19 Haziran 2013

Diren gözyaşı! Diren kahkaha!

Parklara gidin. Ağaçların altında oturun. Derin bir nefes alın. Gözlerinizi açın. Etrafınıza bakın

Tanrı, kendi kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?

Sorunun yanıtı hayır ise her şeye kadir değildir.

Evet ise yine her şeye kadir değildir, çünkü o zaman da taş vardır ortada…

O, Tanrının yeryüzündeki tezahürü.

Karşımızda, hiçbir insan elinin uzanamayacağı, zamanın el süremeyeceği batık bir gemi enkazı gibi duruyor.

Bizi de içine çektiği bir kabusun içinde durmadan sayıklayarak. Aynı şeyleri tekrarlayıp durursa sanki gerçeğe dönüşecek.

Söylediklerinin hiçbir önemi yok… Söylediği hiçbir şey ‘bir şey’ değil.

Ağzını açıyor, zehirliyor, kurutuyor, eziyor, eğiyor, büküyor, yakıyor. Ama tatmin olamıyor.

Pösteki sayar gibi kullarını sayıyor, topluyor, çarpıyor, çıkarıyor bölüyor… Ölçüyor, biçiyor, kesiyor, parçalıyor… Yine de istediği sonuca ulaşamıyor.

Hesap bir türlü tutmuyor.

Gaddarlığı değil, bağnazlığı değil, katılığı değil, kibiri değil, iktidar hırsı değil, ama bu nefret onu öldürecek.

Bu nefret hepimizi öldürecek…

Eğer bir gün, yalan söylemenin bir ölüm kalım meselesi haline geldiği bir diktatörlüğün yalanlar ağı içinde yaşamak zorunda kalırsanız, bütün yalancı ekranlara, yüzlere, sırtınızı dönün ve sokağa çıkın.

Siz istemezseniz yalanlar size ulaşamaz.

Parklara gidin. Ağaçların altında oturun. Derin bir nefes alın. Gözlerinizi açın. Etrafınıza bakın.

Başkalarının bize anlattığı gerçekler ve gözlerimizle gördüğümüz gerçekler.

Hangisi daha inandırıcı?

“Benim bunları yapmaya yetkim var!” bir mazeret olabilir mi? “Her şey vatan için!” bir mazeret olabilir mi? “Ben sadece işimi yapmaya çalışıyordum, işimi yapmaya çalışırken çocuklarınızı öldürmüşüm!” bir mazeret olabilir mi?

Parkta, çadırında huzur ve neşeyle kitabını okumaya çalışan bir çocuğun canına kast etmenin bir mazereti olabilir mi?

Dün sabah Selin’den gelen mesajı okuyunca irkildim.

“Kötü adamların neye benzediğini bilmek istiyordum. Artık biliyorum... Nasıl bu kadar zalim olabildiklerini bilmek istiyordum. Artık biliyorum…”

Cumartesi akşam üstü parkta çadırda bırakmıştım Selin’i…

O dehşet gecesinden üç gün sonra gitmiştim Gezi’ye. Her şey bıraktığımız gibi duruyordu çadırda, hiçbir şeye dokunulmamıştı.

Beyoğlu’nda arkadaşlarımızla buluşmak için parktan ayrılmadan az önce karşılaştık Selin ve annesiyle. Birbirimize neşeyle sarıldık.

“Günlerdir gelmek istiyor ama ben korkumdan izin veremedim. Bu gece de arkadaşlarıyla burada kalmak istiyor. Hem kalsın istiyorum hem de korkuyorum. Ya başına bir şey gelirse?” diye soruyor annesi.

Selin yalvaran gözlerle bana bakıyor.

“Müdahale etmedikleri sürece, bu park memleketteki en güvenli yer. Onlar da bu gece dokunmazlar. Yarın üniversite sınavı var. Hem babalar günü. Gençler burada kutlamak için hazırlık yapıyor. Zaten pazar gününden sonra kalabalık dağılacak. Toparlanmaya başladı bile çadırlar. Bu saatten sonra müdahale etmezler. O kadar da değil…” diyorum. “Hem bizim çadırda kalabilirler. Biz de toplanmak için geldik zaten. Yarın toparlarız, sorun değil…” diye ekliyorum.

Annesi etrafa bakıyor, şarkı söyleyen, dans eden, zıplayan, ağız dolusu kahkahalarla gülen gençler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar herkes burada. İkna oluyor.

Selin tekrar boynuma sarılıyor… Onu orada, çadırın içinde arkadaşları gelene kadar dinlenmesi için bırakıyorum. Uzandığı yerde, benim kütüphaneden aldığım kitabı karıştırırken…

Biz arkadaşlarımızla Pera’da otururken kopuyor kıyamet. Geleli yarım saat olmamış.

“Polis parka girdi, her şeyi yakıp yıkıyorlar!” diye geliyor haber. Birden panik başlıyor.

Ben kulaklarıma inanamıyorum.

Nasıl? Neden?

Sonrası yine tufan, yine karabasan, yine dehşet…

Ne kalır bir dehşet gecesinden insanın hafızasında?

Arkadaşlar hızlıca revirlere dağılıyor. Ben meydana doğru koşmaya çalışıyorum. Birileri beni durduruyor. “Boşuna gitmeye çalışma, ortalık cehennem gibi, çok yoğun gaz atıyor polisler,” diyor.

Gitmek zorundayım!

Gazdan ve sıkılan tazyikli sudan -artık içlerinde her ne varsa- yanan, boğulmamak için öksüren, kusmaya çalışan, çığlık atan, acıyla debelenen insanlar deliler gibi üzerime doğru koşuyorlar.

Bir an duruyorum, düşünmeye çalışıyorum ve geri dönüyorum. Bildiğim en yakın revire gidip, yanıma alabildiğim kadar solüsyon, maske, ventolin ve yanık merhemi v.s. alıyorum.

Yolda, panik halde koşturan insanlara maske veriyorum, yüzlerini ilaçlı suyla yıkıyorum.

Sırtı tamamen yanmış bir genç -üstündeki tişörtünü çıkartmış- acıyla kıvranıyor; ama nasıl böyle yanmış? Elimdeki yanık merhemini sırtına sürmeye çalışıyorum, merhem yetmiyor…

Bir köşeye sinmiş, anne çocuğu görüyorum. Elimdeki ilaçlardan veriyorum.

Bir karabasanın içinde ilerlemeye çalışıyorum. Bildiğim bütün yolları şaşırıyorum. Hiçbir sokak geçit vermiyor. Aşağılara, daha aşağılara iniyorum. Parka yaklaşmaya çalıştıkça uzağına düşüyorum.

Selin’in telefonunu bilmiyorum. Nasıl akıl edip almadım. Parkta tanıdığım, bildiğim bütün isimleri unutuyorum. Neden sonra telefonumun çaldığını fark ediyorum. Annesi arıyor, defalarca aramış. Ama bir türlü açamıyorum. Ellerim titriyor.

“Trafikteyiz,” diyor. “Oraya ulaşmaya çalışıyoruz. Kitlendik. Selin birileriyle Divan Otel’e sığınmış…” sesi titriyor.

“Ah çok iyi diyorum, orası güvenli!”

“Hayır, iyi değil…” diyor. Bana Selin’in ona yolladığı mesajı okuyor:

“Anne, sanırım sabaha çıkamayacağız. Bunlar bizi burada boğarak öldürecek…”

Selin on altı yaşında.

Gecenin ve dehşetin bütün karanlık, uzun ve arka sokaklarından geçerek ona ulaşmaya çalışıyorum.

Kulaklarımda sürekli çığlıklar, patlama sesleri.

Ne kalır bir dehşet gecesinden insanın hafızasında?

İlaçlı suyu yüzüne boca ettiğim genç kızın feryadı. Gecenin bir yarısı metroya sığınan yaralıların çaresizliği ve oradaki tek doktorun çırpınışı.

Divan Oteli dış revirinde kolu kesilmiş bir kızı tedavi etmeye çalışırken coplanan doktorun yüz ifadesi. Hasta masasında yarı baygın yatan kızın yüzünde patlayan biber gazı.

Kendisine tekme tokat girişen polise “Sen şehit olsan ben ağlardım!” diye bağıran kızın göz yaşları…

Hiç bitmeyeceğini sandığım gecenin sabahında eve dönerken, yol boyu askeri araç konvoylarına rastlıyorum.          

Bereler mavi, gözler kırmızı, bakışlar kara.

Memlekette savaş çıkmış! Her şey vatan için…

Kelimeler, yaşadığımız hikâyelerin üzeriden kayıp gidiyor.    

Evde olduğuma inanamıyorum. Selin’in evinde olduğuna inanamıyorum.

Çocuğun sırtına ilaç sürdüğüm elim yanıyor...

Bu nasıl yakıcı bir nefret? Bu nasıl bir zalim akıl?

Oturduğum koltukta uzunca bir süre halının üzerinde oynayan kedi yavrularını izliyorum.

Neden sonra bilgisayarımı açıyorum ve posta kutumda Can’ın yolladığı maili buluyorum:

“…

Santorini’de, dünyanın en güzel gün batımlarından birini izledim ama aklım orada. İstanbul’da, Gezi’de, sizlerleydi…

Önceki gün Atina’da, Exerchia Meydanı’na gitmek istediğimi söylediğimde ‘güvenli’ olmadığını söyleyenler oldu. 2008 yılında on beş yaşındaki Alex’in polis tarafından silahla vurularak öldürülmesinden sonra meydana hiçbir şekilde polisin giremediğini ekleyerek, uyardılar.

Tabii ki kalkıp gittim. Exerchia Meydanı, bizim Gezi Parkı’nı çok andırıyor, ağaçları, banklarıyla aslında bir park. 70'lerdeki cuntadan geriye kalan anarşistler buraya toplanmış.

Etrafta hiç polis yoktu ve kendimi hiç tehlikede hissetmedim. Yaş, sınıf, din, ırk ayrımı yapmadan herkes banklarda, yerde, toprakta bir arada oturuyor; yiyor, içiyor, muhabbet ediyor, müzik dinliyor… Kimse kimseye karışmıyor, herhangi bir gerilim olursa insanlar polise ihtiyaç duymadan kendi aralarında ortamı sakinleştiriyor.

Bunu yıllardır yapıyor olabilmeleri bana umut verdi. Belki bir gün, biz de onlar gibi yaşayabiliriz, diye geçirdim içimden.

Meydanda tanıştığım insanlar Türkiye'den geldiğimi öğrenince çok sevindiler, “Türkiye! Türkiye!” diye tezahürat yaptılar. Bizim polislerimizin Avrupa’daki en sert ve en acımasız polisler olduğunu düşünüyorlar. Merak edip araştırdım, Yunan isyanları sırasında üstüne molotof kokteyl atılan polisler bile, Türkiye’de polisin barışçıl eylem yapan insanlara uyguladığı şiddeti göstermemişler.

Meydanın arka sokağında Alex'in vurulduğu yerde ona bir anıt yapmışlar. İnsanlar ara sıra gelip oraya çiçek bırakıyormuş. Ben de bir çiçekçi bulup Gezi Parkı’ndaki bizim çapulcular adına bir çelenk yaptırdım, Atina’dan ayrılmadan önce Ceren'le gidip bıraktık. Sonra da bir yere oturup, gelen geçenlerin tepkilerini uzaktan izledik.

İnsanlar önünde durdu, inceledi, baktı. Grup halinde olanlar 'Bravo!' dediler, alkışladılar. Bir baba küçük oğlu ile önünde durdu, sonra yanına diz çöktü ve ona bizim hikâyemizi anlattı... Burada olup izlemeliydin, çok etkileyiciydi…”

\

Yolladığı fotoğrafa bakıyorum. Alex’e bakıyorum…

Abdullah’a, Mehmet’e, Ethem’e bakıyorum…

Ethem’in evinin önünde yüzlerce genç "Anne ağlama evlatların burada!" diye slogan atıyor...

Diren gözyaşı diyorum, kendi kendime. Diren, direnebildiğin kadar.

Aynı gün büyük bir azimle temizliyorlar Gezi Parkı’nı. Kahkahalarımızı, gözyaşlarımızı, her şeyi… İzlerimizi yok edebileceklerini sanıyorlar. Kazıyorlar, üstüne toprak atıyorlar ve çiçekler dikiyorlar.

Yeşiller Partisi’nden Claudia Roth “Otelimden meydana kırmızı, beyaz sardunyalar diktiklerini görüyorum, memleketin milli renkleri. Dün akşamdan sonra burası tam bir demokrasi mezarlığını andırıyor…” diye özetliyor durumu.

Oysa bundan sonra, dünyada hikâyemizi bilen, duyan, yaşayan her kim varsa o parka baktığında bizim gözyaşlarımızdan ve kahkahalarımızdan başka bir şey göremeyecek.

En çok da gözlerini kaçıranların, izlerimizi kazımaya çalışanların oraya, o meydana, o parka baktıklarında göreceği tek şey bizim hikâyemiz.

Gece, İstiklal Caddesi'nde toplanan gençler polis barikatının karşısında birdirbir oynuyor. Kahkahaları ruhumu yıkıyor. Her şeyi, tüm barikatları, tüm otoriteleri yıkıp geçiyor.

Diren kahkaha diyorum, kendi kendime. Direnebildiğin kadar, diren.

Ertesi gün, akşamüstü Abbasağa Parkı’nda forumdan önce yanıt yazıyorum Can’a:

“Artık biliyorum, diğer her şey bittiğinde bizi ayakta tutan şeyin ne olduğunu… Artık biliyorum, birlikte gülmenin ve birlikte ağlamanın ne demek olduğunu…

Şimdi bir elim kesik, diğer elimle yazıyorum sana. Bir başka günbatımında, bir başka parkta… Şimdi bir elim kesik, diğer elimle selam yolluyorum sana. Dünyanın bütün özgür parklarında, gündoğumlarından günbatımlarına kadar, dostlarla…”

 

Twitter: @SibelYerdeniz

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ne anlatayım ben sana?

Ey ilk insan, ey ilk yürek, ilk nefes, ilk adım, ilk gözyaşı, ilk kahkaha... bu mu mirasın torunlarına?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Bu ülkeyi yönetenler; iktidar ve söz sahipleri bize ne demek istiyor?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Nazi Almanya’sında milyonlarca insanın ‘iyi’ olmaya cesaret edememesinin nedeni neydi?