12 Aralık 2021

Stephen Sondheim'ın ardından, demiştik

Genç yaşlarında, biri "Amerikan müzikal tarihinde dönüm noktası", diğeri "Amerikan müzikal tarihinin en iyi müzikali" sözleriyle anılan iki müzikalin yaratıcılarının arasında olmak ne biçim bir duygudur acaba?

Önceki yazımda, bu hafta, Kasım 2021 sonlarında dünyaya veda eden Amerikan müzikalinin büyük üstadı Stephen Sondheim'ın başlıca müzikallerinin özelliklerinden bahsedeceğim demiştim. Tahmin edilebileceği gibi hepsini sıralayacağım ama deşeceklerim benim açımdan önde gelenler olacak. Subjektif bir "başlıca listesi" yani!

İlk müzikal eserini 23 yaşındayken yazmıştı "Steve" Sondheim. 1954'te Broadway'de sahnelenecekken yapımcısının ölümü üzerine ortada kalan Cumartesi Gecesi (Saturday Night) yıllar sonra farklı tiyatrolarda sahnelenmiş, hatta şarkı sözleri "Oyun Masası Ödülü"nü (Drama Desk Award) alsa da, Sondheim sonradan, "Şarkı sözlerinde bugün beni utandıran çok şey var ama sonuç olarak benim bebeklik resmim bu. Bebeklik resmi ellenmez," diyecekti.

Geçen yazımda da belirttiğim gibi, Oscar Hammerstein'ın önerisiyle şarkı sözlerini yazmayı üstlendiği Leonard Bernstein'in 1957 tarihli ünlü Batı Yakası Hikâyesi (West Side Story) müzikali onun piyasaya girmesini sağlamıştı. "Amerikan müzikal tarihinde dönüm noktası" olarak kutsanacak ve sayısız kez, sayısız ülkede tekrar tekrar sahnelenecekti.

Batı Yakası Hikâyesi – Broadway'deki ilk yapımdan (1957)

Bu müzikalde Sondheim'ın başarısı, metinde yer alan uzun diyalogları kısa, vurucu sözlerle şarkıya dökmüş olmasıdır. Müzikalin 1961'de çekilen filminin 10 Oscar Ödülü aldığını ve Amerikan Film Enstitüsünün "100 yılın En İyi İkinci Müzikal Filmi"[1]olarak ilan ettiğini hatırlatmalıyım. Şimdi, müzikalin filminin yeniden, beş yıllık bir çalışmayla Steven Spielberg yönetiminde çekildiğini, ilk filmde Anita rolünü oynayıp ünlenen Rita Moreno'nun bu yeni filmde farklı bir rolde görülürken, yapımcısı da olduğunu ve filmin 10 Aralık 2021 itibariye vizyona girdiğini de belirtip devam edeyim...

Yine önceki yazımda da değindiğim gibi, bir kez daha Hammerstein'in önerisi, hatta ittirmesiyle başka bir müzikalin şarkı sözlerini yazmayı kabullendi Sondheim -1959 tarihli Çingene: Müzikal Bir Masal (Gypsy: A Musical Fable). Amerika'nın ünlü striptizcisi, "Çingene" lakaplı Rose Lee'nin hayatından esinlenerek Arthur Laurents'in metnini "doğrusal akışla" yazdığı, Jule Styne'in bestelediği bir eserdi bu. Pek çok eleştirmen ve yazar tarafından "Amerikan müzikal tarihinin en iyi müzikali" olarak nitelendirilecekti. New York Times gazetesinin ünlü bir eleştirmen/yazarı daha da ileri gidip, "Çingene, Shakespeare'in Kral Lear'ına Broadway'ın en cüretkâr cevabıdır," diyecekti. Bu sözler doğrudan Sondheim'ın mısralarını taçlandırıyordu elbette. Barbra Streisand'ın, "Tereyağ gibi akıyor," diyeceği mısralar!

Sorarım size: Genç yaşlarında, biri "Amerikan müzikal tarihinde dönüm noktası", diğeri "Amerikan müzikal tarihinin en iyi müzikali" sözleriyle anılan iki müzikalin yaratıcılarının arasında olmak ne biçim bir duygudur acaba?

Türkçeye Aptallar Şehri olarak çevrilen, halbuki Forum'a Giderken Yolda Başıma Garip Bir Şey Geldi olması gereken[2] (A Funny Thing Happened on the Way to the Forum) müzikal komedi 1962'de Broadway'de perde açtığında, Steve ilk kez arzusunu gerçekleştirmiş, hem müziği bestelemiş hem de şarkı sözlerini yazmıştı. Metin yazarları Burt Shevelove ve Larry Gelbart olan bu "fars" niteliğindeki müzikal, daha ilk turda Broadway'in üç sahnesinde toplam 964 kez perde açacak, altı "Tony Ödülü" kazanacaktı.

İnsan her zaman başarılı olacak değil ya, Arthur Laurents'ın metnini, Steve Sondheim'in müzik ve şarkı sözlerini yazdığı 1964 tarihli Herkes Islık Çalabilir (Anyone Can Whistle), hepi topu dokuz gösteriden sonra sahneden kalkmıştı! Kronolojiyi bozacak olsa da burada kaydedeyim: 1981 tarihli Neşeyle Yuvarlanıp Gidiyoruz (Merrily We Roll Along) müzikalin kaderi de aynı olacak, 16 gösteriden sonra sahneden kalkacaktı.

Dönersek kronolojiye, 1965 baharında Broadway’de gösterime başlayan Bir Vals mi Geliyor Kulağıma? (Do I Hear A Waltz?), art arda 220 kez sahnelense de, müzikallik açısından çok eleştiri alan, Sondheim’ın da hazzetmediği bir eserdi. Mentoru Hammerstein, her zamanki besteci ortağı Richard Rodgers ile, Arthur Laurents’in 1952’de yazdığı bir tiyatro oyununu müzikalleştirirken öleceğini anlamış, ölmeden önce Sondheim’dan şarkıların sözlerini tamamlamasını  istemiş, Rodgers da bunda ısrarcı olmuştu. Yani bir vasiyeti yerine getirmekti Sondheim’ın yaptığı; üstelik hata olacağını bile bile! Başta, kronik bir alkoliğe dönüşmüş ve kendi yeteneğine inancını kaybetmiş olan Richard Rodgers’la çalışmanın zorluğu, ikinci olarak da sonraları Sondheim’in söylediği gibi, “Eserin müzikale dönüştürülmesinin herhangi bir katkısı olmaması ve eseri sulandırması,” nedenleriyle. [Özel not 1: Bendeniz de Mahmut Şenol’un “Bay Konsolos” romanını önce müzikal yapmış, ancak Devlet Tiyatrosu dramaturglarının, “Hiçbir şey katmıyor, eseri iyice karmaşık bir hale getiriyor!” ikazı üzerine oturup yeniden, bu defa tiyatro oyunu olarak yazmıştım! “Bir musibet bin nasihatten evladır” demiş büyüklerimiz! / Özel not 2: Oyunu 2022 baharında Devlet Tiyatroları sahnesinde görmek beklentisi ve heyecanı içindeyim.]

1970’e geldiğimizde, Stephen Sondheim, yaratıcı yönetmen Harold Prince ile kol kola girip, o güne kadar herkesin uyduğu, müzikallerin kırmızı çizgilerini yarıp geçecek, hayatının ilk büyük atılımını  Eşler (Company) müzikaliyle yapacaktı. Metin, George Furh’un yazdığı, farklı evli kadınların aynı bekâr adamla kurduğu ilişkileri yansıtan kısa hikâyelerle evlilik müessesesinin irdelenmesiydi bir bakıma. Hani Çingene “doğrusal akışla” yazılan müzikallerde zirve yapmıştı ya, Sondheim bu akışı parçalayıp, “doğrusal olmayan akışla” hikâyeleri anlatarak büyük bir çıkış yaptı. O yıl 5 “Oyun Masası Ödülü” (Drama Desk Award) ve 6 “Tony Ödülü” ve en sonuncusu günümüzde (2021) Broadway’de olmak üzere defalarca yeniden sahnelendiğinde aldığı ödülleri sıralamak mümkün değil. Bildiğiniz ünlü Dans Tutkunları (A Chorus Line) ve Şikago (Chicago), Sondheim’ın yarattığı bu akışı izleyen müzikallerdir.

Eşler, 2011 yılında, Lincoln Center Avery Fisher Salonunda, New York Filarmoni Orkestrası eşliğinde ve günün çok ünlü sanatçılarıyla konser formatında sahnelenmişti. Şuradan izleyebilirsiniz (Çok temiz bir kayıt ama ne yazık ki altyazıları yok):

Stephen Sondheim ve Harold Prince birlikte çalışmaya devam edecek, 1971'de, eski Broadway revülerinin yıldızları iki çiftin, artık perişan durumdaki terkedilmiş tiyatro binalarında yıllar sonra buluşup parlak geçmişlerini hatırladıkları Revü (Follies) ikinci adımı atacaklardı.

Revü'den (Follies) bir sahne

1973'te, gençken hayranlarının etrafında dönüp durduğu güzel bir oyuncu kadının, şimdi daha ileri yaşta eski sevgilisiyle ortak hayat kurma arayışını anlatan Küçük Bir Gece Müziği (A Little Night Music), 1976'da, Japonların anlatımıyla Japonya'nın çağdaşlaşma hikâyesi üzerine kurulu Pasifik Uvertürleri (Pasific Overtures)'ü ve bence en önemlisi, aşağıda bahsedeceğim 1979 tarihli Sweeney Todd: Fleet Caddesinin Şeytan Berberi'ni (The Demon Barber of Fleet Street)i Sondheim ve Prince birlikte yaratacaklardı. Sondheim açısından hepsi müzikalde yeni atılımların, yeni deneyimlerin ürünüdür ve hepsi defalarca tekrarlanmış, sayısız ödül almıştır. Ayrıntılara girmeme imkân yok. Ne yazık ki internette bütünüyle bulunanların da kayıt kalitesi kötü. Ama arzu edenler eserdeki çeşitli şarkıları adlarıyla girip, değişik sanatçıların yorumlarından dinleyebilir.

Yine de cımbızla çekip, Küçük Bir Gece Müziği'nden çok kişinin diline dolanan, benim de çok hazzettiğim bir şarkıdan söz edeceğim: Çıksın Palyaçolar (Send in the Clowns). Bu ifade, sirklerde bir kaza ya da başka bir terslik olduğu anlarda, seyircinin dikkatine başka yere çekmek, hoş tutmak için yöneticinin verdiği klasik komuttur. Bu müzikalde ise sirki değil, geçmişi anmakta olan kadının eski sevgilisiyle aralarında yaşadıklarını, gerginlikleri, kızgınlıkları, terk edip gitmeleri ifade etmekte, pişmanlıkla, "Ne aptalmışız!" demektedir. Yani bu şarkıda "palyaçolar" aslında "biz aptallar" anlamındadır. Zaman içinde Julie Andrews'dan Frank Sinatra'ya, Shirley Bassey'den Sarah Vaughan'a, Judi Dench'e, Catherine Zeta-Jones'a, film yapıldığında da Elizabeth Taylor dahil pek çok sanatçının söylediği bir şarkıdır bu. Bunlardan 20'si şuradan izlenebilir:

"Nerde palyoçalar?
Çıksın onlar.
Tam vazgeçmiştim
Aranmaktan,
Sendin aradığım, karar vermiştim,
Girmiştim içeri bütün zarafetimle,
Ezberimde sözlerim,
Ama yoktu kimse!

...

İyi de, nerde palyaçolar?
Çıksın onlar.
Yok uğraşma,
Zaten buradaymış onlar! [3] 

1974 tarihli, günün birinde Broadway'de sahnelenecek olsa da, aslında bir üniversite oyunu olarak yazılan Kurbağalar'ı (Frogs) -Meryl Streep de sahnedeydi- geçelim...

1979 yılı geldiğinde karşımızda, neredeyse herkesin görüş birliği içinde, "Sondheim'ın en parlak eseri," olarak değerlendirdiği eser vardı: Sweeney Todd: Fleet Caddesinin Şeytan Berberi (The Demon Barber of Fleet Street). Sondheim'i mesleğinde zirveye taşıyan bu eser müzikalin neredeyse opera halidir; nitekim dünyanın pek çok operasında sahnelenmiştir. Christopher Bond'un tiyatro eserinden kaynaklanan, Hugh Wheeler'ın yazdığı metin, 19. yüzyıl Londra'sında, içinde taşıdığı kinle aklını yitiren, şeytana dönüşen bir berberin koltuğuna oturan müşterilerin boğazlarını kesip bodruma göndererek intikam alması ve ona aşık ortağı kadının bunlardan etli börekler üretmesi efsanesi üzerine kurulmuştur. Bir kez daha Harold Prince‘ın rejisiyle, ortalık kan revan içinde, müzikal trajediye dönüşürken, inanılmaz uyum içinde eriyen müzik ve şarkı sözleriyle Sondheim seyirciyi dehşet içinde bırakır. Yüzde sekseninde müzik akarken, "Kara Vals"le ürperir insanlar; hele o tema şarkısı, "Sweeney Todd Baladı"nı duyunca!

"Gelin, garip gözlü, soluk renklinin,
Sweeney Todd'un masalını seyredin.

...

Elleri çabuk, güçlü parmakları,
Batsa da başta, fazla sürmez acısı.

...

Salla usturanı açıktan
Sweeney, göğe kaldır aşağıdan,
Ahlak hocaları kanlarıdır fışkıran!
Kamaştırır gözleri usturan parlaklığıyla,
Eline oturmuş ustalığınla,
Kesip geçerken gırtlaklarını
Riyakârların.

...

Karanlık, kinci tanrının hizmetinde,
Neler var oyunda neler de,
İzni yok önceden açığa dökmemize.[4]

Kaç kez en usta oyuncularla yeniden sahnelendi, kaç ödül aldı, sayısını kaçırdım! Ama çok etkileyici, 2007 yılında vizyona giren, Tim Burton'un yönettiği Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ikilisinin harikalar yarattığı filmi anmadan olmaz.

Sweeney Todd (Johnny Depp) ve sevgilisi Mrs. Lovett (Helena Bonham Carter)

Eğer görmedinizse, belki internette korsan filmini bulursunuz ama derim ki, gelin DVD'sini alın, takın cihazınıza, bütün özellikleriyle, kaliteli bir şekilde seyredin bu filmi.

Sondheim'dan daha neler var neler, maydanozlu köfteler... Ama bu yazıda bile sınırımı aştım. Niyetim yoktu ama, mecburum artık haftaya bir bölüm daha yazmaya!


[1] İlk sırada Yağmurda Şarkı Söyleyelim (Singin' In the Rain) yer alır.

[2] Bu, vodvil komedyenlerinin ya da günümüzde ‘stand-up'çıların anlatılarına başlarken kullandıkları ifadedir.

[3] Türkçeye çeviri: Şefik Onat

[4] Türkçeye çeviri: Şefik Onat

Yazarın Diğer Yazıları

İstanbul Sefarethaneleri (XIV) | Sefaret saraylarına son noktayı koyarken: Fossatı kardeşler (2)

"Yapmış oldukları resmi ve gayriresmi projeler ile Tanzimat ideolojisini kent mekânında temsil eden Gaspare ve Giuseppe Fossati, değişmekte olan Osmanlı görsel ideolojisini mimarlık ürünlerinde temsil etmekle kalmamış, bizatihi bu değişimin aktörlerinden olmuşlardır"

İstanbul Sefarethaneleri (XIII) | Sefaret saraylarına son noktayı koyarken: Fossati kardeşler

Yeni bina için seçilen yer hemen Ayasofya Camisinin karşısındaki eski cephane binası ve saray arazisi, binanın tasarımı için seçilen mimar ise Gaspare Fossati'dir. Fossati'ye, "Her yerden görülsün" talimatı verilmiştir, o da tutar Neo-Rönesans tarzında, saray üslubunda, üç katlı devasa bir kitle tasarlar. 1854 yılı geldiğinde inşaatı kısmen tamamlanan bina, patlayan Kırım Harbinde yaralanan Fransız askerlerine hastane olarak tahsis edilir. İnşaat ağır aksak devam eder, fakat tamamlanması 1865 yılını bulacaktır

İstanbul Sefarethaneleri (XII) | Sefaret sahil sarayları turu

Sultan II. Abdülhamid'in İtalya Kralı I. Umberto'nun oğlu III. Vittorio Emanuele ile eşi Elena'ya düğün hediyesi olarak vermesiyle başlar hikâyemiz. Bu "III" numaralı hazretin 1911'de Trablusgarp'ı ele geçirmek üzere Osmanlı'ya savaş ilan edecek kişi olacağını bir kenara kaydedip devam edelim hikâyemize...