03 Ekim 2012

Özal ve Çiller: Bir Dönemin Hesabı mı?

Bu az katılımlı teknik “naaş alım” törenden birkaç saat sonra, kendini 28 Şubat “mağdur”u diye tanımlayan...

Düzenli yazı yazamadığım günlerin sonunda Neşet Ertaş’ın ölümünün bir zemin motifi olarak kullanıldığı, Âşık Veysel ile Nazım Hikmet’in dolgu malzemesi olarak kullanıldığı, sahte veda kongresinden söz edecektim. Elbette kurultaya kabul edilmeyen gazeteler ile içeri dahi alınmayan gazetecilerin uğradığı haksızlıktan söz edecektim. 2000’li yıllarda Cumhurbaşkanlığı’nın “eşli davetiye” krizine benzer bir krizi kendi elleriyle yarattıklarını değinip tüm parti kongrelerin vatandaşların ödediği vergilerin parasıyla yapıldığından da dem vuracaktım.

Lakin geç kalmışım, yazıyı yazamadığım bu iki gün içinde Özal’ın mezarı açıldı; naaş resmi törenle inceleme yapılacak Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

 

Mağrur mağduriyet

 

Bu az katılımlı teknik “naaş alım” törenden birkaç saat sonra, kendini 28 Şubat “mağdur”u diye tanımlayan Tansu Çiller’in, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifadesi alındı.

Açıklamanın medyada yer alan kısmını buraya alıntılıyorum: “Bu süreç içerisinde görülüyor ki ve de üzüntüyle görülüyor ki o dönemin hükümetinin özellikle Doğru Yol Partisi kanadı hedef seçilmiş. Birinci amaç olarak Doğru Yol Partisi'ni çökertmek olarak Batı Çalışma Grubu kapsamlı bir çalışma sürdürmüş. Bunu yapmak için bu partinin genel başkanını o dönemde ölçülü ve doğrudan yıpratabilmek için her türlü haber ve her türlü imkanın kullanılması gerektiğini, birinci amaç olarak belirlemiştir. Ve yine bu sürecin sonunda, hepimizin bildiği gibi Refah Partisi de kapatıldı. Sonuç itibarıyla hükümet düşürüldü. Yine görülüyor ki bu dönemde her darbede olduğu gibi en fazla mağdur olan milletimiz olmuştur. Bu yakın tarih çok farklı yazılmış, millet farklı algılatılmış ve sonuçta bir dönem demokrasi dışı yöntemlerle ve milletin Meclis'e yolladığı aritmetik tahrip edilerek, milletvekili ikna odaları kurularak, milletvekili transferleriyle yeni hükümetler kurdurulmuş ve bizim içinde bulunduğumuz hükümet düşürülmüştür. Bütün bunların hepsinden daha önemli olan, tekrar ediyorum, milletin mağduriyetidir. Çünkü millet, bu aşamada sadece milli iradenin ipotek altına alındığı bir dönemi yaşamamış, batırılan bankayla, fakirleştirilen ülkeyle trilyonlarla ifade edilen miktarları bir yük olarak üstüne almış ve bunun acısını çekmiştir."

 

Bellek: 1990’lar

 

Bellek enteresan bir meret, duyarlılığınızı kapatınca beraber yaşamak kolay ancak belleğinizde yer eden olaylarla beraber yaşamak durumunda kalınca, bir olayın diğeriyle bağlantısını kurabilmek çok zor olmuyor. Üzerinden zaman geçtikçe de, bulmacanın diğer kısımları da yerine oturmaya başlıyor; bunun için ise insanların eteğindeki taşları dökmesi gerekiyor.

1990 – 1995 yılları arasında, Türkiye çok zorlu ve kanlı bir dönemden daha geçti. Bu dönemin aktörleri, o dönem işlenen cinayetleri önleyemeyen bir Cumhurbaşkanı, 1993 yılında, resmi açıklamalara göre kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Bunu takip eden yıllarda, özellikle Güneydoğu’da faili meçhul cinayetlerin giderek arttığı bir dönemde var olan bir Başbakan. Sivas Katliamı’nda da “otelin etrafını saran vatandaşlarımızdan kimse zarar görmedi” diyecekti Tansu Çiller. İçeri giren iki saldırgan“vatandaşın”, bu yangın yerinde öldüğünü de not düşelim.

Kısacası, Türkiye’nin 1990’lı yılları siyasi suikastler, katliamlar ile bugün “kumarhane ekonomisi” diye tabir edilebilecek bir mafya ekonomisini tanık olmuştur. 1996 yılında Susurluk Kazası olacak; “sürekli karanlık için bir dakika aydınlık” eylemleri düzenlenecekti. Derin devlet ve derin devletin ilişkilerinin çıkarılmasını isteyen toplumsal eylem biçimi, evrilip çevrilecek, Refah – Yol Hükümeti’ne karşı bir eyleme dönüştürülecekti."Vatan için kurşun atan da, kurşun yiyen de birdir" diyecekti Tansu Çiller bir demecinde... Susurluk Kazası'ndan bir süre önce...

Derin devlet ile toplumsal hesaplaşma ise reyting rekorları kıran “Kurtlar Vadisi” dizisiyle olacaktı.

1990’ların sonunda, IMF politikalarıyla şekillenen bir ekonomi, Öcalan’ın yakalanmasıyla yükselen bir sol parti ile geçmişin mafyavari enkazı vardı; henüz siyasi bir şekil verilmemiş olan. 

 

2000’lerin Türkiyesi…

 

2002’den itibaren yine siyasi cinayetler başladı. AKP’nin seçilmesinin ardından Sinagog saldırıları, HSBC saldırısı, İngiliz Başkonsolosunun öldürülmesi, Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi, Hrant Dink cinayeti. Güneydoğu’da artan terör olayları, küçük kız çocuklarının da terörist sayılarak öldürülmesi… Sırayla cinayeti ardı ardına dizmek, ne yazık ki, mümkün.

Bugün Turgut Özal’ın zehirlenip zehirlenmediğini konuşuyoruz. Zehirlendiyse başka bir Türkiye ile karşılaşma ihtimalimiz yüksek, eğer zehirlenmediyse Özal ailesinin bu iddiaları –şüphelerinin ne olduğunu biliyoruz bugün- hangi nedenle gündeme getirdiğini konuşmamız gerekecektir.

Turgut Özal’ın naaşının 19 yıl sonra Adli Tıp Kurumu’na taşınması ile Tansu Çiller’in “mağdur” olduğunu beyan ettiği açıklamalarla dolu bir günün ardından düşünmemek mümkün değil: neden bugün? Buna bağlı, bir garip umut taşıyarak sormak lazım: bir gün kendi dönemlerinde işlenen siyasi cinayetlerin çözüm noktasının dayandığı “devlet sırrı” duvarının da aşılması sağlanabilir mi?

Kendi döneminin başında ve devamında bu süreçlerin yaşandığını vurgulayarak, Sayın Çiller’in bir vicdan muhasebesi yapmasını bekleyebilir miyiz? Yoksa verdiği ifade siyaseten silindiği bir dönem hırsıyla mı açıklanabilir? Bu durumu, birkaç ay sonra, Meclis’in Darbeler Komisyonu’nda vereceği ifadeden de değerlendirebiliriz.

 

Son söz yerine

 

Bellek enteresan bir meret, bazen bir ülkenin de hesaplaşmadığı geçmişi, aynı dönemlerde devletin yönetim kademesinde yer almış iki isim üzerinden yeniden fışkırıverir.

Galiba önemli olan belleğinizi muktedirlerin yazmamasına özen göstermek.

Ve Neşet Ertaş nur içinde yatsın…