16 Mart 2020

Sınırdaki Suriyeliler

Suriyeli mültecilerin Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik siyasal yollardan çözümlenemezse, anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi olanağı bulunmakta

Suriye’de 2011’den bu yana süren savaş büyük bir insanlık dramına yol açtı. Milyonlarca Suriyeli evini yurdunu terk edip komşu ülkelere sığındılar. Bu kitlesel göçten en büyük payı Türkiye aldı. 3.5 milyon Suriyeliyi ülkesine kabul etti.

Bu büyük kriz karşısında uluslararası toplumun tepkisi yetersiz kaldı. Bir dayanışma, uluslararası sorumluluğu paylaşma mekanizması harekete geçirilemedi.

Türkiye ile AB arasında 2016 yılında yapılan Mülteciler Anlaşması ise sorumluluğun paylaşılmasından çok, Avrupa’nın kapılarını kapayarak sorumluluğu Türkiye’ye yıkmayı öngören bir anlaşmaydı.

Türkiye, 1961 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle Suriyelilere "mülteci" statüsü vermiyor. Suriyelileri geçici sığınmacı olarak görüyor. Böyle olunca Suriyeliler Cenevre Mülteciler Sözleşmesi’nde öngörülen haklardan yararlanamıyor. Mülteci statüsü verilmediği için hükümetin Suriyelileri entegre etmeye yönelik bir politikası da olmadı. Geçici Koruma Merkezleri adındaki kamplarda yaşayan yaklaşık 300 bin Suriyelinin dışındakiler büyük kentlere dağılarak başlarının çaresine baktılar.

Buna karşın, hükümetin yasal yollardan soruna çözüm arama çabaları var. 2013 yılında 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu yürürlüğe girdi. Yasanın 2. maddesine göre "… ayrıldıkları ülkeye geri dönemeyen ve kitlesel olarak Türkiye’ye gelen yabancılara acil olarak sağlanacak geçici korumayı kapsar." Yasanın 4. Maddesi , 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne paralel olarak "geri gönderme yasağı"na (non-refoulment) yer veriyor. Yasa ile birlikte geçici koruma kavramı Türk hukukuna girdi. Böylelikle Suriyeliler Türkiye’de yasal olarak oturma hakkını kazandılar. Bunu 2014 yılında yürürlüğe giren "Geçici Koruma Yönetmeliği" ile 2016’daki Çalışma İzni Yönetmeliği izledi. Ancak bütün bu yasal önlemlerin ortak özelliği hak temelinde olmaktan çok, "ev sahibinin hayırseverliği" niteliğinde olmaları.

Bugün Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin durumuna baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Entegrasyonda en önemli araç eğitim. Oysa, kamplar dışında yaşayan Suriyeli çocukların sadece yüzde 25’i okula gidiyor.

Suriyeli’lerin çalışma izinleri var ama bu iş bulmaya yetmiyor. Çoğu işsiz, ILO raporuna göre, iş bulan Suriyelilerin yarısından fazlası ayda 250 doların altında bir ücretle çalışıyor. Türkiye’deki asgari ücretin altında.

Bunun yanında, Türkiye’de Suriyelilere karşı giderek artan bir öfke var. Bütün bunlar Suriyeli’lerde Türkiye’den Batı’ya göç etme eğilimini doğuruyor.

En son kriz, Türkiye’de hükümetin bu eğilimi siyasal amaçlarla kullanmak istemesinden çıktı. İdlib savaşının doruk noktasında Türkiye kapıları açtı. Yüzbinlerce Suriyeli Yunanistan sınırına yığıldı. Yunanistan buna orantısız bir şiddetle karşılık verdi. İki ülke arasındaki ilişkiler gerildi.

Türkiye’nin kapıları açarak Suriyelileri Yunanistan’a gitmeye teşvik etmesi, mülteciler hukukunun temel taşı olan "geri göndermeme" ilkesine aykırı mı?

Geri gönderme yasağı bir örfi uluslararası hukuk kuralı. Mültecilerle ilgili her uluslararası belgede bu ilkeyi bulabiliriz. Türkiye – AB arasındaki 2016’da yapılan anlaşma, 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesi, BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesi bu ilkeye yer verirler.

Türkiye’nin taraf olduğu, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 33/1 maddesine göre, "hiçbir taraf devlet, her ne biçimde olursa olsun, mültecileri ırkları, dinleri, milliyetleri, belirli bir sosyal gruba mensubiyetleri ya da siyasal görüşleri nedeniyle yaşamı ya da özgürlüklerinin tehlike altında olacağı bir ülkeye geri gönderemez ya da iade edemez."

Türkiye’nin de taraf olduğu BM İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi daha geniş. Sadece mültecileri değil, herkesi kapsar. Sözleşme’nin 3. Maddesi'ne göre, kişinin gönderileceği devlette işkence göreceğine ilişkin inandırıcı nedenler varsa, bu kişinin ülke dışına çıkarılması, geri gönderilmesi, iadesi yasaklanmıştır. İşkenceyi Önleme Sözleşmesi, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nden farklı olarak ırk, din, milliyet, siyasal görüşleri gibi özellikler aramaz.

Türkiye’de Suriyelilerin 1951 Cenevre Sözleşmesi kapsamına girdiği kuşkusuz. Türkiye’nin "mülteci statüsü vermemesi" bu durumu değiştirmez. Sözleşme, resmen "mülteci" statüsü verilmemiş sığınmacılara da uygulanır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNCHR) yürütme komitesi de bu görüşte.

Sözleşme’nin uygulama alanı çok geniş. Her türlü başka ülkeye gönderme, resmi olmayan transferler, sözleşme kapsamına girer. Sözleşme’nin 33. Maddesindeki "ne biçimde olursa olsun" ifadesi de bunu göstermekte.

Yunanistan sınırındaki olaylar, her iki Sözleşme’nin de kapsamına girmekte. Bir kere, Suriyelilerin Yunan sınırına yığılmasında Türkiye’nin sorumluluğu var. Her ne kadar hükümet "biz göndermiyoruz, sadece gitmek isteyenleri engellemiyoruz" dese de, Suriyelilerin resmi makamlar tarafından gitmeye teşvik edildiği biliniyor. Bulgaristan Başbakanı’nın Türkiye ziyaretinden sonra Bulgaristan sınırında Suriyelilerin görünmemesi de bu olayın planlı olduğunun bir başka göstergesi.

Yunan tarafına geçen Suriyelilere karşı Yunan makamlarının ölümlere yol açan orantısız şiddet kullandığı ortadayken, Türkiye’nin hala Suriyelileri gitmeye teşvik etmesi, hem 1951 Cenevre Sözleşmesi ve BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesi’ndeki yükümlülüklerine, hem de kendi ulusal yasasına ve Türkiye –AB anlaşmasına aykırı.

Bunun yanında Türkiye’nin, Suriyelileri şiddete maruz kalacaklarını bilerek Yunanistan’a göndermesi, insan hakları hukuku bakımından da sorun yaratıyor. İnsan hakları açısından devletlerin, kendi ülkelerindeki bir yabancıyı başka bir ülkeye gönderirken, o kişinin insan haklarının ihlal edilmeyeceğinden emin olmaları gerekir. Gönderecekleri kişinin insan hakları, özellikle yaşam hakkı tehdit altındaysa ya da işkence ve kötü muameleye uğrama riski varsa, devletler göndermemekle yükümlü.

Soering/ İngiltere (1989) davasında, AİHM, bir bireyin, işkence, kötü muamele ya da onur kırıcı muameleyle karşılaşabileceğine ilişkin inandırıcı nedenler bulunan bir ülkeye gönderilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşme’nin işkence, kötü muamele, onur kırıcı muameleyi yasaklayan 3. Maddesi'nin ihlaline yol açacağını belirtti.

Chahal/ İngiltere (1996) davasında, İngiltere’de bulunan bir Sikh militanının Hindistan’a iadesi söz konusuydu. İngiliz hükümeti bu kişinin ülke dışına çıkarılmasını güvenlik nedeniyle gerekli görüyordu. Ancak Hindistan’a iade edilirse, polis tarafından öldürülmesi olasılığı vardı. AİHM, İngiliz Hükümeti’nin güvenlik gerekçesini kabul etmedi. İade edilirse Sözleşme’nin 3. Maddesinin ihlal edileceğine karar verdi.

Başka bir deyişle, ev sahibi ülkenin haklı gerekçeleri olsa bile, bireyin şiddete, kötü muameleye maruz kalacağı bir ülkeye gönderilmesi Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlaline yol açıyor.

Yunanistan’ın yaptıklarına gelince: Yunan askerlerinin sınırı geçen Suriyelilere karşı aşırı şiddet kullanması, dövmesi, çırılçıplak soyması, üstlerine ateş etmesi, açık denizde botları batırmaya çalışması açık bir 3. Madde ihlali. Suriyelilerin dövüldüklerini, kötü muameleye uğradıklarını gösteren bir doktor raporu aldıktan sonra AİHM’de dava açmaları durumunda, bu davayı kazanacakları ve yüklü bir tazminat alacaklarından kuşku yok. Suriyelilerin AİHM’de hem Türkiye hem Yunanistan’a dava açma olanakları da var.

Suriyeli mültecilerin Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik siyasal yollardan çözümlenemezse, anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) götürülmesi olanağı bulunmakta.

1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 38. Maddesi'ne göre, taraf devletler arasında Sözleşme’nin yorumu ya da uygulanmasına ilişkin bir anlaşmazlık çıkarsa ve başka yollardan çözüm bulunamazsa, taraflardan birinin talebi üzerine anlaşmazlık UAD’a götürülebilir. Bundan da anlaşılabileceği gibi, Cenevre Sözleşmesi’ne ilişkin olarak çıkacak anlaşmazlıklarda, UAD yetkisini Sözleşme’nin 38. Maddesi'nden alıyor. Bu nedenle taraflar arasında bir anlaşmaya gerek olmadan, anlaşmazlığa taraf devletlerden birinin talebiyle  anlaşmazlık UAD’a götürülebilir. UAD’ın kararı taraflar bakımından bağlayıcıdır. Hukuk yoluna başvurmak, siyasal gerginliğe son vermek bakımından etkili olur.

Günümüzde mülteciler, toplumsal aidiyetleri olmadığı, bulundukları ülkenin vatandaşlığına sahip olmadıkları için, insan hakları bakımından en kırılgan grup. O nedenle kolaylıkla devletler arasındaki siyasal çekişmelere konu olabiliyorlar. Türkiye ile Yunanistan arasında sıkışıp kalan Suriyelilerin durumu bunun iyi bir örneği. Hannah Arendt’in deyimiyle, mülteciler dünyada yeri olmayan insanlar. Hak sahibi olma hakkı olmayan insanlar. Böyle olunca mültecileri siyasal koz olarak kullanmanın, onların yaşam hakkını ihlal etmenin, itip kakmanın, dövmenin, çırılçıplak soymanın hiçbir bedeli yok.

Sorun, hangi devletin kaç mülteci kabul ettiği değil, sorun mültecileri rakam olarak değil, insan olarak görüp görmediğimiz. Mültecileri, tüm haklara sahip insanlar olarak kabul etmediğimiz sürece,  yaşadığımız dünyanın prekaryası olmayı sürdürecekler.

Yazarın Diğer Yazıları

Koronavirüs günlerinde yasa yapmak

İnfaz yasası ayrımcılık konusundaki sorunlar düzeltilmeden yürürlüğe girerse, iki hukuk yoluna başvurulabilir. Bunlardan ilki, 10. Madde'deki eşitlik ilkesine aykırı olduğunu öne sürerek iptal davası açmak

Özgürlükler ülkesi Türkiye

AİHM’in bu konuda yerleşmiş bir içtihadı var. Gizli bilginin gizliliği kalktıktan sonra yayımlanmasının engellenmesi, ifade ve basın özgürlüğünün ihlaline yol açıyor. Gizli bir bilginin yasal olmayan yollardan elde edilmiş olması da bunu değiştirmiyor