20 Haziran 2014

Usame bin Ladin: Dünyaya Mesajlar

Eğer Usame bin Ladin hâlâ yaşıyor olsaydı, bugün Ortadoğu ve El Kaide’nin kaderinde farklılıklar olur muydu?

Duke Üniversitesi din profesörlerinden Bruce Lawrence’in 2005’de yayımlanan “Messages to the World the statements of Osama Bin Laden Usame Bin Ladin: Dünyaya Mesajlar adlı kitabını bitirdiğimde kafamda iki tane soru vardı:

İlki, Usame bin Ladin Ortadoğu’da bir İslam ülkesinde, onu yetiştiren mevcut koşullar içinde değil de farklı bir coğrafya, kültür ve inanç sisteminde yetişseydi yine böyle inandığı şeylere adanmış, gözü kara ve cesur bir insan olur muydu? Lawrence, onu bir iki yerde Che Guevara ile karşılaştırdığı için belki… Eğer İslamiyetin vaat ettiği ‘koşulsuz iman edenler ve cihad savaşçıları için cennet’ motivasyonu olmasaydı; başka ‘insani’ değerler için de böyle ‘ölümüne’ savaşır mıydı?

İkincisi, eğer Usame bin Ladin hâlâ yaşıyor olsaydı, bugün Ortadoğu ve El Kaide’nin kaderinde farklılıklar olur muydu? Ya da misal IŞİD gibi tamamen kontrol edilemez ‘ayrılıkçı-isyankâr’ bir grup çıkarır mıydı yine El Kaide içinden?

Lawrence kitabını, “Guevara gibi, bin Ladin de ölümünden sonra efsaneleşip, kendisi gibi savaşçılara ilham vermeye devam edecek; ta ki daha farklı bir zamanda, daha insani kahramanlar Müslüman gençliğin idealizmini besleyip, onlara yurtlarını özgürleştirmenin ve özgürlüğüne kavuşan halklar için parlak bir gelecek yaratmanın daha iyi bir yolunu gösterene kadar…” diye bitiriyor.

Bugün Lawrence, Ladin’in ölümünden sonra, ondan ilham alan IŞİD gibi örgütlerin yaptıklarını ‘özgürlük’ mücadelesi olarak görüyor mu, bilmiyorum.

Dünya, 1988’de Afganistan’da Usame bin Ladin ve bir avuç Arap asıllı İslamcı tarafından kurulan El Kaide ile 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından -dünya çapında İslamcıların bu tür bir eylemi teknik olarak kotaramayacağı, bunun olsa olsa bir Amerikan ve/veya İsrail tezgahı olduğu spekülasyonlarını bir tarafa bırakırsak- net bir şekilde tanıştı.

Ülkemizde, 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde yaşanan ve El Kaide’nin üstlendiği kanlı terör saldırılarını da unutmayalım. Buna, IŞİD’in Reyhanlı saldırısını ‘üstlendiğini’ de ekleyerek.

11 Eylül sonrasında ABD  tüm imkânlarını -son teknolojiler, binlerce insan, milyarlarca dolar- bu savaşa aktardı. Önce Afganistan, ardından Irak işgal edildi. Ebu Garip, Guantanamo, toplu gözaltılar, adam kaçırmalar, işkenceler, gizli hapishaneler derken, birçok uluslararası savaş ve hukuk kuralı çiğnendi…

Yüz binlerce sivil insan bu ‘küresel İslami terörle savaş’ın kurbanı oldu; öldü, sakat kaldı, evinden-yurdundan, geleceğinden, hayatından oldu…

Robert Fisk, geçen yıl 24 Şubat’ta The Independent’de yayımlanan Batının Yeni Dini: ‘Terörle Savaş’ adlı yazısında şöyle diyordu:

“Peki neden bombaları ve seyreltilmiş uranyum bombardımanlarını Ortadoğu'nun insanlarının üzerine serpmekten vazgeçmiyoruz? Ve bizim sefil ordularımızı Müslüman topraklarını işgale göndermeye -ki bu tam olarak el Kaide'nin bizim yapmamızı istediği şeydir- ve Arap liderlerini kendi insanlarını ezmeleri için satın almaya son vermiyoruz.

Bunun yerine, bu hüzünlü toprakları adaletle ziyaret edemez miyiz? Filistinliler için adalet, Kürtler için adalet, Iraklı Sünniler için adalet, güney Lübnan'ın insanları için adalet, Keşmir'in insanları için adalet. Eğer Batı aklına bu gerçek ‘mücadeleyi’ sokarsa, el Kaide, diğer sinir bozucu ‘triffid’ler gibi ortadan kaybolabilir. İslam topraklarında yaşayan insanlar o zaman kendi ‘hilafetlerine’ karar verebilirler…”

Bugün bulunduğumuz noktada küresel ‘terörle savaş’ miti artık  Usame bin Ladin, Eymen el Zevahiri gibi isimleri aşmış durumda. Bugün Batının ‘IŞİD ile imtihanı’ söz konusu ki bunun  olası sonuçlarını değerlendirmeyi Ortadoğu uzmanlarına bırakalım.

Ama Lawrance’nin kitabı, “Ortadoğu -ve onun kalbi olan Irak- nasıl bu hale geldi? sorusuna derli-toplu yanıtlar arayanlar için önemli.

CIA’da iki yıl boyunca Bin Ladin’I izleyen Michael Schuer’ın ‘Emperyal Gurur: Batı, teröre karşı savaşı neden kaybediyor?” adlı kitabında dediği gibi:

“Batı medyası, mesajlarını yayımlamak için ısrarlı bir çaba göstermeyerek, bin Ladin’in düşüncelerini-eylemlerini kültürel ve tarihsel bağlam içinde ortaya koyan sözlerini, muhataplarına ulaştırmakta başarısız oldu... Bin Ladin Amerika’ya neden savaş açtığını anlatırken gayet net. Bunların hiçbiri özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza ve demokrasimize yönelik değil; tam olarak, ABD’nin Müslüman dünyadaki politikaları ve eylemleriyle ilgili…”

Her şeyin -ama en çok da acıların- sabahtan akşama eskidiği bir dünyada olan-biteni anlamak için ‘hafızanın’ ve ‘hatılrlamanın’ önemli olduğuna inanıyorum.

Kitabın bütününü buraya aktarmak mümkün değil elbette ama -ingilizcesi PDF olarak internette var- önemli bulduğum yerleri yazarın anlatım sırasına sadık kalarak bir kaç bölüm halinde bu köşede aktarmaya çalışacağım…

*** ***

Usame bin Ladin, 1957 yılında Suudi Arabistan’da dünyaya geldi. Babası öldüğünde on yaşındaydı; Muhammed bin Ladin, 54 çocuğuna 11 milyar dolarlık miras bırakmıştı. Ladin yirmili yaşlarında, üniversite eğitimini yarıda bırakarak, babasının inşaat imparatorluğunda yöneticilik yapmaya başladı ve kısa zamanda hatırı sayılır servet edindi.

Afganistan’la Pakistan sınırındaki Peşaver’e ilk kez 1980 yılında, 23 yaşındayken gitti.Sovyetler’e karşı savaşan Arap militanlar için yapımını üstlendiği misafirhanenin adı önceleri Sicil el Kaide (Kayıt Üssü) idi; sonradan kısaca el Kaide olarak tanındı.

O günlerde, mücahitlerin iki dış kaynaklı destekçisi, Pakistan gizli servisi ISI (Inter-Service Intelligence Agency) ve CIA ile yakın işbirliği yaptı. CIA destek-bağlantısını sonraki yıllarda inkâr edecekti.

Amerika ve Suudilerin sağladığı fonlar ile Tora Bora dağlarındaki mağara üssü dâhil, birçok sığınak ve sınır bölgelerinde eğitim kampları inşa etti.

Afganistan’ın, Sovyetler tarafından işgaline karşı binlerce Arap gönüllüyle birlikte, Celalabat yakınlarındaki muharebelerde bizzat savaştı.

Rus birliklerinin 1989’da Afganistan’dan çekilmesinin ardından, ABD yardımları da birdendire kesilmişti. Savaşın acımasızlaştırdığı Arap Afganlar sahipsiz kalmış, çeşitli gruplara ayrılarak Peşaver’de birbirilerine karşı savaşmaya terk edilmişti.

Bin Ladin, 1990’da Suudi Arabistan’a geri döndü. Saddam Hüseyin’in, Kuveyt’i işgalinden birkaç ay sonra, Irak’tan gelebilecek bir tehdide karşı krallığı korumak için, Arap Afgan asıllı tecrübeli askerlerden oluşan bir birlik hazırlamayı önerdi.

Kral Fahd, bu teklifi geri çevirmekle kalmadı, aynı zamandan beş yüz bin askerden oluşan Amerikan ve diğer yabancı birlikleri, hanedanlığı korumaları için ülkeye davet etti.

Ocak 1991’de Irak’a karşı Çöl Fırtınası Harekâtı’nı başlatan, işte bu ‘kâfir’ güçlerdi.

Mayıs 1991'de bir grup Suudi muhalif, bu operasyonu, yayımladığı iki fetva ile onaylayan krallığın baş müftüsü Şeyh bin Baz'a tepki gösterdi:

“Batılı değerler egemen olmuş; Suudi prenslerle devlet görevlileri yolsuzluklara batmış ve Washington'u memnun etmek için Filistinlilerin haklarını satacak kadar, ABD’ye bağımlı hale gelinmiştir...”

Vahhabi din adamlarından oluşan ikinci bir grup, Kral Fahd’a yolladığı ‘Tavsiye Muhtırası’ ile içine düştüğü yozlaşma, insan hakları ihlalleri ve ABD birliklerinin topraklarına girişine izin vermesinden dolayı kendisini eleştirdi.

Ancak Kral Fahd, muhtıranın kınanmasını istedi ve ulema meclisindeki üyelerden bu isteğini kabul etmeyenlerin görevine son verdi.

Bütün muhalifler Suudi yetkililer tarafından tehdit edildi; baş eğmeyenler hapse mahkûm oldu. Bin Ladin de onlardan biriydi. Bir süre ev hapsinde tutulduktan sonra, 1991 yılında Sudan’a kaçtı.

Sonraki beş yıl boyunca, radikal İslamcı lider Hasan el-Turabi ile o zamanlar bağlantısı bulunan Sudan’daki askeri rejimin himayesi altında, Hartum dışındaki iyi korunan bir arazide ikâmet etti.

Burada, sonradan en önemli yandaşlarından biri olacak Mısırlı Eymen el-Zevahiri de dâhil olmak üzere, diğer Arap Afganlar ona katıldı. O dönemde, Arap Afgan asıllı askerlerin Somali’ye gidişlerini organize ettiği de düşünülmekte.

Öte yandan, bin Ladin’in Riyad’daki rejime karşı bir yeraltı örgütlenmesine girişmişti.Suudi istihbarat birimleri, bin Ladin’e defalarca suikast girişiminde bulunmuş, ancak başarılı olamamıştı.Ladin, 1994 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı.

1994 yazında Londra'da kurduğu Tavsiye ve Reform Komitesi’nin (ARC) kuruluş amacı ‘sahva’ya -dini uyanış-  karşı uygulanan baskıydı: "Arabistan'daki yönetimin, meşru, barışçıl ve yapıcı reformunu sağlamak amacıyla…"

O yılın sonunda, ARC aracılığıyla halka seslendiği ilk bildirisiyle, vatandaşlıktan çıkarılışına yanıt veriyordu ve hedefinde, Bin Baz’ın, 1993 Ağustosunda İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında imzalanan Oslo anlaşmasına verdiği onay vardı:

"Herkesi şaşırtan son fetvan ile, Allah kelamına ve inananlara karşı bu ihanetinle, rejimin politik arzularını yerine getirmiş oluyorsun…  Zalim sultana karşı en büyük cihad hakikati söylemektir. Peygamberin şu sözünü hatırlayın: ‘Sultanın kapısından içeri giren, baştan çıkmıştır…’ Bu yüzden muhterem şeyh, sözde ya da amelde, bu adamlara güvenmekten sakınınız, ‘Sakın zulmedenlere meyletmeyin; yoksa ateş sizi de yakar.…”

Altı ay sonra, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek Etiyopya'ya yaptığı resmi bir ziyaret sırasında kendisine yönelik suikastten son anda kurtuldu. Suikastin izleri Sudan'a dek sürülünce, Ladin'in sınır dışı edilmesi için Riyad'ın, Hartum'a uyguladığı baskıya, Washington ve Kahire'den gelen baskılar da eklendi.

Amerika ve Mısır baskısı altında Sudan hükümeti bin Ladin'den Hartum'u terk etmesini istedi; Ladin, 1996 sonbaharında Afganistan'a ulaştı.

Bin Ladin ve arkadaşları Afganistan’da, Celalabat'ın kuzeyindeki Tora Bora dağlarında saklanmaya başladı. Eylül'de, Kabil'i işgal eden Taliban, Pakistan'ın da desteğiyle, iki yıl boyunca, Afgan komünizminin yıkılışından bu yana ülkenin gördüğü en merkeziyetçi yönetimi kurdu.

Taliban rejimiyle, her zaman sıcak olmasa da, karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler kuran bin Ladin, cihadcıları yeniden bir araya getirmek amacıyla kaynak, finans, eğitim ve güvenlik ihtiyaçlarının organizasyonuna girişti.

1997 Mart ayında CNN muhabiri Peter Arnett’in kendisiyle yaptığı söyleşide Ladin şöyle diyordu:

“Bugün Sovyetler Birliği'nin yıkılışından sonra, ABD tek süper güç olduğu için her zamankinden büyük bir kibir sergilemekte. O yüzden sadece Arabistan yarımadasından değil, bütün Müslüman dünyadan geri çekilmeye zorlanmalıdır…

Cihadın ilk hedefi, Amerikan birlikleridir ama Amerikalı siviller de tehlike altındadır. Çünkü ABD; Filistin, Lübnan ve Irak'a karşı giriştiği saldırılarda sivilleri ayırmamıştır. Tıpkı gözünü bile kırpmadan Hiroşima'da sivil halkı katlettiği gibi…

Amerikan yurttaşları, oy ile seçtikleri hükümetlerin uygulamalarından sorumludurlar. Sürekli çifte standart uygulayan ABD, terör tohumları ekmekte, adaletsiz politikalarına karşı direnenleri ‘terörist’ ilan etmektedir.

Oysa, ABD düşündüğünden daha güçsüzdür: Afganistan'da savaştan zaferle çıkmış olan Arap mücahitler, ABD birliklerini Somali'ye gömmüştür. Aynısını başka yerlerde de yineleyeceklerdir…”

23 Şubat 1998’de, Ladin önderliğindeki ‘Dünya İslam Cephesi’ Londra'da Arapça yayınlanan El Kudüs el Arabi gazetesinde bir fetva yayınlayarak ‘Yahudiler ve Haçlılara karşı’ cihad ilan ettiğini duyurdu.  (http://t24.com.tr/yazarlar/sibel-yerdeniz/cihad-bahari-her-sey-nasil-basladi,9513)

ABD hükümetine cihat ilan ettik, çünkü ABD yönetimi haksız, suçlu ve zorba. Filistin’de, Lübnan'da, Irak'ta öldürülenlerden doğrudan sorumlu olduğuna inanıyoruz…

Haçlılar benim topraklarıma, kutsal mekanlara saldıracak, Müslümanların petrolünü yağmalayacak ve bunlara karşı herhangi bir tepkiyle karşılaştığında, bana terörist damgası vuracak. Bu ya aptallık ya da başkasını aptal yerine koymaktır. Biz, bu işgale tüm gücümüzle karşı koymanın ve onları aynen bize yaptıkları şekilde cezalandırmanın meşru vazifemiz olduğuna inanıyoruz.

Her Müslüman, kalbindeki temayüzü anladığı an, Amerikalılardan, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan nefret eder. Bu inancımızın ve dinimizin bir parçası. Hatırladığım kadarıyla, kendimi hep işkence altında ve savaşta hissettim, Amerikalılara karşı kin ve husumet besledim…”

Altı ay sonra Kenya ve Tanzanya’da, Amerikan elçiliklerine yönelik eş zamanlı  bombalı saldırılarda, iki yüzden fazla kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bu, bin Ladin ile doğrudan bağlantı kurulan ilk terörist saldırıydı.

ABD,17 Ağustos’ta misilleme olarak, Bin Ladin’in bulunduğu düşünülen, Doğu Afganistan’daki Host eğitim kampına Cruise füzeleri fırlattı. Operasyonunda 34 militan öldürüldü, ancak bin Ladin aralarında yoktu.

Kasım 1998’de ABD, bin Ladin’in yakalanması için bilgi sağlayacak olanlara 5 milyon dolar ödül verileceğini duyurdu.

Aralık ortalarında Başkan Clinton, ‘Çöl Tilkisi Harekatı’ olarak adlandırdığı operasyonla, Irak’ı 70 saat boyunca gece-gündüz bombaladı.

Bu operasyondan hemen sonra, Katar uydu televizyonu El Cezire’ye ulaşan video kaydında bin Ladin; İsrail’in, hatırı sayılır ‘kitle imha silahlarına’ sahip olduğunun altını çizerek, eş değer silahlara sahip olmanın Müslüman ülkeler için sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görev olduğunu belirtiyor ve bunu gerçekleştiren ilk ülke olarak Pakistan’ı kutluyordu.

11 Eylül 2001’de, El Kaide eylemcilerinin ABD’de dört uçak kaçırarak giriştikleri intihar saldırılarında, Dünya Ticaret Merkezi yerle bir oldu, Pentagon ciddi hasar aldı ve çoğu Amerikalı 3000 kişi hayatını kaybetti.

Başkan Bush, 16 Eylül günü Beyaz Saray’ın bahçesinde, 11 Eylül saldırılarına karşılık olarak ‘terör ile savaş’ ilan ederken ‘haçlı seferberliği’ ifadesini de kullanmaktan çekinmedi:

“Bu haçlı seferberliği, bu terörle savaş zaman alacaktır. Amerika halkı sabırlı olmak zorundadır. Ben de sabırlı olacağım…”

Amerika’nın ‘terör ile savaş’ ilanına karşı, Pakistan’lı General Pervez Müşerref, bin Ladin’in yakalanması için Amerika ile işbirliği yapacakları konusunda söz verdi.

Pakistanlılar, bu ‘işbirliği’ açıklamasını sokaklara dökülerek protesto ettiler. Pakistan genelinde yayılan protestolar, Karaçi’de dört kişinin öldürülmesi ile sonuçlanan ağır polis şiddet ile bastırılabildi.

Ardından ABD, Pakistan’ın 3 milyar dolar borcunun yarısını sildi ve 788 milyon dolar tutarında yeni bir yardım verdi. (Kaynak: 11 Eylül komisyonu öneriler açıklama raporu)

2001 Eylül sonlarında, Afganistan’daki Taliban rejimi bin Ladin’i hâlâ Amerika’ya teslim etmemişti ve buna karşılık bir ABD saldırısı olacağı açıktı.

7 Ekim’de ABD, İngiliz ve Fransızların da hava desteğiyle Afganistan’a ağır bir bombardıman başlatıldı. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri bir ülke topraklarına karşı gerçekleştirilen en ağır bombardıman saldırısı idi.

Saldırının ikinci haftasında, Taliban hattı, NATO kuvvetleri ile karşılaştı; bu esnada, ABD, 6800 kiloluk ağırlığıyla konvansiyonel bombaların en büyüğü olan 'daisy cutter' bombaları kullanmaya başladı. 2 Kasım’a gelindiğinde Taliban hatları yarılmıştı ve 13 Kasım’da Kabil düştü…

(-devam edecek)

@SibelYerdeniz

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ne anlatayım ben sana?

Ey ilk insan, ey ilk yürek, ilk nefes, ilk adım, ilk gözyaşı, ilk kahkaha... bu mu mirasın torunlarına?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Bu ülkeyi yönetenler; iktidar ve söz sahipleri bize ne demek istiyor?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Nazi Almanya’sında milyonlarca insanın ‘iyi’ olmaya cesaret edememesinin nedeni neydi?