13 Mart 2022

Doktorları ağaca bağlayalım

14 Mart Tıp Bayramı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kadın muhtarlar toplantısında yaptığı konuşmayla yine sımsıcak, yine sevgi dolu bir ruhla kutlanacak. Bu sevgi tohumlarını 12 Eylül 1980 darbesiyle Kenan Evren ekti, sonra gelen her lider bir kademe daha yükseltti 

Tıp camiasının WhatsApp gruplarında 14 Mart Tıp Bayramı'nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sağlıkçıların maaş ve çalışma şartlarında birtakım iyileştirmeler yapılacağını açıklayacağına dair dedikodular dolaşırken, 8 Mart'ta beklenmedik sertlikte bir atak geldi. 

O ana kadar olağan gündem, Rusya-Ukrayna savaşı, akaryakıt zamları, ayçiçek yağı kıtlığı çevresinde dolaşıyordu oysa. Sonra ekranlardan, Erdoğan'ın, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü nedeniyle topladığı kadın muhtarlara yaptığı konuşma duyuldu. Konu ne ara kadınlar ve kadın muhtarlardan çıkıp da doktorlara ve oradan da Bay Kemal'e geldi pek kimse anlamasa da Erdoğan doktorlarla ilgili şunları söylüyordu:

"Efendim işte az para veriyormuşuz. Sordum, en az alan ne alıyordur? 8 bin, 9 bin. En yüksek alan ne alıyordur? İşte 25 bin civarında alıyordur. Buna rağmen özel sektör çok daha büyük paralar verdiği için oralara kaçıp gidiyorlarmış. Bakın açık konuşuyorum. Açık konuşmayı severim. Varsın gidiyorlarsa gitsinler. Bizler de üniversiteleri yeni bitiren doktorlarımızı buralarda istihdam ederiz, bunlarla beraber bu yola devam ederiz."

Konuşmanın tam metni Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde mevcut. 

Tahmin edilebileceği gibi konuşma özellikle sağlıkçıların cephesinde büyük tepki çekti ve ilgili video saatler içinde binlerce kez izlendi. Ancak tuhaf olan, her sözcüğünün binlerce tanığı olan konuşmanın havuz medyasında sansürlenerek yayınlanmasıydı. CNN Türk konuşmanın aynı bölümünü, "Varsın gidiyorlarsa gitsinler," cümlesini çıkartarak, Yeni Şafak ise konuşmanın o bölümünü tümden keserek  yayınlamayı tercih etti. 

Cumhurbaşkanının muhtemelen prompterın sınırlarını aştığı konuşmasının ardından önce Sağlık Bakanı Fahrettin Koca topa girdi:

"Sayın Cumhurbaşkanımız bu konudaki hassasiyetlerini ifade ettiler. Bir taraftan da Adalet Bakanımız, Maliye Bakanımızla birlikte bizleri bu konularla ilgili görevlendirdiler. Çalışmalarda önemli mesafe kat edildi. Son noktaya gelindi. Cumhurbaşkanımıza arz ediyor olacağız. Hekimler başta olmak üzere bütün sağlık çalışanlarımızın haklarını en iyi teslim edecek olan da kendileridir. 14 Mart günü Tıp Bayramı'nın nasıl kutladığını hep birlikte izleyelim."

Bakan Koca'nın bu konuşması insana, geçtiğimiz yıl Rize-Salarha Tüneli açılışında Erdoğan'ın kurdeleyi erken kesen çocuğun kafasına vurduğu fiskeyi hatırlatıyor. Olmaz olmaz, Erdoğan 14 Mart konuşmasında, bir intern doktoru ite kaka sahneye çıkarıp, her şeyini devlete ve AKP'ye borçlu olduğunu, asgari ücretin iki tık üzerinde ücretle devlet hastanelerinde 7/24 çalışmanın ne kadar tatminkâr olduğunu, hayat boyu bir yere ayrılmayacağını anlattırabilir.

Kurdeleyi erken kesen çocuğun kapasına vurduktan sonra Erdoğan, fotoğrafa girmek için yanına gelen başka bir çocuğun ise saç kesimini beğenmemiş, "Ulan oğlum bu ne hâl? Vallaha iyiliğine vermem, geç şuraya, geç şuraya," diyerek uzaklaştırmıştı

Koca'dan bir gün sonra, 11 Mart'ta, bu kez Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki konuya açıklık getirmeye çalıştı:

"Cumhurbaşkanımızın konuşması ve tavrı kendisine hastır. Halk diliyle konuşur." 

Bu halk dili denen dilin polise, askere, hâkime değil de başta öğretmenler, ardından da doktorlar olmak üzere belli meslek gruplarına mesafesi ne tuhaf. Hiçbir politikacının çıkıp da "Bu mühendisler var ya, bu mühendisler…" dediğini hatırlamıyorum. 12 Eylül'ün darbeci generali Kenan Evren'in, mecburi hizmet yasasını çıkartırken söylediği, "Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın, kaçmasınlar. Askerden fazla para alıyorlar," sözü tam bir dönüm noktası sayılabilir aslında. Gerçi hakkını yemeyelim Cumhurbaşkanı Erdoğan hiç değilse, bağlayın, tutun, esir alın, üzerine oturun gibi şeyler söylemiyor, "giderlerse gitsinler," diyor. Evren'in ardından gelen tüm siyasi liderlerin doktorlar ve doktorların ne kadar çok para kazandığı ile ilgili mutlaka bir sözü var. Şöyle kısa bir internet taramasında gün gün önünüze dökülüyor birbirinden parlak inciler. Ancak doktorların maaş artış taleplerinin önünde sıraladıkları sağlık sisteminin iyileştirilmesi ve can güvenliği ile ilgili talepler ise kimsenin umurunda değil.

Bir sen eksiktin!

Doktorlar giderse gitsin tartışmaları devam ederken birden geçmişten bir sima girdi gündeme: Tansu Çiller! Şimdilerde, önümüzdeki seçimlere katılabilmek için seçime girme hakkına sahip partileri dolaşıyor. Şu hâli, arkadaşından bisikletini isteyen çocuklara benziyor: "Bi' tur atıp geri vereceğim!" Neyse, bu başka bir yazının konusu.

Aralık 1996'da Refah-Yol hükümetinde Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Çiller'in de Türkiye sağlık sistemi hakkında engin fikirleri vardı. Dışişlerinin kapsamını genişleterek "sağlıkta balyoz harekatı"nı, İzmir Karşıyaka Devlet Hastanesi'nden başlatır Çiller. Hastaneye baskın yapar, masanın üzerindeki nöbet çizelgesine bir göz atar ve nöbetçi doktoru görmek ister. Ancak doktor hastanede değildir. "Bunun affı yok," der Çiller, "hemen görevden uzaklaştırın!" Ancak küçük bir sorun vardır, Çiller'in tüm ciddiyeti ve maksimum dikkatle incelediği çizelge bir önceki haftaya aittir.

12 Eylül 1980 darbesiyle, pek çok sektörde olduğu gibi sağlıkta da özelleştirme hızla uygulamaya konuldu. Ancak diğer sektörlerden farklı olarak, sağlıkta özelleştirmeye gidilirken hedefe çalışanlar konuldu. Geldiğimiz noktada sağlık çalışanları saldırıya uğramaktan, kabul edilemez çalışma koşullarından, politik baskılardan, itibarsızlaştırmadan, ağır çalışma koşullarını karşılamayan ücretlerden yılmış durumda. Böylesi bir nefreti sadece özelleştirme ve popülizmle açıklamak zor gibi. Sanki işin içinde biraz kıskançlık var gibi. 

Yazarın Diğer Yazıları

İktidar itirazı sevmez

Gezi davası ardından Canan Kaftancıoğlu'na verilen hapis cezası derken haftayı HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş'ın mektubu ile tamamladık. Demirtaş aydınları göreve davet ediyor. 12 Eylül 1980 sonrası ilk kitlesel aydın eylemi Aydınlar Dilekçesi'nden bu yana iktidarların aydın nefreti artarak artarak devam ediyor

Ortam karışacak, vaziyet alın!

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ arasında başlayan -hadi kibar olalım- atışma, siyasilerden sonra, ülkücü mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın da bakana verdiği destekle yeni bir aşamaya geçti. Yarıda kalmış Soylu-Özdağ düellosunda kullanılan dil şimdilik zirvede, ancak siyasette küfür her gün el yükseltiyor. Bakalım bundan sonra zirveyi kim zorlayacak?

Adaletin utanç dönemleri

Hukuk bağımsızlığını, hakimler ve savcılar da tarafsızlıklarını kaybettiğinde ortaya çıkan şey, hukuktan başka her şey oluyor.