25 Ekim 2013

Yükseldikçe düşüşün sonu feci olur (mu acaba?)

Bir zamanlar, varlığını neredeyse borçlu olacak kadar, minnet duyduğu (ülke içi veya dışı hiç fark etmez) çevrelere birden brüsk halde sırt çevirmek ya da böyle bir algı yaratmak ne gibi neticeler doğurabilir?

Büyüklerimiz anlatırdı…

Osmanlı’da, insanların bazen tesadüfen paşa yapıldığı yıllar…

Biliyorsunuz, özellikle 18. Yy.ın sonu ve 19. Yy.ın başında, décadences yani düşüşler başlayınca bu gibi tasarruflar neredeyse sıradan olmuş…

 

Böyle paşadan biri, iyice zıvanadan çıkmış, rüşvet, boş vericilik, irili ufaklı skandallar derken rezaletler gün yüzüne çıkmaya başlamış… Ama maddi durumu gitgide iyileşiyormuş tabii…

 

Paşa’nın akıllı eşi, bir söylüyor, iki söylüyor Paşa efendi, yetti, yapma, etme para etmiyor…

 

Sadrazam ise Paşa’nın yetkilerini artırımı yapıyor; nüfuzunu genişletiyor, şişirdikçe şişiriyor..

 

Eşi, bakıyor olmayacak, eteklerini topluyor, yolunu bulup Sadrazam’ın huzuruna çıkıyor. Gayet kibar, usturuplu bir lisan ile kocasının son zamanlarda gördüğü mükâfatlandırmalardan rahatsız olduğunu zira kocasıdır, efendisidir, tabii ki sadakatle bağlıdır ama artıları, eksileriyle onu iyi tanıdığını, layık olmadığı bir mükâfatlandırmadan rahatsız olduğunu söylemiş…

 

Sadrazam, sonuna kadar dinlemiş, dinlemiş, hanım sözü bitirince biraz beklemiş, düşünmüş ve sonunda çıkarmış ağzından baklayı Hanım, hanım, senin kocanın ne olduğunu, ne mal olduğunu bilemem ama şanslı bir koca olduğu açık; şimdi evine git ve o kocana rızasıyla vazifeden feragat ettiğini beyan etmesini söyle demiş. Sonra eklemiş, Devlet-i Ali Osmanlı ufak memurlarla uğraşmaz, mendebur bir memuru var ise, onu alt etmek için, önce onu yükseltir; yükseltir ki, neticede attığı tokat değsin… Akıllı kadınsın, söyle kocana bari kurtulsun

 

Olmuştur, olmamıştır, mübalağalıdır ama neticede eğer bugünlere kadar gelebilmişse, mutlak surette bir idare şeklinin, bir tarzın yansımasıdır bu fıkra… Aziz Nesin her palavrada belli bir oranda hakikat payı vardır; demişti; zira o palavra anlatanın kafasından geçebildiğine göre, mutlak surette o fikrin, olayın, eylemin olabilirlik payı vardır...

 

Şimdi bunu neden hatırladık?

 

3 Kasım 2002 tarihinde işbaşına geldiği AKP Hükümeti’ni hatırlayalım…

Hakkındaki yasal engeller nedeniyle milletvekili seçilememiş, çok şükür, Sayın Baykal’ın muhteşem desteğiyle, yasal değişiklik yapılmış, Siirt milletvekili Jet Fadıl’ın milletvekilliği düşürülmüş; Siirt’te seçim yapılarak 9 Mart 2003’te milletvekili olabilmişti Sayın Erdoğan…

 

Ama 3 Kasım 2002 tarihinden ta 9 Mart 2003 tarihine kadar geçen dört aylık sürede, de jure milletvekili olamamış ama de facto Başbakan olmuştu; başta ABD, batının desteğine mazhar olmuştu Sayın Erdoğan…

 

ABD ziyaretini vs hatırlayalım…

Başbakan olduktan sonra, ülke içinde kendisini tahammül edemeyen ve bunu hiç saklamayan malum beyaz, neo ittihatçı, statükocu kesime karşı, batının desteğine dayanarak, direncini gösterebilmişti yine Sayın Başbakan…

Ama sonra, tekrarlamaya gerek yok, günler geçti, devran döndü, ülke içindeki askeri vesayet ve malum yandaşları etkisiz hale gelince, Sayın Başbakan’ın ülke içinde liberal, demokratlara ve ülke dışında da batıya artık ihtiyacı kalmadığına dair bir hisse kapıldı.

 

En azından, ülke içi ve dışında doğan algı bu oldu…

 

İyi güzel de…

Bir zamanlar, varlığını neredeyse borçlu olacak kadar, minnet duyduğu (ülke içi veya dışı hiç fark etmez) çevrelere birden brüsk halde sırt çevirmek ya da böyle bir algı yaratmak ne gibi neticeler doğurabilir?

 

Financial Times gazetesi, geçenlerde Daniel Dombey imzasıyla 61 yıldır NATO üyesi olan Türkiye, Batı ile ilişkisini kesti mi (?) sorusuyla yüzleşmeye başladıklarını söylüyordu. 

-          Ankara’nın Çin’den füze savunma sistemi almaya kalkması,

-          Suriye’deki El Kaide’yle ilişkili savaşçılara yönelik net olmayan bir tutum sergilediği,

-          İsrail adına Tahran’da casusluk yapan İranlılara ihanet ettiği iddiaları

Dombey ve benzeri uzmanlarına, işte bu yukarıdaki soruyu sordurtuyor…

 

Yine ABD’li düşünce kuruluşu, Dış İlişkiler Konseyi’nden Steven Cook (…) Türkiye'nin sicilini göz önüne alındığında, Obama yönetiminin, Türkiye'yi model bir ortak lanse etmesi hatta ona müttefik gibi davranabilmesi çok zor(!) diyor…

 

Tabii, ülkeler- devletlerarası ilişkilerde malumunuz, asla genel temayül olmayan bir şeyi yani ülkenin istihbarat hizmetinin 1 no’lu şahsı açıkça ve bu kadar öne çıkartarak hedef haline getirilmesi, Hakan Fidan’dan bahsediyoruz, sanki bir de tüy diktiriyor meseleye…

 

Şom ağızlı olmayı sevmeyiz ama…

 

Yükselttiğimiz gibi, indirmeyi de iyi biliriz misali, bazı düşüncelerin sesli ifade edilmekle kalmayıp, tatbik edildiği beynelmilel bir zemin olmaz inşallah ülkemiz…

Yazarın Diğer Yazıları

16'ncı Altın Kayısı Festivali'nde Türk asıllı yönetmen ve Türkçe filmler de ödül aldı

Ermenistan Başbakanlığın ödülü, bizim ‘GAIFF Sinema’yı Kalkındırma Platformu’, Ermenistan’dan Datev Hagopyan’ın ‘Tagart (Tuzak)’ filmine takdim edildi…

Ve "iyi ki var" dediğimiz 16'ncı Yerevan Altın Kayısı Film Festivali'nin sonuna geldik...

Güzel, eğlenceli, değişik yani yeknesaklıktan kurtaran ama belirli bir düzene ve disipline alışkın özellikle yabancı konuklar için biraz yorucu ve yıpratıcı ama ‘araziye uymaya çalışıyor’ insanlar, ne de olsa kayısı ülkesi… 

‘Azerbaycan Filmi’ derken

İnsanlığın unuttuğu ulvi değerleri, günümüzde inatla yaşatan Malakanlar!