31 Ocak 2016

Hüznü nerende duyuyorsun?

Kürt kardeşlerimizi seslerini çıkarmadıkları zaman mı sevebiliyorsuz sadece?

Edip Cansever, Erdal Öz’e mektubunda “Bana öyle geliyor ki, biz buyuz işte.. Sıkılan adamlarız. Her şeye, ama her şeye bu açıdan bakmayı benimsedik, diye yazar.

Öyle bir sıkıntı hâli işte. Sabah ayrı musallat oluyor, akşam üzerleri ayrı. Bazen hüzne davetiye çıkarıyor bazen öfke kılığına giriyor. Yine Edip Cansever’den bir dize düşüyor aklıma: “Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir” Ahmet abi de yok ki! Yalnızız.

Yürek parçalayan bunca kederden, iç sızlatan bunca acıdan, her gün hep beraber ödediğimiz bunca bedelden sonra barış gelmeli, huzur gelmeli. Ama korkuyorum, şehitlerin çocukları büyüdüklerinde Kürtlere düşman kesilecekler diye korkuyorum. Daha fazla can gidecek, daha fazla hayvan telef olacak, daha fazla bina yerle bir olacak diye endişe ediyorum. Ortak bir iyi niyet çerçevesinde masaya oturmak yerine şiddetin her türünü mübah gören bir zihniyetle taş taş üstüne kalmayıncaya kadar her yaşam belirtisini yok etmeyi tercin eden karanlıktan ürküyorum.

Bu kadar çaresiz miyiz, gerçekten elimizden gelen bir şey yok mu?

Kürtçe bir türkü dinlemek, Kürtçe bir şiir ezberlemek bile bir isyan biçimi olabilir halbuki. Senelerce dışlanan, hiçe sayılan bir kültürü tanımak için kitaplar araştırmak bile barışmanın ilk adımı olabilir. Belki Şivan Perwer’den bir şarkı duymak, belki Cigerxwîn’den birkaç mısra okumak iyi gelebilir. Ya da “Siverek’te ilkokulun birinci günü bir tokat yedim, bugün bile aklımdan çıkmaz. Okul bahçesinde sıraya girmeye çalışırken aramızda Kürtçe konuşuyorduk. bir tokat attı istanbullu yedek subay öğretmen, türkçe konuş diye. Ama türkçe bilmiyordum ki..." diyen Mehmed Uzun’la empati kurmak belki acılara başka türlü bakmanızı sağlayabilir. Sahi o tokadı kendi yanağınızda hissetmek bu kadar mı zor?

Arjen Arî Şikayet adlı şiirinde “Gözlerimi ver generalim/ Gözlerimi ver lütfen/ senin iki gözün var generalim/ Onları kaybettim, iki ayağımı da/ Senin Memedinim generalim;/ Savaşa gönderirken bana/ Gittiğin savaş gözleri de yer demedin!” derken savaşı, bir tarafın acısını diğer tarafınkilerden üstün görmeden anlatıyordu.

Sahi siz onun adını da mı duymadınız?

Düşman diye gördüğünüz sadece terör örgütü olarak bellediğiniz PKK mı? Yoksa Kürt kardeşlerinizi kenarda durdukları, seslerini çıkartmadıkları, verilene razı oldukları zaman mı sevebiliyorsunuz sadece? Kim sizin asıl düşmanınız? Kürtler mi yoksa kendiniz mi? Kendi sahici bir tanışmaya izin vermeyen önyargılarınız, herkese haddini bildirmeyi vazife edinmiş büyüklenmeci tavrınız, hep galip gelmeye çalışan kibriniz mi?

Hani bodrumdaki yaralılar için isyan ettiğimizde, kahrolduğumuzda yüzümüze şaşkın şaşkın bakıyorsunuz ya, evinden barkından olanların, bütün günü kurşun ve bomba sesleriyle geçirenlerin sıkıntısını iliklerimizde hissettiğimiz, gencinden yaşlısına ölen herkesin yasını tuttuğumuz için tuhaf bakışlarınızı üzerimize dikiyorsunuz ya belki Dodan’dan bir şarkı duysanız, Şerko Bekes’in bir şiiriyle tanışsanız...

İçim sıkılıyor, diyorum. Bu kadar acımasızlık, bu kadar körlük karşısında gönlüm daralıyor, büsbütün çaresiz, büsbütün köşeye sıkışmış, büsbütün yalnız hissediyorum. Ruhi Bey demez mi: “Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan/ Bu kımıltısız gövde”

İnsan hüznüne benzer.

Sahi siz hüznü nerenizde duyuyorsunuz? 

@NarDogu

Yazarın Diğer Yazıları

Bekarlık Vergisi ve keyfimizin kahyası

Gençlerin iş imkanlarını, gelecek hayallerini ellerinden alan hükümet şimdi de 30 yaşını geçmemiş gençlerden her yıl vergi almanın peşinde

Montreal Katliamı, Las Tesis dansı ve yaşayan cadılık

Erkeğin sesine boğulmuş bir dünyada kendi sözünü yükselten kadınlara yönelik nefret hiç değişmedi. Eskiden de cadı ilan edilmiştik, yine cadıyız. Madem öyle, cadılığa da devam edeceğiz! Ta ki öfkeden gözü dönmüş erkeklerin zulmü hukuk eliyle bitene kadar

Kendimizi nasıl iyi hissedeceğiz?

İnsan hakları savunucularının toplumsal sorumluluk bilinci öyle yüksektir ki, kendini ihmal etme, hatta hiçe sayma pahasına hayatlarını başkalarına adarlar