suç isnadına dönüşebiliyorsa, vay halimize. Üstelik bu bildirimler sadece “bildirmezse, başına bir şey gelmesinden korkan” insanlar tarafından yapılmıyor. Bazıları, bu ihbarları bir tür siyasi aidiyetin nişanı gibi kullanıyor olabilir- tarihteki gibi. Bazıları intikam hissiyle yapıyor olabilir- ev sahibi gibi. Başkalarını riske atmak için olabilir – canı sıkılmıştır, çekirdek alıp bir şeyler izlemek istiyordur.
Sonuçta ortaya çıkan şey, kuşku iklimi.
Paranoya, bir kez topluma sinince sadece güvenlik meselelerinde değil, hayatın her alanında beliriyor. Artık neyin doğru, neyin kurgu, neyin kurgu gibi sunulmuş bir gerçek olduğunu ayırt edemez hale geldik. Yıllardır birlikte olan ünlü bir çift boşanıyor, hemen “PR çalışması mı, kim kimi aldatmış?” diye soruyoruz. Bir futbolcu takıma alınmıyor, “antrenörüyle arayı bozdu” diyoruz. Bir dizideki sahne çok konuşulursa, “birine mesaj veriyorlar” yorumu geliyor hemen. Biri istifa ediyor, “acaba akçeli işlere mi bulaştı?” deyiveriyorlar. Komplo teorileri artık kenarda değil; ana akımın tam ortasında.
Tam da bu yüzden, her zaman ihbar değilse bile, herkesin birbirini niyetinden okuduğu bir dili konuşuyoruz.
Herkesin, başka birinin davranışını, sözünü ya da fikrini yetkili mercilere taşıma hakkı vardır, tartışmasız. Ama bu hak, ne zaman çıkar yolu ya da sadakat testi haline gelirse, orada bir toplum, yalnızca özgürlüğünü değil; bağını kaybeder. Ve en çok da o dayanışmaya ihtiyaç duyduğumuz anlarda, yalnız kalırız. Bir ülkede insanlar kendi sözlerinden önce çevrelerini kontrol etmeye başlıyorsa, bu yalnızca bir güvenlik sorunu değil; bir toplumsal kırılganlık oluşur.
Çünkü herkesin sustuğu yerde, en yüksek ses “korku”nun olur.
Sonuçta hafiyelik bir toplumsal sinyal: Burada birbirimize güvenmiyoruz. Burada herkes gözetleniyor olabilir. Burada yanlılık ölçülüyor olabilir. Burada birileri işine geldiği gibi mekanizmaları çalıştırıyor olabilir.
Ve burada, bir gün herkes şüpheli olabilir.
Bu yüzden belki de ilk sormamız gereken soru şu: Gerçekten, kim kimi ihbar ediyor arkadaşlar?
Hem halının üzerinde durmaya çalışıp hem de altınızdaki halıyı çekmeye çalışamazsınız sayın hafiyeler. Ayakta kalmaya çalışırken, altınızdaki zemini çekemezsiniz. Kendinize tuzak kuruyorsunuz, haberiniz yok. Günün sonunda, iyilik kalıcıdır, iyilere hiiiiiç bir şey olmaz.
|
Şükran Pakkan kimdir? Doç. Dr. Şükran Pakkan, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunudur. Birkbeck University Morley College'de Medya ve Gazetecilik eğitimi almış, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Mesleğe İzmir'de politika ve ekonomi muhabiri olarak başlayan Pakkan, London Weekend Television (Channel 5), Women's Journal, Milliyet Gazetesi, Al Jazeera Türk TV, Al Jazeera English, HaberTürk TV gibi ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının haber merkezlerinde 25 yılı aşkın süre aktif gazetecilik yapmıştır. Akademik ve medya kariyeri boyunca başta Türkiye, Amerika, İngiltere ve Katar'da olmak üzere ulusal ve uluslararası çapta medya ve editoryal program, eğitime, sunum ve seminerlere konuşmacı ya da eğitimci olarak katılan Pakkan, "Bülent Dikmener Gazetecilik Ödülü" ve "Sedat Simavi Belgesel Ödülü" başta olmak üzere birçok ödülün de sahibidir. Gazeteci Hrant Dink'e yönelik suikast sürecinde medyayı konu alan "Neler Yapmadık Şu Vatan İçin" ile dijitalleşmenin gazeteciliğin üzerine etkilerini inceleyen "Gazeteciliğin Geleceği" isimli kitapların yazarıdır. "Unutmak ya da Unutmamak: Unutulma Hakkının Gazetecilik Perspektifinden Uygulanabilirliği" başlıklı kitabın da ortak yazarıdır. Uzun yıllardır üniversitelerde medya, televizyonculuk ve gazetecilik dersleri vermekte, kurucusu olduğu Newsroom Media'da kariyerine yapımcı ve yayıncı olarak devam etmektedir. |
Neyi ölçüyoruz, neden ölçüyoruz? Eğer Liselere Giriş Sistemi (LGS) gerçekten azını seçmek, çoğunu elemek içinse, neden 1 milyon çocuğun aynı anda sinir sistemiyle oynuyoruz?
Biz kendi doğru bildiklerimizi kanun, geri kalanları gürültü saydığımızdan, belki de hepimiz minnak diktatörler olmuşuz, haberimiz yok
Türkiye yine yanıyor. Çünkü hala aynı ülkeyiz… Ağaçlar, ormanlar, canlılar, gökyüzü… Her yaz aynı film, aynı senaryo, değişmeyen son. Ama ne hikmetse biz hala buna “doğal afet” diyoruz. Doğal mı? Değil. Aslında bir karakter meselesi!

© Tüm hakları saklıdır.

