11 Mart 2015

Sarı Sandalye’den Ücret Artışı!

Sarı Sandalye bir tiyatro topluluğunun ismi ve Ücret Artışı diye bir oyun oynuyorlar...

Sarı Sandalye bir mobilya mağazasının, tasarım ofisinin, mimarlık bürosunun ismi değil. Bu bir tiyatro topluluğunun ismi ve Ücret Artışı diye bir oyun oynuyorlar. Seyirciyi anında Kafkaesk dünyanın karanlığına, çaresizliğine ve çıkışsızlığına sürüklerken bir o kadar da esprili, dinamik ve ironi dolu bir performans sergiliyorlar. Yani en baştan belirtmek ve tiyatroya gitmemek için bin bir bahane ve haklı mazeret üretenler için belirtmek lazım ki oyun gerçekten gayet eğlenceli.

Fransız Sosyolog ve Edebiyatçı Georges Perec’in  ‘Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi’ isimli absürt oyunu içinde bolca kahkaha ve hüzün taşıyan çok sağlam bir metin. Georges Perec öylesine usta ve özgün bir yazar ki kısıtlamayı, karanlığı ve çaresizliği hissettirmek adına bir yazar olarak önce kendi elini, dilini bağlıyor. Örneğin Kayboluş adlı romanında Fransızcanın en fazla kullanılan sesli harfi ‘e’yi kullanmadan bir roman yazmayı başarmıştır usta. Kısır, kuru, yoksul ve yoksun dünyanın sıkıntısını verebilmek için kendine özgürce yazmak değil idare ederek kıvranmayı hak görür. Dolayısıyla anlatımları mucizevi, özgün, parlak, yeni ve çok etkileyici izler bırakır.

Sarı Sandalye’nin kuruluşlarının ilk yılında böylesine verimli, doludizgin, köpüklü mizah içeren bir yazarla işe başlamaları harika ve tam isabet! Üstelik eseri kısıtlı sahne imkânlarına karşın muhteşem bir kurgu ve nefis bir performansla sergilemeleri ise cabası. Seyirciyi oturduğu yerde köpürten, güldüren, üzen, hoplatan ve kendisine bağlayan minimal, iddialı ve ısrarlı bir sahneleme. Oyuncular öne çıkmadan, geride kalmadan dengeli ve ahenkli bir tempoyla döktürüyorlar.

Oyunun konusunu ismi zaten müjdeliyor: Ücret Artışı. Maaşına zam yapılmasını talep etmek için şefiyle görüşmek, uygun zamanı yakalamak ve yerinde bir dille talebini ifade etmek için çırpınan kahramanımız fiziksel ve ruhsal bir bütünleşmeyi mükemmelen yakalıyor ve seyirciye tüm duyguyu geçiriyor. Kendisi hakkında çoktan verilmiş olan ve kimin, neden, ne zaman hayatına hükmettiğini bilmeden anlaşılmaz bir teslimiyet içindeki karakterler güldürürken üzüyor. Kökeninde post modernizmin esrarlı, çıkışsız ve tuhaf mekanizması hep çok zor da olsa bir takım çareler olduğunu müjdeliyor. Ne var ki çareye bir türlü ulaşılamıyor, geç kalınıyor, erken geliniyor ya da çareye kurban olunuyor. Kurtuluşun ya da ümidin devamlı ayakta tutulduğu ancak sürekli ıskalandığı kısır döngü labirentlerinde yani post modern çalışma ofislerinde trajedi ve komedi kendiliğinden bizatihi yaşamımızın kendisi oluveriyor.  Perec’in Kafkaesk üslubunu anımsatan mekan ve dil daraltması kişisel hapsolmayı, en baştan teslimiyeti ancak yine de çırpınmayı, ofis koridorlarından ibaret dünyanın tekrar edilen turlarında zincirleme olayları hem yapay hem de gerçek kılıyor. İlginç, komik ve üzücü olan ise kahramanların mekan ve dil öğeleriyle aynı döngü içinde tekrarlara düşerek kendi kendilerinin siluetlerine dönüşmesi ve inanmadıkları ancak yine de ite kaka koşturdukları sisteme itaat etmeleri oluyor. Artık amaç edindiği zammı istemekten çoktan vazgeçse de robotlaşmış bir ruhsuzlukla ve ezberlenmiş yaşam pratikleriyle debelenmekten başkaca bir şey de bilmeyen kahramanlar ofis süslerine, eşyalarına veya herhangi bir objeye dönüşüyorlar. Dolayısıyla ücret artışı isteyen, istemeyen, reddedilen ve hayal eden herkesi yakalayacak bir oyun çıkarıyorlar.