27 Ağustos 2019

Eril iktidarın ana ve kadın cinayetleri

Erkeklerin kadınlara yönelen şiddetiyle devletlerin/iktidarların şiddeti ve cinayetleri, her yerde birbirini üreterek, güçlendirerek, besleyerek sürer

Ne sevgili Faruk’a  (Eren) ne sevgili Rojbin’e (Tuğan) başsağlığı dileyebildim. Analarının ölümünü öğrendiğimde yüreğim ortasından bölündü sanki de elim dilim o nefret ettiğim sözleri yazmaya söylemeye, “başınız sağ olsun” demeye varmadı. 12 Eylül faşistlerinin katlettiği/kaybettiği oğlu Hayri için 39 yıl boyunca “çiçeklerle donatacağı bir mezar” arayan Elmas Ana’yı oğlu Faruk Eren’in Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi kitabından tanıdım. Bir de uzaktan uzağa, yıllardır her Cumartesi günü Galatasaray’da oturarak kayıplarına dikkat çekmeye, duyarlılık yaratmaya çalışan Cumartesi Anneleri eylemlerinden. Arkadaşım Rojbin’in annesi Semiha Tuğan’ı ise şahsen tanıma onuruna eriştim. Hakkâri’deki  evlerinde hiç eksik olmayan misafirlerini, gazeteci gruplarını, Rojbin’in arkadaşlarını ağırlarken, sonra Rojbin’in düğününde…

Semiha Ana ile Elmas Ana’nın bu ülkenin kendilerine reva gördüğü derin acılardan kurtuldukları haberi, bir hafta arayla üst üste geldi. Tam da inanılmaz vahşette kadın cinayetlerinin gündemi sarstığı, vicdanları kanattığı şu günlerde… Elmas Ana ile Semiha Ana’nın ölümleri ise ne ana akım medyada, ne kadın cinayetlerine karşı ayağa kalkanların, pek haklı olarak sokaklara, meydanlara dökülenlerin eylemlerinde yer buldu. Oysa onların yıllar boyunca çektikleri acıların sonucu olan ölümleri aynı cinayet ağının parçasıydı, fail aynıydı: Bu toplumda erkeğin de devletin de kılcal damarlarına kadar işlemiş eril iktidar zihniyeti.

Eril devletin kurbanı analar

12 Eylül faşist darbesinin gözaltındaki ilk kayıplarından olan oğlu Cemil Kırbayır’ı 33 yıl boyunca arayan, belki kendisi evde yokken gelir de kapıda kalır diye evinin kapısını kapamayan, “Oğlumun mezarını görmeden, başında dua etmeden ölmeyeceğim, onu bulmak sana düşer” diyerek Tayyip Erdoğan’a seslenen Göle’li Berfo Ana 107 (kimi kaynaklara göre 105) yaşına kadar oğluna bir mezar bulmak için Azrail’e direndi, bulamadan öldü.

Silopi’de, komşusundan dönerken Aralık 2015’te keskin nişancılar tarafından öldürülen, sokağa çıkma yasağı nedeniyle defnine izin verilmediğinden ölü bedeni 7 gün sokakta kalan Taybet Ana da, binlercesi, onbinlercesi arasından hatırladığımız eril devlet cinayeti kurbanlarından biri.  O bir kurşunla, kolay ölümle öldürüldü; Semihe, Elmas, Berfo analar ve evlatlarının kemiklerini, ölülerini arayan, hiç değilse bir mezarları olsun diye ömür boyu çırpınan başka analar ağır ağır ölüme gönderildi.

Erkek ve devlet şiddeti bir ve bütündür

Kimileri; kadınların erkeklerin işlediği cinayetlere kurban gitmesiyle Elmas, Berfo, Semiha anaların ölümlerinin ne alakâsı var, diye düşünebilir. Evet, var; katil aynı: İster kişi ister devlet olsun, ister tek kurşunla ister yıllarca en ağır acıları çektirerek olsun, eril iktidar zihniyetinin ve şiddetinin ölümcül edimleridir bunlar.

Erkeklerin kadınlara yönelen şiddetiyle devletlerin/iktidarların şiddeti ve cinayetleri, her yerde birbirini üreterek, güçlendirerek, besleyerek sürer. Otokratik, teokratik, faşist devletler ve diktatörlükler, hele de eril dinî inançların gücüne yaslanıyorlarsa şiddet uygulamaktan hiç kaçınmazlar. Bu şiddet de en fazla kadınları vurur.

Aynı ülkenin siyasal tarihinde görece barışçı, demokratik, özgürlükçü dönemlerle savaş ve diktatörlük yıllarını, faşizan iktidar dönemlerini, dinî akımların devlete dayanarak güç kazandığı ya da doğrudan iktidar olduğu dönemleri karşılaştırdığınızda, kadına yönelik şiddetin  her biçimiyle arttığını, vahşileştiğini, pervasızlaştığını görürsünüz. ( Bu konuda Türkiye öğretici bir örnek olabilir.) Çünkü Tanrı da devlet de erkektir, onların adına hükmeden iktidar sahipleri de temeldeki eril iktidarın taşıyıcıları ve uygulayıcılarıdır.

Kadınlara yönelik şiddetin, tacizin-tecavüzün, saldırganlığın ve cinayetlerin bunca tepkiye rağmen neden sürekli arttığını, nasıl olup da bu derece yaygınlaştığını, vahşileştiğini sorgularken şu parti veya bu partiyi, şu iktidarı, bu iktidarı suçlamakla yetinmenin meselenin özüne inmeden çevresinde dolanmak olduğunu düşünüyorum. İdeolojilerin, siyasal partilerin, iktidarların yapısının belirleyici payını gözden kaçırmadan tabii… Şiddetin tekeline sahip devletin ve iktidarın, sadece kadınlar değil biat etmeyen herkesi hedef alan eril zihniyetiyle hesaplaşmadan; Berfo Ana, Elmas ve Semiha anaların, daha binlercesinin Emine Bulut’larla, Özgecan’larla  aynı odakların menfur kadim zihniyetinin kurbanları olduklarını kavramadan devran değiştirilemez, köklü bir çözüme varılamaz.

Eril dil ve zihniyet, biz kadınları da kuşatır

Emine Bulut cinayetinin yarattığı toplumsal tepki, bir süredir gündeme gelmeyen ama ruhlarında cellatlık olanların bitmeyen özlemi idam konusunu yeniden gündeme getirdi. Bu konuda çok yazdım; hiç uzatmadan, idam talebi/ uygulaması ile eril iktidar içiçedir, ayrılmaz bir bütündür, idam erkek iktidarının “resmî ve yasal (!)” cinayetidir, demekle yetineyim. Tıpkı kendisinden ayrılmak isteyen mal bellediği kadını öldüren ya da gücünü iktidarını ispatlamayı amaçlayan erkeğin şiddet uygulaması, cinayet işlemesi gibi eril devlet de kendisine boyun eğmeyen, özgürlük talep eden, biat etmeyen bireye veya halka aynı şiddeti uygular. İdam, devlet cinayetinin meşrulaştırılmış biçimidir.

Emine Bulut’un ailesine taziye ziyaretinde bulunan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “Aile idam cezası istiyor” açıklaması meselenin çok önemli bir başka yanını görmemize vesile oluyor: Erkek egemen toplumların eril zihniyeti sadece erkeklere mahsus değildir, binlerce yıllık erkek egemenliğinin değerleri, düşünce biçimi, zihniyet dünyası ve eril dili kadınları da büyük ölçüde hükmü altına almıştır. Eril toplumun erkekleri şeytan, kadınları melek gibi bir düşünce gerçeklerle uyuşmaz. İster kadın ister erkek olsun, iktidar olgusu erildir.

Kadın cinayetlerini şiddetle protesto ederken, PKK’lı denilen bir genç kızın ölü bedeninin çırılçıplak sokağa bırakılmasını, vurulup öldürülmüş bir gencin cesedinin TOMA'nın arkasına iple bağlanıp sürüklenmesini, terörist denilenlerin cenazelerinin ailelerine teslim edilmeyip köpeklere parçalatılmasını (Bunlar ve benzer yüzlerce uygulamanın  tümü, bu suçları işlemiş olan devletle ilintili birimlerin sosyal medyada iftiharla paylaştıkları görüntülerdir) “onlar terörist” diyerek görmezden gelirseniz… 12 Eylül faşizminin kurbanı oğlu için 39 yıldır bir mezar arayan Elmas Ana ile 1991’de 16 yaşında hapse atılan, (hem de işlemediği bir suçtan) idama mahkûm edilen oğluna 28 yıl sonra kavuştuğunda, yüreği bunca yıl çektiklerine dayanamayıp ölen Semiha Tuğan’ı “devlet düşmanlarının anaları” diyerek yok sayarsanız, onların ailelerine taziyeyi aklınıza bile getirmezken siyasi hesaplarla koşturduğunuz taziye evinden idam hatırlatması (kaşıması mı demeliyim yoksa !)ile çıkarsanız, eril iktidar dilinin ve zihniyetinin sözcülüğünü yapmış olursunuz, fark etmeden bile olsa.

İnsanlar ve toplumlar kendilerini kuşatan ve köleleştiren hepsi erkek egemenliğinin ürünü  (sözde) ahlâki değerleri, dini dogmaları ve eril devlet iktidarını sorguladıkça ilkel bağlardan kurtulur, özgürleşirler. Yasalar, uygulamalar, giderek de zihniyet ancak böyle değişir. Yoksa başka Özgecan’lar, başka Emine Bulut’lar  cinayete kurban giderken eril devlet iktidarının cinayetleri de sürer.

 

  

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasiye ve Kürtlere karşı 19 Ağustos darbesi

Son kalıntısı serbest görünümlü seçimler olan demokrasi sona erdirilmiş, özlenen barış umudu tüketilmiştir

Müjde müjde! Temize çıkmışız…

167 değil bir milyon 167 imzalı “Savaşa hayır! Yurtta sulh, cihanda sulh” imzalı bildiriler/mektuplar çıktığı anda, bilin ki sorunların çözüm yolundayız

Fırat’ın doğusu karpuz tarlası değil Devlet Bey!

Şoven milliyetçi yayılmacılık toplumu kemirir, zehirler, ülkeyi içinden çürütür ve eninde sonunda çöküşe sürükler