24 Aralık 2019

'Paravanlar' Oto Sanayi Mahallesi'nde: Hikâye bazen hayatın kendisinden daha mahir

Oyunu sahnelemek için iki yıldır metnin her öğesini çalışan, uyarlayan ve sahneleyen Yağmur Yağmur'la konuştuk

Yok yanlış okumadınız! "Tiyatro her yerde" diyorlardı da inanmıyorduysanız gelin Oto Sanayi Mahallesi'ne de görün hem de en alışılmadık oyunlardan oluşan yenilikçi bir takvimle karşımızdalar. Kültüral Performing Arts, Jean Genet'nin ölmeden önce yazdığı son oyun Paravanlar'ı Oto Sanayi Mahallesi'nde bir sahneye taşıdı. Oyun çıkışında hayranlar, ayılanlar, bayılanlar, anlayanlar ve anlamayanlar henüz izlediği oyunu birbirine soruyordu. Çünkü zengin, çarpıcı, zor hatta deli trafiği ve çılgın malzemesiyle şaşırtıyor ve tartıştırıyor Paravanlar. Oyunu sahnelemek için iki yıldır metnin her öğesini çalışan, uyarlayan ve sahneleyen Yağmur Yağmur'a sormak en doğrusuydu. Ben de öyle yaptım. Artık kendi aramızda konuşmak yerine Yönetmen Yağmur Yağmur'u okuyabiliriz. Buyurunuz.

  • Maskeli bir Kubrick balosu, şehre hangi coğrafyadan geldiği belirsiz bir sirk, eğlencelik gibi duran ancak eğreti eden bir şenlik, self-reflexive tiyatro… Ben gerçekten beceremedim siz tarif edebilir misiniz?

Aslında bilinç akışınıza düşen bu kelimelerle gayet tanımlayıcı bir sual yöneltmiş oluyorsunuz. Biz sahnede bir hikâyenin ele, avuca, kulağa ve "göze" değişinin işçileriyiz. Esas işimiz kuram üretmek değil. Ancak, çok uzun zamandır bütün dünyada tiyatro filozoflarının neredeyse hepsi tiyatro üreticilerinden çıktığı için kuramını ve tanımlarını yitirmiş bir dünyanın içinde, işlerimizi tarif etmek ve tanımlamak da bizlere düşüyor. Bir oyunun olumlu ya da olumsuz tartışılması, sınıflandırılması, çalışma yönteminin, sürecinin ele alınışı ve sorgulanışıyla karşılaşmıyoruz. Özellikle ülkemizde gerçek, tarafsız, özgür ve özgün bir eleştiri mekanizması tamamen yok olduğu için, sular iyice bulanık ve içinde yüzülmesi mümkün olmayan bir kalitede oluyor. Biz, Paravanlar oyununda Jean Genet'nin kara ayinlerini ve dönemin avangardını bugünün avangardı üzerinden okumaya çalıştık. Bugünün avangardından kasıt, insanların algılarının 1.5 saniyeye düştüğü bir dünyada; Genet'nin edebiyatında ve tiyatrosunda hep güttüğü şok eden, imajlara boğan, rahatsız eden, sorgulamaya ve akıl yürütmeye iten, sert, eğlenceli, provoke eden, cevaplardan ziyade sorularla ilgilenen üslubunu koruyarak bunu bugünün imajlarına, göstergelerine ve imgelerine yaslandık. Simulasyon, animasyon, teknoloji, aykırı bir fiziksel devinim, yeni gerçeklik gibi malzemeler kullanarak, tasarımın ve disiplinlerin ele ele yürüdüğü avangard bir çalışma yapmayı önceledik. Zaten savaşın ortasında geçen maskeli bir balo olarak tanımlanıyor metin, yazarı tarafından…

  • Yaklaşık 2 yıl süren bir inatla neden illa ki Paravanlar için delice bir savaş verdiniz? Bu metin neden yapılmalıydı?

Okuduğum ilk andan itibaren tuhaf, satirik, gerçeğin etrafında sürekli dans ederek kendi gerçekliğini de an be an kıran, şiirsel, dokunaklı, güçlü ideolojisini daha da güçlü bir plastikle dikte eden bu hikâye, kalbime bir kurşun gibi inmiş olabilir. Jean Genet de kendi yüzyılında içine doğduğu karanlıktan bugüne ışık tutmaya devam eden, 'ışıkla' derdi olan öyle acayip bir yazar ki… Yaşamıyla, bedeniyle ve diliyle insanın beyin kıvrımlarını mütemadiyen hareket halinde tutan bir deha! Varoluşçu edebiyatla ve 'başka türlü bir tiyatroyla' çok küçük yaşlardan itibaren bir derdim var. Ustanın o tılsımlı, lanetli ve benzersiz ruhu içime kaçmış olabilir. Bu inadın grafiği ve oyunun sahneye geliş süreci apayrı bir hikâye ve oyun konusu zaten. Oyunun tüm sürecinin metafizik bir yanı olduğunu düşünüyorum. Hikâye resmen kendini dikte etti ve "Bu hikayeyi sahnede anlatmadan ölemezsin" dedi bana adeta. Kendi kendini bazen hepimizden daha güçlü bir şekilde gerçekleştirdi. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım bir süreç. Hikâye bazen hayatın kendisinden daha mahir.

  • Sanayi Mahallesi'nde Jean Genet'in hainler, ölüler, Araplar, istilacı Batılılar, askerler, deliler, fahişeler dolu metni yörüngesini şaşırmış bir isyan gibi duruyor. Açıklar mısınız?

Dilde ve edebiyatta yoğun bir parçalanma hakim. Bu parçalanmanın temelinde savaş var. Hem reel olarak; bildiğimiz canlı kanlı savaş, hem daha da çatallısı insanın kendi varoluşuyla olan savaşı… Savaşın, sistemin, burjuvazinin insan bedenlerinin ve o bedenlerin içinde tutsak 'ruhların' yani Genet'nin deyimiyle 'maskların' üzerinde yarattığı yıkıcı bir tahribat var. Bu edebiyatın ve biçimin alamet-i farikası, tüm yörüngeleri kıran, tüm hikâyeleri; insanları imajlara, seslere, sözlere, nesnelere, kumaşlara ve delibozuk tınılara maruz bırakarak kusan bir manifesto kurmak. Picasso, Dali ya da Magritte resminin içinde gibi hissediyorsunuz kendinizi metni okurken zaten. Çoklukla yokluğu aynı anda göstermeye çalıştık. 'Anlam' dediğimiz şey aslında bir bardak su gibidir. O suyun 'Aziz' olup olmamasının sonucu ya da tılsımı; hangi bardakta, hangi ısıyla içtiğiniz ve içine katıp katmadığınız buzla alakalıdır biraz da. Karmakarışık 'bir şey' yaptık aslında. Affınıza sığınarak.

  • Işık, grafik, dans, müzik, söz ve performanslar sanki eşit dağıtılmaya çalışılarak kurguda hiyerarşi kırılıyor. Böylece mesela başrolden ya da odak noktasından bahsetmek çok zorlaşıyor. Neden?

Hiyerarşi karşıtı bir oyun yaptığımız için bir hiyerarşi yok. Başrol oyunun kendisi, yani hikâye. Ancak lineer bir hikaye değil. Sürekli başka başka duraklara uğrayarak kırılıyor. Hikâyenin bir odak noktası var. Her türlü hiyerarşinin ve ilişki biçiminin tuzla buz oluşu yani hiçliğin karnavalı. Hayatın ve ölümün özü gibi! Hiçbir şeyin kutlanmadığı bir şenlik! Savaşın ortasında bir idam mahkumunun bağırsağından Leyla ile Said'in aşk hikayesinin şarkısını söylemeye çalıştık.

  • Makyajlar son derece profesyonel olmasına karşın bütünlükten özenle kaçınılmış. Neden?

Bozulan bir estetik var. Mask kullanmadığımız için bu dağınık ve paramparça 'ruhların maskını' makyajla çizmeye çalıştık. Herkes birden fazla kişiyi oynadığı için, iç içe geçmiş ve alt üst olmuş ruhların formu, makyajın bilinçli bir şekilde dağıtılmasına olanak tanıdı. Mesela Leyla'nın makyajı daha derli toplu diğerlerine göre. Yüzüne atılmış ve sırtına da sıvanmış kara bir leke, neredeyse katran karası bir imaj… Ruhuna ve bedenine sürekli fışkırtılan mütecaviz dili ve 'öğretilmiş, kabul ettirilmiş çirkinliği' temsil ediyor. Vampa dönüştüğünde de makyaj formu aynı kalıyor. Çünkü orda da Oğul tarafından aşağılanıyor.

  • Paravanlar son derece zengin bir prodüksiyon ve bu konuda "Sanayi Mahallesi'nde Kültüral Performing Arts ile kültür devrimi başladı" şeklinde yorumlar duydum. Bu sessiz bir manifesto mudur?

Öncelikle K! Kültüral Performing Arts bir prodüksiyon tiyatrosu değil. Oyun ne gerektiriyorsa -imkanlarımız dahilinde- onu yapmaya çalışıyoruz. Tiyatro düşünsel, duygusal, görsel ve işitsel bir sanat. Sahnede estetik derinlik aramak gibi bir misyonumuz var. Eserleri boyutlandırırken görsel bir dil yaratmaya çalışıyoruz. Çünkü atmosfer yaratmadan hikâyeyi anlatmak pek de olanaklı olmuyor. Hiçbir şey kullanmadan da bir hikâye anlatılabilir. O hikâyenin nerede ve nasıl durduğuyla çok ilgili bir durum bu. Her sanat mekanı kendi manifestosunu yazar ve sürse de bitse de tarihteki yerini alır. Bir mekana bir seyirci, o biricik tek seyirci geldiyse sevişme başlamıştır. Nicelik değil, niteliktir asıl olan. Biz bağıra çağıra, klanları arkamıza toplayarak manifesto oluşturmayı sevmiyoruz. Hiçbir şekilde klanın içinde değiliz zaten. Olmak gibi bir amacımız, hedefimiz ve bunun için harcadığımız özel bir mesai yok. Sessiz manifesto en güzel olanı! Akli dengemizi stabil kılmak adına kendimizi tiyatro ile ifade ediyoruz. Ardımızda bir yıldız tozu ve sonsuz ummanda bir soluk bırakma özlemiyle... Bütün hikâye bu.

  • Oyunun başından sonuna çok işlevsel ve etkileyici bir dansçı izliyoruz ama çözemiyoruz. Bir aksesuar, balerin, balet, lanet, oyuncu, büyücü, gerçek, sahtenin çok daha sunisi ve belki ilan edilmiş simülasyonu... Daha da çoğaltabilirim aslında, muhteşem ve bir o kadar da başarılı bir dansçısı var. Ancak bu dansçı, dansçı mıdır gerçekten? Ne yapıyor, neden oyunun sonunda maskeyi çıkarıyor mesela?

Oyundaki dansçımız aslında Zenne… Burada 'kadın' bir Zenne kullanarak cinsiyeti de ters yüz etmek gibi hadsizliğe soyunduk. Şaka bir yana, görsel ve anlamsal dili güçlendirmek adına, bu karanlık ama aslında çok renkli karnavalı bir 'gölgeyle' de desteklemek istedik. Gölgenin de bir gösterisi olsun istedik. Hikâye kendisini tamamladığında, 'gölgenin gösterisi' de bittiği için maskesini çıkartıp gerçek yüzünü gösteriyor. Değerli koreograf arkadaşım ve çalışmaktan büyük onur duyduğum Orçun Okurgan ile diz dize uzun süren bir hareket dramaturjisi çıkarmaya özen gösterdik. Oyuncuların bedenlerine teksti giydirmeye çalıştık. Zenne oyunun 'gölgesi' ve gerçekle sahtenin simülasyonu aynı zamanda.

  • Kültüral Performing Arts'ın yol haritasınını açıklar mısınız? Farklı olduğunuzu görmemek imkansız! Farkı var mıdır sahiden, nedir?

Ruh ve akıl sağlığımızı stabil kılmak adına üretebildiğimiz kadar üretmek. Farkımızı biz söylemeyelim. Ona mekanımıza gelen o biricik seyircinin kişisel tarihinde bir yer edinip edinmediğimiz karar versin. İlginize çok teşekkür ederim.

Yazarın Diğer Yazıları

"Kız sözü" veren oyun: Kum Taneleri

Kadınlar hayatın hakkından kavgayla değil dostlukla geliyorlardı…

Tuhaf Bir Miras Hikâyesi’nin yönetmeni Yelda Baskın: Birlikte yapılan her eylem değişimi ve kurtuluşu vadediyor

Yelda Baskın yönetmen olarak klişe ve garanti olana sırtını yaslamak yerine geleneksel ile deneysel olanı harmanlıyor

Sıfır Noktasındaki Kadın’ın sıfır olma çabası

Firdevs ölüme giderken toplumun yüzleşmesi gereken derslerle dolu hikâyesini yazar Neval El Seddavi'ye emanet ediyor ve İpek Taşdan metni sahneye taşıyarak sıfır noktasından kalkması gereken kadın meselesine ayna tutuyor ve metni Türkiye seyircisine emanet ediyor